'Vaovvv' dedirten gece
Her gece haber seyrettiğimden midir nedir bilemiyorum ama uzun süredir keyfine “Vaovvv” demeyi unutmuştum.
Duyduğum ama görmediğim için adını vermeyeceğim global anlamda etkili bir dergide yapılan Türkiye yorumu şöyle bitirilmiş: “Türkiye’nin ekonomisi güçlü ama artık keyif vermiyor (it’s no more fun).” Okuyanlar anlattı, kendim görünce derginin adını da veririm.
Demek istediğim, ben bu yoruma tamamen katılıyorum. Üstelik yaşamdan keyif çıkarmanın bir devlet politikası olduğu yolunda kuşkularım da var.
Her gece haber bültenlerinde gördüklerim ve duyduklarımla güçlenen bu keyifsizlik, insanı bir girdap gibi içine çekebiliyor. Üstüne üstlük siz gelişmelerin böyle olması gerekmediğini de düşündüğünüzden, elinizde çok daha farklıyı yaratma imkânı ve yolu varken bu yolu seçmenin sadece ideolojik bir tercih olduğunu bildiğinizden üzüntünüz daha da artıyor, girdap sizi daha fazla içine çekiyor.
Bu ortamda ben, Galip Yorgancıoğlu gibi “Kaliteli, iyi nasıl yaşanır?” sorusuna kafa yormuş ve bulduğu cevapları arkadaşlarıyla paylaşan bir insanı tanımış olmaktan dolayı çok şanslı görüyorum kendimi.
Onun sayesinde arada bir İstanbul’da buluşup şıklıklar yaşıyoruz ve ayrıca yine onun sayesinde bir yurtdışı grubumuz oluştu. Güneri Cıvaoğlu, Ertuğrul Özkök, Can Ataklı, Vahap Munyar ve benden oluşan bu grup ne zaman bir araya gelsek, günceli unuturuz, yüksek keyif arayışına gireriz, deneyimler yaşarız ve bunları da paylaşırız.
Ertuğrul Özkök hep söyler; bu ülkede biz gazetecilere iyi yaşamanın yolunu açan, bunun teorisini yapan ve bunu savunan Güneri Cıvaoğlu’dur. Özkök ona “Usta” diye yaklaşır, ben de gayet tabii ki öyle bakıyorum meseleye. Birlikte olduğumuzda hep yeni şeyler öğrenirim bu gruptan ve Türkiye’nin dedirttiğinin aksine keyfe ve şıklıklara “Vaovvv” derim.
Önceki akşam Mey İçki Grubu’nun CEO’su Galip Bey sayesinde Marmara Pera’nın üst katındaki Mikla’da buluştuk. Gündem, Ketel One votkalarının dünyanın en iyisi seçilmesiydi. Bu sadece bir vesileydi tabii ki, önemli olan dostlar birbirlerini görsünler, sohbetler etsinler, hayata dair paylaşsınlardı. Bu defa grupta Özkök yoktu, o Amerika’da gelecek için hazırlanıyor. Palo Alto’da bir dijital gazetecilik konferansına katılıyor.
Buluşma vesilesi votka olunca, yemeğe geçmeden önce o muhteşem votkanın birçok kokteylini içtik. İçimi çok zarif ve rahat olduğundan insanı yanıltabiliyor, çok içebiliyorsunuz. Yanlış anlamayın, bundan şikâyetçi olduğumdan değil, sadece okuyucuyu uyarmak için söylüyorum bunu.
Bu tür yemeklerde mönü başta insanı ürkütebiliyor, ama bu hata oluyor; çünkü sırayla gelen yemekler daima tadımlık oluyor. Hepsini bitirdikten sonra bile şişkinlik hissetmiyorsunuz. Kayra şarapları içtik yemekte tabii ki, yemek hızımız biraz düşünce arada yine votkaları “digestif” niyetine içtik.
Tüm mönüyü yazmaya yerim yetmez, ama birkaç örnek vereyim de gecenin lezzet havasını hayal edin. Başlangıçlar arasında kuru bonfile ve humus (baş ve işaret parmağınızla bir yuvarlak yapın, üç adet kurutulmuş bonfile bu boydaydı, yanında humus, Antep kuşboku ezmesi), tam buğdaylı mantı (sebzeli mantı, manda yoğurdu, domates, fırınlanmış sarmısak, Antakya sumağı) vardı. Ana yemekte ise benim favorim incikti (Trakya kıvırcık incik. Tütsülenmiş patlıcan, Kayseri sucuklu kuru fasulye), ayrıca levrek de bulunuyordu.
Güzelliklerden bahsettik, ama bazen hata yaparak arada bir Türkiye’den de konuştuk. Neyse bu hatamızı çabuk düzelttik ve şık konulara döndük hemen. Her tabak ve her şarap geldiğinde bir “Vaovvv” çektim içimden ve mutlulukla dolu olarak döndüm eve. Sonuç itibarıyla dostlar arası sohbetten kaynaklanıyordu bu. ‘Vaovvv’ dedirten gece
VAHAP'LA DÜNYANIN EN PAHALI LAHMACUNUNU YİYECEĞİZ!
Bilmem hatırlar mısınız, geçen yaz Vahap Munyar Bodrum’a geldiğinde aramızda bir polemik yaşanmıştı. Konu dünyanın en pahalı lahmacunuydu. Polemik neden çıktı bunu hatırlamıyorum; çünkü konuyla ilgili aynı şeyleri düşünüyoruz. “Ortada bir polemik varsa mutlaka benim yaptığım bir şey nedeniyle çıkmıştır” diye düşünüyorum.
Neyse vaovvv gecesinde Vahap’la yan yana oturuyorduk, eski günlerden, çocuklardan konuştuk. Bir de bu yaz eğer yapabilirsek Bodrum’da buluşup birlikte o lahmacundan yemeyi kararlaştırdık.
TÜRKİYE'Yİ MARKA YAPMAK
İnsanlar durmadan Türkiye’yi marka yapmaktan bahsedip bunun tersini yapmak için uğraşıyorlar ya, elimizde olan markaya bile zarar verebiliyorlar ya, onlara bir kitap önerisinde bulunacağım. Şıklığın ve lüksün markası olan Fransa’da bu kendiliğinden olmadı. 17’nci yüzyılda şıklık ve lüks, Fransa devlet politikası oldu. Onlardan öğrenmemiz gerekenler var. Her şey 17’nci yüzyılda 14. Louis’nin tahta çıkmasıyla başladı. Ondan sonra nelerin olduğunu ve devlet eliyle şıklığın ve lüksün nasıl yaratıldığını iyice anlamanız için size şu kitabı öneririm: “The Essence of Style; How the French Invented High Fashion, Fine Food, Chic Cafes, Style, Sophistication and Glamour” (Yazarı: Joan DeJean).