Habertürk
    Takipte Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        Satrancı tek başınıza oynarsınız. Aslen bir savaş/strateji oyunudur. Kendi hamlelerinizi tek tek değil beş-on hamle sonrasını düşünerek yaparsınız. Karşınızdakinin tepkisini ve oyununu hem hesap etmeniz gerekir hem de o hamlelere göre kendi hesabınızı gözden geçirmeniz. Kimi zaman geri adım gibi görülen hamle aslında birkaç adım sonraki taarruzun hazırlayıcısıdır.

        Poker, Pişti, King veya herhangi bir kart oyununda öncelikle elinizdeki kartın değerini iyi biçmeniz, kendi şans durumunuzu iyi okumanız gerekir. Oyunun akışına göre bir elde kıymetli olan kart başka bir elde yetersiz kalabilir. Ayrıca masadaki diğer oyuncuların ne yaptığına, alışkanlıklarına dikkat etmek, kart saymak zorundasınızdır. Briç gibi oyunlarda bundan başka, ortağınızın huyunu suyunu düşünce sistematiğini iyi bilmeniz gerekir.

        Uzun lafın kısası her oyunda yalnızca kendi oyun planınız, hedefiniz, stratejiniz, beklentileriniz çerçevesinde hareket edemezsiniz. Diğer oyunculara dikkat etmez, kendi elinizin kuvvetiyle onların elininkini yanlış hesaplarsanız kendi oyununuza da gelebilirsiniz.

        Uluslararası ilişkilerde de durum fazlasıyla bunu andırır.

        Uluslararası sistem coğrafi, ekonomik, siyasi, stratejik nedenlerle bir ülkeyi avantajlı konuma getirebilir. Bu bölgesel yahut küresel bir güç olmak için gerekli ancak yeterli koşul değildir. Tıpkı kart oyunlarındaki gibi elinizdeki kâğıdı iyi oynamanız da gerekir.

        Dış politika denilen hadise budur. Bu alanda da, ne yaptığınız kadar nasıl yaptığınız, hangi söylemi benimsediğiniz, bunun evrensel unsurlar içerip içermediği ve tutarlılığınız başarınızda önemli rol oynar.

        Uluslararası sistemde elde edilmiş olumlu bir konumu, dış politikanızı iyi yönetmediğiniz takdirde en verimli şekilde değerlendiremeyebilirsiniz. Bu nedenle dış politikada gerçekçilik ve reel politikanın unsurları tavır ve siyasetleri belirlemede birinci derecede önemlidir.

        Dış politikada ahlaki ve insani kaygılara ne ölçüde yer verilebileceği meselesi de bu nedenle alanın en can alıcı sorularından birisini oluşturur. Türkiye‘nin 2009 İran başkanlık seçimlerinin ardından Ahmedinejad‘ı ilk tebrik eden ülke olması bu siyasetin uygulayıcılarınca gerçekçi bir davranış diye görülmüştü herhalde.

        Başkalarına göreyse yersiz bir acelecilik ve dış politikadaki moral unsuru, yani bu örnekte seçmen iradesine saygıyı, gereksiz yere dışlayan bir karardı.

        Dış politikanın tüm bu farklı unsurlarını dengelemek ve sürekli gözden geçirerek ayar yapmak, Arap isyanları ve ABD‘nin Irak’tan çekilmesi ardından daha da fazla önem kazanıyor. Küresel güç ABD bu bölgeden tümüyle uzaklaşmıyor. İran, Suudi Arabistan, Rusya ve Körfez ülkeleri gerek Suriye gerekse Irak’taki gelişmelere açıktan veya gizlice, yapıcı veya yıkıcı şekilde müdahil oluyorlar.

        Türkiye’nin bu durumda bir yandan kendi oyununu kurgularken diğer yandan farklı oyuncularla işbirliği imkanlarını araması gerekiyor. Bu bağlamda Suriye konusunda ABD’den çok farklı bir pozisyonda olan Rusya ile bir dirsek temasının başlaması önem taşıyor.

        Rusya Suriye’de bir askeri müdahaleye asla izin vermeyecek, kendisine ters düşen bir rejimin kurulmasına da karşı çıkacaktır. Bu nedenle giderek daha fazla kana boğulan Esad rejimine diplomatik koruma ve daha fazla insan öldürmesi için silah vermiyor. Buna karşılık raf ömrü dolmuş Esad rejimiyle bir yere varılamayacağını da görmüş olması gerekir.

        Batı’ya güvenmeyen Rusya açısından Türkiye orta yolun bulunmasını sağlayabilecek bir arabulucu olabilir. Yapıcı ve etkili diplomasi işte tam da böyle mide kaldıran durumlarda, küsmek yerine, burnunu tıkayarak işe koyulmayı gerektirir. Belki de Başbakan Erdoğan’ın Rusya Başbakanı Putin ile yaptığı telefon görüşmesi böyle bir hamlenin ilk işaretidir.

        Diğer Yazılar