Yaptırın ona küçük bir şemsiye
BURUN denilince aklıma hemen Edmond Rostand'ın "Cyrano de Bergerac" eserindeki meşhur burun tiradı gelir.
O heybetli burnun heybetli ve yüzyıllarca unutulmayacak tiradıdır.
İronik bir güzellemedir aslında.
Şimdi ben sevgili "hokka" burnumla bir sınava hazırlanıyorum.
Siz bu satırları okurken ben bir hastanede Dr. Ünal Bayiz'in ellerine teslim etmiş olacağım onu.
Çünkü neredeyse son 10 yıldır sol tarafı tıkalı bir burunla yaşamaya çalışıyorum.
Neredeyse her sabah beşte uyandırıyor beni şişmiş olarak. Sonra bir o yana bir bu yana dönme ritüelim başlıyor.
Bu kadarla da kalmıyor, günü korkunç bir baş ağrısıyla geçiriyorum.
Bu sayede ağrı kesici bağımlısı oldum. Otomobilimde, el çantamda, evimde her yerde ağrı kesici stoklarım var.
Yıllarca bu eziyeti neden çektiğimi sorarsanız mantıklı tek bir sebep gösterebilirim: Korku!
Ben ki safrakesesi aldırmaktan apandisite bir insanın olabileceği tüm "pratik" ameliyatları geçirmiş biriyim, nedense bundan çok korktum.
İlk korkum "hokka" burnumun şeklinin bozulmasıydı.
İkincisi, ameliyat sonrası takılan gazlı bez yumağından korktum.
Sonra korkacak bir sürü şey buldum.
Ama artık sabah uykusu denilen ve baldan tatlı olduğu noktasında büyük kalabalıkların konsensüs sağladığı kavramı öyle özledim ki tüm korkularımı yenip ameliyat kararı aldım.
Bu kararımı etrafıma açıkladığımda o kadar çok arkadaşımın benimle aynı durumda olup korku belasından yarım yamalak nefes alarak baş ağrısıyla ortalıkta dolandığını şaşkınlıkla gördüm. Bu nedenle bu kararımı sizlerle paylaşıyorum.
Yarın da ameliyat sonrası başıma gelenleri yazacağım.
Ben bir deneyeyim bakayım, çok canım yanmazsa sonrasında belki siz de yaptırırsınız.
Bu kutuyu okumayı bitirdikten sonra da bana yürekten bir şans dilerseniz çok sevinebilirim:)
***
BURUN TİRADI
Madem ki andık Cyrano'yu, hatırlayalım o meşhuur burun tiradını:
■ Siz! Sizin burnunuz... Burnunuz... Çok büyük. Çok.
■ Hepsi bu mu?
■ Evet.
■ Bu kadarı az delikanlı. Halbuki neler neler bulunmaz söyleyecek. Asıl iş edada. Mesela: Hoyratça: Burnum böyle olsaydı, mösyö, mutlaka dibinden kestirirdim. Dostça: Yana yatmaz mı, senden evvel davranıp kadehine batmaz mı? Tarifle: Burun değil bir kere, coğrafyada böylesine dağ denir. Dağ değil bir yarımada. Meraklı: Acaba neye yarar bu alet? Makas kutusu mudur, divit midir izah et? Zarifane: Kuşları sevdiğiniz besbelli! Yorulmasınlar diye yavrucaklar, temelli bir tünek kurmuşsunuz. Pürneşe: Birader, şu koskocaman burnunla tütün içince komşu "Yangın var" demiyor mu? Uyarıcı: Aman yavrum, bu ağırlıkla yere düşmenden korkuyorum. Müşfik: Yaptırın ona küçücük bir şemsiye, yazın fazla güneşten rengi solmasın diye! Âlimane: Aristophanes'in hippocampelephantocamelos dediği hayvanın burnu böyle değilmiş derler. Hazin: Bir de kanarsa olur Kızıldeniz, ne bela! Hayran: Lavantacıya ne mükemmel tabela! Lirik: Bu bir mühre boncuğu, siz de bir triton musunuz? Safiyane: Bu abide hangi günler gezilir? Askeri: Süvarilere nişan alın! Sivri akıllı: Onu piyangoya koymaz mısınız? Kesinlikle bu büyük bir ödül olurdu. Ve hıçkıra hıçkıra nihayet, Pyriame gibi: Böyle berbat edip de yüzünü sahibinin şimdi de utancından kızarıyor, bak hain...
***
Yaşlanmak kolay değilmiş
DÜN gün boyu hastanede tahlillerle uğraştım. Anestezi öncesi kan değerlerimi, kalbimi gözden geçirttim doktorlara.
Bu vesileyle yolum kardiyoloji servisine düştü.
Uzun bir sıra vardı. Ve sırada bekleyenler, orta yaşlarını çok aşmış hastalardı. Kimisi zor nefes alıyordu. Kimi oturduğu sedyede uyuyakalmıştı.
Kimi de sedyede yatıyor, yakınlarının ona verdiği moral kırıntılarıyla kendini iyi hissetmeye çalışıyordu.
36 yaşımın son günlerindeyim ve iki cümlede bir yaşlanıyor olmaktan bahsediyorum. Sanırım 40 yaş sendromuna kapıldım ya da kapılmak üzereyim.
Kendimi yaşlanmış hissediyorum. Hatta mümkünse daha çok yaşlanmadan, elden ayaktan kesilmeden olay yerini terk etmek istiyorum.
O sırada bekleyip kalp hastalarıyla zaman geçirince bu isteğim daha da depreşti.
Sonra sıra bana geldi. Doktor hanıma zamanının çoğunu yaşlı hastalarla geçirmenin yaşlanmaya bakışını nasıl etkilediğini sordum. Yaşam ümidini kaybediyor muydu? Ya da yaşlanmaktan daha çok korkuyor muydu?
Cevabı çok şaşırtıcıydı. Gelen hastalar bir fazla nefes, hastalıktan kurtulup mutlu geçirilecek birkaç gün için bile söylenenlere harfiyen uyuyormuş.
90 yaşında hastalanınca sağlıklı yaşam için spora başlayanlar, makyajını yapmadan, ütülü takım elbisesini giymeden gelmeyen 80'likler yaşama saygısını ve yaşlılık algısını değiştirmiş.
"Sizin yaşınızda 'Yaşlanıyorum, yaşlanmadan ölmek istiyorum' demek çok kolay, bu duyguyu gerçekten yaşlanınca anlayacaksınız ve göreceksiniz ki sağlıklı geçen her gün büyük bir servet değerinde..."
Bozuldum tabii hafiften. Gözlerimi kaçırmayı tercih ettim doktordan.
Bir daha "Yaşlanmadan ölmek istiyorum" filan gibi saçmalıklara girmeme kararı aldım. Hem de hemen orada. Doktorun cümlesi biter bitmez...