Yargı-Başbakan kavgası
YARGININ Başbakan'a açtığı savaşta Başbakan'ın arkasında durmak gerekiyor.
Meselenin bir siyasi savaş olarak görülmesi ölçüsünde bu destek anlam taşıyor. Bugünün önceliği de budur. Ancak yarına gelince siyasi nedenlerle verilen desteğin güçler ayrımı, hukuk kuralları, usul gibi konuların göz ardı edilmesine yol açmasından da kaçınmak gerekiyor.
Son yaşanan olaylar bir kez daha gösterdi ki hukuk meselesi bu ülkede pek umursanan bir mesele değil. Hukuk ancak siyasetin bir aracı, bir silahı olarak kullanıldığı ölçüde değer taşıyor. Üstelik bastırılamayan otoriter dürtülere hizmet etmesi kaydıyla daha da önemseniyor. Güç sahibi kendisini yasalarla, kurallarla, geleneklerle sınırlanmış görmek istemiyor.
Bu iklimin hâkim olduğu bir siyasette, toplumda evrensel ilkeler üzerinden hukukun üstünlüğüne dayalı bir adalet sistemine ya da devlet anlayışına kavuşmak belli ki bu şartlarda çok çok sonraki bir bahara kalacak. Hele ki toplum, genelinde böyle bir kaygı duymuyor veya duysa da bunu dillendirmiyorsa.
MİT üzerinden patlayan krizi/skandalı çözmek için devreye giren kanun değişikliği arayışına bu çerçeveden de bakmalı. Bulunan çözüm Cumhuriyet'in kuruluşundan beri isimleri farklı olsa da bir şekilde varlığı süren Özel Yetkili Mahkemelere son vermeyecekse durup düşünmek gerekiyor. Özel Yetkili Mahkemeler, onların yansıttığı hukuk ve adalet anlayışı, vatandaşa bakış tarzı yok edilmedikçe belli ki Türkiye siyasetinin başının dertten kurtulması da mümkün değil.
Son olaylar ayrıca iyi bildiğimiz ama sürekli inkâr edilen iki gerçeği bir kez daha gözler önüne serdi. Birincisi Türkiye'de yargının bağımsızlığından veya tarafsızlığından bahsetmek Harikalar Dünyası'nda yaşıyor olmayı gerektirir. Yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığı siyasi mücadele edenler açısından yalnızca kendileri zayıf durumdayken dert edilecek, dava haline getirilecek kavramlardır.
İkinci olarak da Türkiye'de devlet vatandaşa hizmet vermek için kurulmuş bir yapı değildir. Tersine vatandaş devletin eline doğumla birlikte "eti senin kemiği benim" anlayışıyla teslim edilmiş gibidir. Bu nedenle ta 1913 yılında çıkarılmış Memurin Muhakematı Hakkında Kanun-i Muvakkat (Geçici yasa) 1999 yılında nihayet kaldırılmış ama idare kendinden olanları korumaya ve kollamaya çeşitli kanunlarla devam etmiştir.
MİT'e yönelik (Başbakan'ın Kürt meselesinde barış aradığı günlerdeki siyasetine yönelik demek daha doğru olabilir) saldırının savuşturulması ve Hakan Fidan'ın korunabilmesi için bulunan tedbir de bir kez daha süreçleri şeffaflaştırarak değil yöneticileri zırha büründürerek gerçekleştirilmek isteniyor.
Son olarak şu tespiti de yapmakta yarar var. Bir haftadır ülkeyi derin bir krize sürükleyen kavga belli ki bir boyutuyla muazzam bir iktidar kavgasıdır. Seçilmiş siyasetçilerle devlet organları içinde bir şekilde güç elde etmeyi başarmış veya o organların verdiği gücü kendi siyasi projeleri için kullanmak isteyenler kapışıyor. Bunun üstesinden gelinmesi ancak gücün denetlenmesi ve erklerin şeffaflaşmasıyla mümkün.
Ancak hukuk çerçevesinin ötesinde de bu yaşanan krizin gösterdiği bir gerçek var. Olayın bir yanında Kürt meselesini şiddetle çözmek veya Kürtlerin hak ve özgürlük arayışlarına cevap verilmemesini savunanlar var. Diğer yanında ise en azından bu işlerin şiddetle çözülemeyeceğine inananlar. Bu kavga devlet çarkının içine zehir saçılmasına yol açıyor.
Bunun da gösterdiği tek bir gerçek var bence, Türkiye Kürt meselesini çözemedikçe ne huzur bulacaktır ne de bu huzuru perçinleyecek gerçek bir demokratik yönetimi kurabilecektir. Bunlarsız varabileceği yer ise kesinlikle dünya siyasetinin birinci ligi olamayacaktır.