Habertürk
    Takipte Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        ULUSLARARASI sistemde iddialı bir oyuncu olacaksanız özellikle iki konuya dikkat etmeniz gerekir. Birincisi söylediklerinizin diğer aktörler tarafından nasıl algılandığıdır. Diğeri ise iddialarınızla olayları etkileme kapasiteniz arasında fazla bir mesafe olmaması gerekliliğidir. Buna üçüncü bir unsur daha ekleyebilirsiniz. Dış politikanızı iç politikaya endeksli hareket ve söylemden korumak.

        Bu açılardan bakıldığı zaman Türkiye'nin dış politikasının şu sıralarda en hafifinden patinaj yaptığını söylemek mümkün. Gereksiz bir güç sarhoşluğu, kibir ve buna bağlı tepkisel söylem artan ölçülerde dış politika üzerine damgasını vuruyor. Türkiye'nin gerek coğrafyası, gerek ittifak ilişkileriyle sahip olduğu avantajlar biraz da hesapsızca harcanıyor.

        Bu bakımdan Suriye dosyası ibret verici bir örnek olma özelliği taşıyor. Türkiye Abdulah Öcalan'ın Suriye tarafından ülkeden gönderilmesinden sonra bu ülke ile ilişkilerini hızla düzeltmeye başladı. Adana Anlaşması ardından dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'in 2000 yılında Hafız Esad'ın cenazesine gitmesiyle ikili ilişkiler gayet iyi ve yapıcı bir güzergâha girmişti.

        Suriye'deki rejimin 2005 yılında eski Lübnan Başbakanı Refik Hariri Beyrut'ta öldürüldüğünde, başı fena halde sıkıştığında da Türkiye komşusuna sahip çıkmıştı. Bir bakıma Baas rejimi ve Beşarel Esad Türkiye'ye epeyce borç da biriktirmişlerdi. Türkiye'nin geçen dokuz yılda en çok siyasi yatırım yaptığı ülke de Suriye idi. iki ülke arasında pek çok anlaşma imzalanmış ortak Bakanlar Kurulu toplantıları yapılmış ve yöneticiler arasında kişisel ilişkiler geliştirilmişti.

        Tüm bunların doğal sonucu olarak Arap isyanları Suriye'ye de sıçradığında uluslararası sistem Türkiye'nin bu dosyayı idare etmesini beklemişti. Türkiye de "Bu mesele benden sorulur" tavrıyla hareket etmişti aslında. Sonuçta tüm kişisel ilişkilere, Suriye'ye yapılan tüm siyasi yatırıma rağmen Ankara Şam'ın ülkedeki muhalefetin istekleri doğrultusunda sistemi açmasını sağlayamadı. Rusya dönüşü Fikret Bila ile konuşan Dışişleri Bakanı Davutoğlu "Esad, Gorbaçov gibi olsa, başarılı olurdu ama o Miloseviç olmayı tercih etti. Artık değişim için, Gorbaçov olmak için de geç kaldı ve inandırıcılığını yitirdi" demiş.

        Bu yarı doğru tespit aynı zamanda Türkiye'nin Beşar Esad'ı farklı şekilde davranmaya ikna edemediğini, gücünün buna yetmediğini de gösteriyor. Yani bir bakıma Türkiye'nin "düzen kurucu" olma iddiasının abartılı sayılması gerektiğine işaret ediyor. Nitekim yedi aylık büyük çabalarına rağmen Türkiye Beşar Esad'ı kendisine yönelik muhalefetin taleplerini ciddiye almaya, bu taleplere şiddet kullanmadan sistemi açarak cevap vermeye ikna edemedi.

        Suriye krizinin yönetiminin bundan sonrası da daha parlak olmadı. Esad ve Baas rejiminin Türkiye'nin telkinlerine açık olacağı ve değişeceği beklentisi gerçekleşmeyince hükümet Esad'a ve rejimine küstü. Bununla da kalmadı, hayli hakaretamiz bir söylem benimseyerek ipleri kopardı, rejimle ilişki sıfıra indi. Türkiye Suriye muhalefetinin örgütlenmesine ve daha vahim bir adımla silahlı muhalefetin ülke sınırları içinde barınmasına izin verdi. Sonuçta dağınık, kendi içinde mutabakat sağlayamayan Suriye muhalefetinin etkisizliği Türkiye'nin gücünün sınırını daha da açık şekilde gösterdi.

        Bugün varılan noktada gerek Şam'daki rejimi asla kaybetmek istemeyen İran'ın gerekse bölgedeki gelişmelerde söz hakkı olduğuna inanan Rusya'nın Suriye'nin geleceği üzerindeki etkilerinin çok daha hatırı sayılır düzeyde olduğu anlaşılıyor. Moskova elindeki kozları iyi oynayarak olası bir çözümün kaçınılmaz taraflarından birisi haline geldi.

        Gerek önümüzdeki tablo gerekse dünyada yazılıp çizilenler Suriye ile en uzun sınıra sahip ülke Türkiye'nin olayların akışı üzerinde birinci derecede belirleyici olamadığını da gösterdi. Bunun böyle olması gerekmiyordu.

        Diğer Yazılar