Hukuk anlayışı
Londra/Viyana
Türkiye’nin uluslararası sistemde önemi arttıkça projektörler de daha sık ülkenin iç politikasındaki gelişmelere, dış politikadaki söylemine ve gelişmelere dönüyor. Projektörlerin altında uzun süre geçirildiğinde de ister istemez makyajın ağırlığı, ya da makyajın altındaki hatların neye benzediği daha net gözüküyor.
Türkiye’nin iddialarını gayet yüksek sesle her yerde tekrarlaması, pek çok konuda kendisine sorulmadan, ya da kendisini süreçlere dahil etmeden bir sonuca varılmayacağını iddia etmesi de bu yakın ilgiyi körüklüyor. Buna bağlı olarak uluslararası platformda Türkiye giderek daha dikkatle izlenen ve söyledikleri ile yaptıkları, yansıttığı imajla gerçekleri arasındaki mesafe daha fazla gündeme getirilen bir ülke haline geliyor.
Tunus‘ta diktatörün ülkeyi terk etmesinin üzerinden bir yıl geçti. O günden bu yana Kuzey Afrika’daki Arap ülkelerinden Mısır ve Libya‘da rejim değişti. Suriye‘de şimdilik umutsuz gibi gözüken bir isyan sürüyor. Geçen bir yıl boyunca Türkiye’nin adı sıkça “model” olabileceği savı ya da “model” olması dileğiyle gündeme getirildi. Hükümet model sözcüğünü benimsemese de Türkiye’nin pek çok konuda Arap halklarına ve yeni seçkinlere ilham kaynağı olabileceğini doğrudan veya dolaylı olarak dile getirdi.
Bu ortam Türkiye’de bölgenin lideri olma dürtüsünü de azdırdı. Bunu dizginlemek gerekiyor. Zira yirmi yıl önce Türki cumhuriyetler örneğinde görüldüğü gibi kimsenin kendisine yol gösterme iddiası taşıyan bir “büyük birader“e ihtiyacı yok. Tersine böyle davranıldığı takdirde tepkisellik artıyor. Londra’daki konferansta Kuveytli bir katılımcının sorduğu “Siz Osmanlı İmparatorluğu’nu mu canlandırmak istiyorsunuz, değilse neden sürekli İmparatorluğa atıfta bulunuyorsunuz?” sorusu hayli manidar bu bakımdan.
Bu bağlamda Türkiye’nin Arap ülkelerinde olup bitenlere yaklaşımında o ülkelerdeki toplumsal hareketlerin evrilmesine en fazla destek vermesi söz konusu olabilir. Bu desteğin en önemli boyutlarından birisi de aslında Türkiye deneyiminin daha ileriye doğru taşınmasıdır. Yani, demokrasinin derinleşmesi ve tüm çevre ülkelerdeki en büyük sorun olan hukuksuzluğun ve özgürlük eksikliğinin aşılmasıdır.
Bu açıdan bakınca Türkiye’nin durumu çok parlak gözükmüyor. Yıllardır Türkiye’deki en kötü gelişmeleri bile AKP deneyiminin önemi, ona muhalefet edenlerin otoriter eğilimleri nedeniyle görmezden gelen çevrelerde, medya organlarında dahi bir kıvranma başladı. Artarda gelen tutuklama dalgaları, çok sessizliğe tahammülsüzlük kuşkuları dürttü. Dünya kamuoyunda en önemli gündem maddesi sayılan Kürt meselesinde şiddetin prim yapması, demokratik alanın daralması “yeni otoriterlik” tartışmasını başlattı.
Bu tartışmaların odağında ise Türkiye’de yargının bağımsız olmadığı, hukuk devleti ilkelerine uygun yargılama yapılmadığı tespitleri var. Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri Thomas Hammarberg‘in “Türkiye’de Adalet Yönetimi ve İnsan Haklarının Korunması” başlıklı raporu bu bakımdan dış dünyada önemli bir referans kaynağı olacağa benziyor.
İnsan hakları konusunda dünyanın en seçkin ve saygın şahsiyetlerinden olan İsveçli Hammarberg, özel yetkili mahkemelere ve Türkiye’deki savcı ve hâkimlerin savunma hakkını hiçe sayar davranışlarla yüklü zihniyetine kıyasıya yükleniyor, AİHM ruhunu anlamadıklarından şikâyetçi oluyor.
İçeride hukuk devletini düzgün şekilde tesis etmeyen, demokrasisini derinleştirmeyen bir Türkiye’nin önümüzdeki dönemde pek çok iddiasından vazgeçmek zorunda kalabileceğini giderek daha yoğun hissediyorsunuz.