Denktaş ve Lefter
SAHADA görmek hiç nasip olmasa da Lefter Küçükandonyadis benim açımdan futbolu sevmenin, Fenerli olmanın en
önemli gerekçelerinden birisiydi. Ölümünün ardından patlayan büyük sevgi ve saygı dalgası bu nedenle benim açımdan son derece sevindiriciydi. Kadirşinaslık denen hassanın halen bu memlekette mevcut olduğunu kanıtlıyordu. Ama bu duygu seli aynı zamanda şaşırtıcıydı da.
Bu topraklarda yaşayan insanların ezici çoğunluğunun ancak hatıralardan tanıdıkları bir futbolcuyu bu şekilde ebediyete yolcu etmeleri Cengiz Çandar'ın deyimiyle kuşkusuz "bu ülkenin güzel yüzüydü". Hele de Türk vatandaşı ya da Türk olmanın hâlâ ancak Müslüman olmakla eşanlamlı sayıldığı bir ülkede.
Lefter, yüzyıllarca bu topraklarda yaşamış ama sayıları devlet politikalarının da büyük katkısıyla iki bine inmiş bir cemaatin, Rum Ortodoksluğunun bir mensubuydu. Öyle olduğu için kendisi de ailesi de nüfus cüzdanını taşıdıkları ülkede ya devletin Varlık Vergisi'nden ya da 6-7 Eylül 1955 felaketinden nasiplerini, Türk sayılmadıkları için, almışlardı. Koskoca Lefter bunların acısını hep yüreğinde taşımış ve belli ki biraz da korkuyla taşımıştı.
6-7 Eylül gecesi evine saldıranları ihbar etmeyecek kadar mert bir adam olan Lefter ile tesadüfen aynı gün ölen Rauf Denktaş'ın hayatlarının ortak paydası da bu olaylar üzerinden Kıbrıs'tı.
Denktaş Bey'i ancak 2000'li yılların başında tanıdım. Birkaç kez gruplar içinde görüşme imkânımız oldu. Başkanlık sarayında, evinde çay içme, yemek yeme keyfini tattım. AB sürecinin hız kazandığı bir dönemdi ve Denktaş Bey'in politikaları bu hedefe varılmasını güçleştirecek bir çizgideydi. Bana göre yeni dönemin dinamiklerini doğru anlamıyordu. Türkiye'nin AB projesinin ülkenin kısır döngüsünü kırmasında ne kadar gerekli bir hedef olduğunu küçümsüyordu.
Daha sonraları AB sürecine karşı çıkanların yanında da tüm gücüyle yer aldı. Görüşü buydu. Bir Türk milliyetçisi olarak da Kıbrıs'ta varılacak bir çözümün yalnızca Kıbrıs Türklerinin değil Türkiye'nin de aleyhine olacağına yürekten inanıyordu. Kişisel tarihi yaşananlara ve Türkiye'nin önündeki dönüşüme farklı gözlüklerle bakmasına engel oluyordu, bu durumda da demokratikleşme politikasına karşı çıkanların en mümtaz müttefikiydi.
Geçmişte Kıbrıs'ta olup bitenlerle Türkiye'deki bazı tezgâhlar arasındaki bağlantıları günü geldiğinde birileri nasılsa yazacaklardır. O zaman bu konularda Denktaş Bey'in oynadığı rolü de daha iyi anlayabiliriz. Her ne kadar son döneminde onun Türkiye'ye kendi siyasetini dayattığı çok söylendiyse de 1960'larda uzunca bir zaman hareketserbestisi Türkiye tarafından kısıtlanmış bir siyasiydi.
Kıbrıs sorunuyla boğuşmuş BM özel temsilcilerinden birisi bana "adanın Denktaş gibi birisinin egosu için çok küçük" olduğunu söylemişti. On yıllar süren ve herkesi öğüten bu sorunla ilgilenen herkesin ortak kanısı Denktaş'ın bir siyasi dev olduğu ancak tüm becerisini çözümsüzlük yönünde kullandığıydı. Kendisinin bu tanımlamadan pek gocunmuş olduğunu sanmıyorum.
Siyasetine bu denli karşı olduğum halde önüne gelen ve bir bakıma ders verdiği herkes gibi ben de Denktaş'ın inanılmaz sempatikliğine, zekâsının parlaklığına, insani yönünün gücüne, nüktedanlığına hayran kalmıştım. Konuşmaların en gergin anlarında makinesini çıkarır, fotoğraflar çeker ve sonunda bunları gönderirdi de.
Denktaş Bey o müthiş zekâsını, yaratıcılığını, çözümsüzlük yerine çözüm için kullansaydı, siyasi becerilerini değişen şartlara göre devreye soksaydı kendi toplumu açısından gene bir kahraman olarak ebediyete uğurlanırdı sanıyorum.