Habertürk
    Takipte Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        GEÇEN yılın başında yapılan Büyükelçiler Konferansı'nın açış konuşmasında Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu Türkiye'nin çalkantılı uluslararası sistem içindeki yerinin nasıl olması gerektiğini şöyle tarif etmişti: "Bu dönemde ülkemize biçtiğimiz rol, açık bir tabir, yeni bir kavramsallaştırma ile söylemek istiyorum, 'Akil Ülke' rolüdür. Dünyada, küresel olaylarda sözü dinlenen, olayları önceden gören, o olaylara karşı tedbir alan, alternatif çözüm üreten akil bir ülke. Çevre bölgelerde daha kriz çıkmadan krizi hissedebilen, hassas ayarlı bir diplomasi ile her an bu ülkelere, bu bölgelere çözümler getirebilen bir ülke."

        Bu konuşma Tunus'ta Muhammed Buazzizi'nin kendisini yakmasıyla başlayan olaylardan 2 hafta sonra, Tunus diktatörü Bin Ali ülkesini terk etmeden 11 gün, bugün birinci yılı kutlanan Mısır'daki isyandan da 3 hafta önce yapılmıştı. Konuşmada ne Tunus, ne Mısır, ne de yıl içinde çarpıcı gelişmelere tanıklık edecek Libya, Suriye, Bahreyn hatta Yemen gibi ülkelerin adı geçiyordu.

        Doğrusu 3 Ocak 2011 tarihinde Ortadoğu'da tarihin akışının bu denli keskin bir şekilde değişeceğini öngörmek belki mümkün de değildi. Olaylar bir kez tarihsel boyutlarını aldığında ise Türkiye, muhafazakâr Arap devletlerinden önce kendisini doğru yerde konumlandırdı. Libya'da, NATO konusunda baştaki falsoya rağmen isyanın yanında yer alarak Fransa'nın Türkiye'yi Batı Akdeniz'den uzak tutma girişimini de atıl bıraktı.

        O güne dek İran'daki dahil tüm baskıcı yönetimlerle kardeşçe yaşayan, samimiyeti ilerleten, ekonomik entegrasyon peşinde koşan Ankara'nın dış politikası bu sarsıcı gelişmelerin ışığında rota değişikliği yaptı. Davutoğlu bu değişikliği, aralık ayında yapılan büyükelçiler toplantısında şu teorik çerçeveyle izah etti: "Tarih akarken arada sırada durup sakin bir şekilde rasyonel bir zeminde ama tarihin bütün ritmini, nabzını tutarak bir müddet durup bakmak ve bakarak tarihi yorumlamak ise sağlam bir duruş gerektirir."

        Bakanın sağlam duruştan kastı Türkiye'nin 2000'li yılların son dönemine kadar güvenlik/özgürlük dengesinde heyecanla sürdürdüğü özgürlük alanlarını açma iradesiydi. Davutoğlu'na göre, "bu rejimler bizim çok önceden tespit edip vurguladığımız özgürlük/güvenlik dengesini anlayamamışlardı... Kendi halkını tehdit olarak gören ülkelerin, devletlerin atılım gücü kalmaz".

        Reel politikle idealizmi harmanlamaya başlayan ve bu nedenle seçici olarak müstebit rejimlerle arasına mesafe koymaya başlayan Türk dış politikasında gene Davutoğlu'nun dediği gibi "bizim halkımıza hak olarak gördüğümüz temel haklar adına yani seçme seçilme, fikir özgürlüğü gibi ilkeler ve temel haklar adına ayağa kalkan kardeş halklara sahip" çıkılacaktı.

        Arap isyanlarının ardından telaşa kapılan Batı dünyasının ve diğer ileri gelen güçlerin rejimleri değişen ülkelerin geleceğiyle ilgili arayışları ortalığa bir "Türkiye modeli" lafının yayılmasına da yol açtı. Bilen bilmeyen bu konuda yazıp çizdi. Aslında "Türkiye modeli"nden medet umma ilk kez gerçekleşen bir olay da değildi. Sovyetler Birliği dağıldığında, 11 Eylül gerçekleştiğinde de benzer bir arayış, Türkiye'ye yüklenmek istenen böyle bir misyon ortaya çıkmıştı.

        Bu sefer aradaki önemli fark 2003 Irak işgalinden itibaren, ABD'nin çuvallamasının da bir neticesi olarak Türkiye'nin geçmişe göre daha rahat hareket edebileceği alanın genişlemiş olmasıydı. Bu ortamda "merkez ülke", "komşularla sıfır sorun" gibi kavramlarla teçhiz edilen Türk dış politikası büyük iddialar da taşımaya başlamıştı.

        Bu bakımdan belki de Arap isyanlarının en ironik sonuçlarından birisi Türkiye'nin bu manevra alanını daraltması, ABD ile daha fazla yakınlaşmasını zorlaması ve etrafındaki gelişmeleri etkileme gücünün sınırlarını fazlasıyla faş etmesiydi. Burada da örnek olay kuşkusuz Suriye idi.

        Diğer Yazılar