Gazetecinin ölümü
ULUSAL veya uluslararası kamuoyuna haber vermek için neden canını tehlikeye atar ki insan? Hele şu sıralarda, tehlikenin her yerden gelebileceği, savaşın kurallarını veya olduğu kadarıyla ahlakını hiçe sayanların savaşın tarafı olduğu bir dönemde. Savaş muhabirliği ve onun bir parçası olduğu dış haberler muhabirliği, gazetecilik mesleğinin en meşakkatli, riskli hatta belki de en nankör işlerinden biridir.
Türkiye’nin en önde gelen savaş ve diplomasi muhabiri Mete Çubukçu ‘Ateş Altında Gazetecilik: Savaş ve Savaş Haberciliği’ başlıklı kitabında şöyle yazar: “Savaş gazeteciliği birçok kişiye ‘macera’ filmi ya da ‘heyecanlı’ bir oyun gibi gelebilir. Evet heyecanlıdır ama gerçektir. Diğer yandan da ‘hastalık’, ‘bağımlılık’tır. Dünyanın herhangi bir yerinde bir krizin, bir çatışmanın yaşanacağını hisseder muhabir ve tam tabiriyle ‘karıncalanmaya’ başlar... Aslında gideceği yerin ölüm koktuğunu, çok büyük tehlikelerle karşılaşacağını bilir. Ama bir an önce adrenalin patlaması yaşamak ister... Çok sağlıklı görünmese de yaşanan ve hissedilen budur.” New York Times Gazetesi’nin eski savaş muhabirlerinden, Çeçenistan, Filistin, Afganistan, Nikaragua, Bosna, Kosova, El Salvador ve daha bir dizi yerden haber geçmiş Chris Hedges de ‘Savaş Hayatımıza Anlam Veren bir Güçtür-War is a force that gives us meaning’ başlıklı anılarında meseleyi şöyle özetler: “Savaşın kalıcı cazibesi şudur: Tüm yıkımlara ve kıyımlara rağmen hayatta özlediğimiz şeyi bize verir.
Bize bir amaç, anlam, yaşamak için bir sebep sunar. Çatışmanın ortasındayken ve yalnızca orada hayatımızın büyük bir kısmının sığlığı, tatsızlığı apaçık ortaya çıkar.” Çubukçu, savaş muhabirleri için kullanılan “ölü seviciler”, “akbabalar”, “savaşseverler”, “alkolikler” tanımlamalarını sıraladıktan sonra ekler: “Bunları bir latife kabul edecek olursak, tüm bu tanımlara tek bir kelime eklerdim kendi adıma: savaş karşıtı.” Sonuçta en dayanılmaz kötülükleri aktarmakla görevli olanların da kendi değerleri vardır ve özellikle savaşta bunların harekete geçmemesi neredeyse mümkün değildir. Hedges, Saraybosna ve Kosova’da muhabirken askeri bir müdahale yapılmasını çılgınca arzuladığını yazar. “Savaş adı verilen zehir bizi sorumluluk ahlakından azade kılmaz. Bazen bu zehiri içmemiz gerekir... Öyle zamanlar vardır ki ahlaksız bir tarafça uygulanan gücün, asla ahlaki olmasa bile daha az ahlaksız bir tarafça dengelenmesi gerekir.” Savaş muhabiri ile okuru arasındaki ilişki son tahlilde büyük bir güven ilişkisidir. İyi ve güvenilir savaş muhabiri yalnızca yaşananlara tanıklık etmez. Okuruna, izleyicisine o yaşananların insani tarafını, dramını, insanın insan olarak direncinin nasıl sınandığını da aktarır. Geçen gün ülkedeki son durumu yerinde görmek üzere kaçak olarak gittiği Suriye’den Türkiye’ye dönerken astım krizinden ölen Anthony Shadid getirdi tüm bunları aklıma. Beş yıldır tanışıyorduk.
Kanımın çok ısındığı bir insan her yazısını yutarak okuduğum bir gazeteciydi. Lübnan kökenli Amerikalı Shadid ta Bağdat’tan beri haberlerinde sıradan insanların öyküleri üzerinden Ortadoğu’nun yakın tarihini yazıyordu aslında. Arap isyanları sırasında ve ardından yazdıkları tüm okurlarına bir bölgenin nasıl, hangi sancılarla, nelerle boğuşarak değişmekte olduğunu gün be gün anlatıyordu. Daha 2006 yılında, gazetedeki arkadaşlarına Ortadoğu’daki tanıklıkları üzerinden büyük bir patlamanın gelmekte olduğunu söylermiş. Beklediği, desteklediği, heyecanla anlamaya çalıştığı Ortadoğu’daki büyük değişimin her veçhesine tanıklık etmek belli ki onun için her şeyden güçlü bir dürtüydü. Bu tarihi görevini yerine getirirken, çok genç yaşta bu dünyayı, iki ufak çocuğunu terk etti. Geride gerçekten hoş bir seda, büyük bir boşluk ve baştaki soruya verilmiş şerefli bir cevap bırakarak.