Rulman dağılmadan önce (4)
Geçen hafta dünya medyası Davos'taki Dünya Ekonomik Forumu toplantılarına odaklanmıştı. Bu toplantıların müdavimlerinden Venezüella'nın Libya kökenli eski Maliye Bakanı ve Foreign Policy Dergisi'nin sabık editörü Moises Naim, Financial Times Gazetesi'ne bir değerlendirme yapmış. Naim "Yıllardır bu toplantılara katıldıktan sonra hubris'in (kibirle karışık güç sarhoşluğu) varlığına ve gücüne iyice inandım" diye söze başlamış.
Davos'ta baş tacı edilen yıldızlaşmış şahsiyetlerin, yere göğe sığdırılamayan "mucize"lerin mimarlarının kısa sürede silinip gitmelerine tanıklık etmiş birisi olarak da yazısının sonunda sıranın hızlı büyüyen ülkelere gelip gelmediğini soruyor. "Davos'ta tüm bu Türkler, Brezilyalılar, Hintliler, Endonezyalılar, Ruslar ve Çinlilerle konuşurken artık İsviçre'nin bu dağ köyündeki otel koridorlarında gözükmeyen düşmüş şöhretlerde tanık olduğum işaretleri görür gibi oldum. Tanrılar bu yeni mağrurlara da günlerini göstermek için harekete geçmiş olabilir mi?"
Naim'in ekonomik başarıların sürdürülebilirliği üzerinden yaptığı bu uyarıyı dış politikaya da taşımak mümkün. Ekonomide olduğu gibi, dış politikada da belli başarı dönemlerini mümkün kılan şartlar vardır. Bu şartlar uluslararası sistemden kaynaklanabilir. Bir ülkenin, toplumun iç enerjisi, tarihsel özellikleri, yaratıcılığı bu şartlardan da beslenerek ülkeyi uluslararası sistemde önemli bir yere getirebilir.
Tıpkı ekonomide olduğu gibi dış politikada da bu şartların değişmeye başlayıp başlamadığını iyi takip etmek gerekir. Ekonomide olduğu gibi dış politikada da rehavet veya kibir kaçınılması gereken tavırlardır.
VİZYON, KRİZ DENGESİ
Türkiye geçtiğimiz on yılda 1990'ların sonunda başlayan bir ivmeyi sürdürerek, uluslararası sistem ve bölgesel dinamiklerin kendisine sunduğu fırsatları iyi değerlendirdi. Önündeki koşulların sunduğu fırsatları doğru kavradı.
İçerideki reformlara ve yükselen sınıfların özlemlerine koşut olarak dış politikasında Profesör Kemal Kirişci'nin deyimiyle "ulusal güvenlik devleti"nden "ticaret devletine" geçiş yaptı. Dış politikasının üslubu, dili de bu geçişi yansıtacak şekilde yapıcı, yumuşak güç unsurlarını ön plana taşıyacak şekilde kurgulandı.
Bir süredir bu dil terk edildi. Tersine hemen tüm sorunlarda sert, kavgacı ve yukarıdan bakan bir dil ön plana çıkmaya başladı. Bu dil son on yılda itinayla oluşturulan imgeyi zedeledi. Çatışmacı üslubun ön plana çıkması, Türkiye'nin giderek bölgesel hâkimiyet arzuladığı algısının filizlenmesine yol açtı. Daha da kötüsü bu dil Türkiye'nin hızla yalnızlaşmasının da önünü açtı.
AB dışişleri bakanlarının aralık ayındaki toplantısına Türkiye davetli olduğu halde bunun Mısır veya Arap Birliği tarafından engellenmesi önemli bir ihtar mahiyeti taşıyordu. Fransa ile yaşanan tatsızlıkta da belki en çarpıcı unsurlardan birisi Azerbaycan'ın bile Türkiye'ye sahip çıkmamasıydı.
Arap başkaldırıları sonucunda Türkiye'ye büyük avantajlar sağlayan bölgesel şartlar değişmeye başladı. Bu değişikliklerin bir kısmı Türkiye'nin çıkarına olsa bile eski politikaları sürdürmeyi zorlaştıran gelişmeler de yaşanmaya başladı. Arap devletler sistemi hareketlendi, Mısır kendine geldi. Türkiye'nin manevra alanı geçmişe göre daraldı. AB'nin stratejik oyuncu olamadığı bir ortamda ABD desteğine ihtiyaç ve ABD ile işbirliği yapma gereği arttı.
Bu durumda Türk dış politikasında vizyon-kriz yönetimi dengesinde ibreyi kriz yönetimine kaydırmak daha doğru olacaktır. Bunu yaparken içeriye yönelik dış politika söylemini daha gerçekçi parametrelere oturtmak da gereklidir. Bunun yanı sıra Sarkozy'ye ve krize rağmen yeni bir AB stratejisi oluşturmak dış politikada Ortadoğu girdabına kapılmaktan kurtulmak için de yararlı olacaktır.