Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        BİZDE kamuoyunu hazırlamak, büyük bir sıkıntıyı açıklarken o sıkıntı için geliştirilen çözümleri de aynı anda sunmak diye bir şey yok. Yöneticiler önce problemleri paylaşırlar bizimle. Tasalanmak, kendimizce çözümler oluşturmak için de kara bahtımız kem talihimizle baş başa kalırız.

        Dün, Boğaziçi Köprüsü’nün bakım ve onarım amacıyla tam bir yıl boyunca trafiğe kapatılacağı haberini “AMANIN! YOK ARTIK! ÖLÜRÜZ, BİTERİZ!” şeklinde Zen üstatlarının sakinliğini aratmayacak şekilde karşılamışım. Uzun zamandır beni bu kadar şaşırtan ve karamsarlığa iten bir haberle de karşılaşmadım sanırım.

        Bu bakım nedeniyle üçüncü köprü projesinin öne alındığı belirtiliyordu. Üçüncü köprü fikrine kıl biri olarak bu habere biraz kuşkuyla yaklaştım. “Acaba bu durum, yeni köprüye sempati duymamız için mi planlanmıştı?” diye düşünmeden duramadım.

        Hemen haberturk.com’a bağlanıp konuyla ilgili uzmanların görüşlerini okudum. Bu kentle ilgili görüşlerine çok saygı duyduğum Ahmet Vefik Alp, bu bakımın üçüncü köprüyü bile beklemeden yapılması gerektiğini belirtip ekliyordu: “İkinci köprü de kapasite üstü çalıştırılıyor. Bunlar riskli durumlar. Sürekli vibrasyon... Aracınızla köprü üstünde durmuşsunuzdur; sürekli titriyor. Bu titreme sürekli bir kuvvet veriyor ve zaman içinde aşınmalar oluyor, yorulmalar oluyor. Yani birinci köprü kapanırsa büyük kâbus olabilir İstanbul’da. İkinci köprünün bu trafiği taşıması mümkün değil. Bunu kaldırması için araçların trafikten çekilmesi gerekecektir. Başka çaresi yok. Zaten şu an kapasitesinin iki katını taşıyor.” İşte şimdi gerçekten mahvolduk. İyi kötü, yavaş yavaş gidip geliyorduk köprülerden.

        Tıkanıyordu, aman vermiyordu, hatta yer yer direksiyonu yedirecek gibi oluyordu insana ama sonunda bir şekilde eve varabiliyorduk. Belli ki artık bu mümkün olmayacak. Şimdiden karşı tarafta yaşayan yakınlarımızla helalleşsek iyi olacak galiba. Çünkü zaten sahipsiz olan, hiçbir krizin yönetilemediği İstanbul trafiği artık gerçek bir kaosa dönüşecek. Bunun bir sürpriz gibi karşımıza birdenbire çıkması, İstanbul Belediyesi’nin denizi daha verimli kullanmak, başka kaynaklara yönelmek gibi hazırlıklarının olmamasına şaşırmaya gerek bile yok. Tabii yine de metrobüs denilen ve binlerce otobüsle köprüye ne kadar ekstra ağırlık yüklediği belli olmayan sistemin bir yıl boyunca nasıl çalıştırılacağını merak etmeden duramıyorum. Mayalar ne kadar ileri görüşlü insanlarmış. Bence bahsettikleri 2012, dünyanın değil İstanbul’un sonuymuş. Demek ki buraya kadarmış. Allah rahmet eylesin, yedi tepeliydi, güzeller güzeliydi, her türlü şımarıklığımızı çekti... İstanbul’un ruhuna El- Fatiha!

        Ohh... Nefes alabiliyorum!

        DÜN biraz bitkin olduğum için yazımı yazamadım. Bu nedenle deviasyon ameliyatım sonrası yaşadıklarımı bugün paylaşabiliyorum sizinle. Perşembe sabah 07.00’de girdim hastaneden içeri. Koluma zerk edilen beyaz sıvıyı müteakip gözlerim karardığında saat 08.30 idi. Yüzüme vurulan hafifçe şaplaklarla yeniden gözlerimi açtığımda ise saat 09.30 idi ve ben artık nefes alabiliyordum. Bırakın ödümün koptuğu metrelerce gazlı bezin burnuma tıkılmasını, yara bandı bile yoktu burnumda. Canım acır diye korka korka nefes aldım. Anestezinin etkisiyle hiç canım yanmadan ilk büyük nefesimi aldım. Sanırım yıllardır alabildiğim en büyük nefesti bu. Ben bu anın tadını çıkarmaya çalışırken elime minik bir kavanoz tutuşturdu doktorlar. Burnumdan çıkan minik kıkırdak parçalarıydı.

        Amma tıkalıymış burnum. Hemen Bülent Ersoy’a bağladım ve “Ayyna” diye seslendim hemşirelere doğru. Ohh, hafif şiş olması dışında “hokka” burnumda şekil değişikliği de yoktu. Ardından odama çıkarıldım ve geceyi neredeyse sıfır ağrıyla geçirdim. Bu satırları yazarken de artık evimdeyim. Burnum hafif şiş. Zaman zaman da hafif sızlıyor. Ama nefes alabildiğim için pek mutluyum. Bir de neden bu kadar sene bu operasyondan kaçtım diye üzülüyorum. Bu vesileyle doktorum Doç. Dr. Ünal Bayiz ve Medical Park Göztepe ekibine teşekkür etmeyi de bir borç bilirim.

        Oscar’da yine yokuz

        NURİ Bilge Ceylan’ın şahane filmi Bir Zamanlar Anadolu’da bu sene ülkemiz adına En İyi Yabancı Film dalında Oscar’a aday adayı olarak ilan edilmişti. Ne yazık ki sona kalan 9 filmden biri olamadı filmimiz.

        Avrupa’da çok başarılı olan ve Cannes Jüri Büyük Ödülü ile taçlanan filmden hayli ümitliydim. Ama olmuyor, olamıyor. Çok ciddi bütçelerle kulis yapmak, önemli bağlantılar kurmak gerekiyor. Varsın Oscar alamasın, nesilden nesile zevkle izlenecek bir filmografisi var Nuri Bilge Ceylan’ın. Bir Zamanlar Anadolu’da tadından hiçbir şey yitirmeyecek. Bağlantıları ile orada aday olsaydı da çok sevinmemizden başka bir şey değişmeyecekti. İşte tam bu noktada bir şeye açıklık getirmek istiyorum. Bazıları eleştirdiler ama Meltem Cumbul’un Altın Küre’deki ilginç varlığını tam da bu yüzden tuhaf buldum. İçini büyük başarıyla doldurmadan, sadece bağlantılarla yapılan bu tür bir çıkışa hayranlıkla el sallarsak, Nuri Bilge alnının akıyla Cannes’dan ödüller getirdiğinde, sinemanın devleri tarafından saygıyla selamlandığında ne yapacağız? Türk’ün Türk’e reklamından heyecan duymayı bırakalı çok zaman oldu bende...

        Diğer Yazılar