Habertürk
    Takipte Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        DÜNYA açısından olduğu gibi Türkiye açısından da 2012 zorlu bir yıl olacak. Dış politikada Türkiye'ye rahat manevra alanı sağlayan koşullar geçen yıl büyük ölçüde tedavülden çıktı. Yerlerine Türkiye açısından avantajlı sayılacak yeniler geldi gerçi.

        Arap uyanışının yarattığı ortamda Türkiye'nin istikrara katkıda bulunabileceği inancı, model / örnek ülke tartışmaları bağlamında sıkça dile getirildi. ABD sonrası Irak'ta Türkiye'nin İran'ı dengeleyebileceği görüşü güç kazandı. Suriye'de Türkiye'nin içinde olmayacağı herhangi bir planın yürümeyeceğine dair genel bir mutabakat var. Özellikle bu son konuda Türkiye'yi olmadık işler yapmaya, örneğin Suriye'ye askeri müdahaleye teşvik etmek isteyenler de bulunuyor. Zinhar kulak verilmemesi gereken.

        Ancak Türkiye'nin özellikle Batı ittifakı açısından bu denli merkezi bir konuma gelmesiyle her şey güllük gülistanlık da olmayacak. Geçen yılın gelişmelerinin hemen hepsi Ankara'nın manevra alanının daralmasına da yol açtı.

        Bu durumda her biri birbirinden daha netameli meseleler ve olumsuz gelişmeler karşısında Ankara'nın dikkatli bir kriz yönetimi yaklaşımı benimsemesi gerekecek. Zira büyük vizyonların devreye sokulacağı değil, işlerin çığırından çıkmasının nasıl engelleneceğine odaklanmak gereken bir dönemdeyiz.

        Böylesi durumlarda ise hemen her konuda giderek sertleşmenin, tüm muhataplara yüksek perdeden konuşmanın Türkiye'ye bir yarar getirmesi de söz konusu değildir. Tersine elde edilmiş avantajların yitirilmesine bile günü geldiğinde yol açabilir.

        Türkiye açısından en ürkütücü senaryolardan birisi İran'a yönelik bir hava saldırısı ise diğeri de Irak ve Suriye'de mezhep odaklı iç savaşların başlamasıdır. Böyle bir gelişmenin Türkiye'nin öncelikle ekonomisine sonra da hızla karışan iç siyasetine ve toplumsal dengesine hayli olumsuz etki edeceği de aşikârdır.

        Gerek Başbakan Erdoğan'ın grup konuşmasının ilgili bölümü, gerekse Dışişleri Bakanı Davutoğlu'nun İran'a gitmeden önce yaptığı açıklamalar hükümetin de bu artan tehlikenin farkında olduğunu gösteriyor. Arada bir yalpalasa da Türkiye Irak Savaşı'nın başlangıcından beri genel tutumu itibarıyla mezhep ayrılıklarını körükleyen duruşlara karşı çıktı. Tersine mezhep ayrılıkları üzerinden düşmanlık tuzağına düşülmemesi gerektiğini her fırsatta dile getirdi.

        Gerçi Türkiye'nin içinde bu konulara benzer itina gösterilmedi ama İran ve Suudi Arabistan'ın siyasi hesaplarını mezhepçilik üzerinden halletmelerine prim verilmedi. Ne var ki Türkiye'nin gayretleri stratejik rekabetin Irak ve Suriye içinde iç savaşları körükleyecek bir mezhep ayrımcılığının etkisini azaltmıyor, bu tehlikeyi de ortadan kaldırmıyor.

        Dışişleri Bakanı Davutoğlu'nun ziyaret ettiği İran bir yandan kendisine yönelik ekonomik ambargoların etkisini hissederken, diğer yandan da içindeki siyasi kriz derinleşiyor. Bu ülkeden gelen tüm sinyaller krizin dallanıp budaklandığını, siyasi otoritenin giderek çok başlı hale geldiğini gösteriyor.

        Bu durumda ABD'nin İran'a bir çıkış yolu sunmadan baskıyı artırması rejimi hem sıkıştırıyor hem de rasyonel sayılmayacak tepkileri körüklüyor. Tahran'ın defaatle nükleer programını silah üretme aşamasına taşımayacağını söylemiş olmasına da kimse paye vermiyor. Böyle bir ortamda kontrol edilemeyecek gelişmelerin başlaması ve çığırından çıkması da ihtimal dahiline giriyor.

        Türkiye'de ise kamuoyunun beklentilerinin durulması gerekiyor. Çevrede olup bitenler ve Türkiye'nin gücü daha gerçekçi bir şekilde değerlendirilmek zorunda. Türkiye'nin tek başına çevreye nizam vermesi mümkün değil. Bu nedenle de gerçekçilik 2012 yılında Ankara'nın yaslanacağı en önemli ilke olmalı.

        Diğer Yazılar