Habertürk
    Takipte Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        YÖNETİCİLERİMİZ bir taraftan bize ne düşünmemiz, nasıl davranmamız gerektiğini yaramaz çocuk azarlar gibi söylüyorlar. Diğer taraftan kendilerine göre iyi ve doğru olanı dayatma konusunda giderek bastırılamayan bir heyecanla sağa sola çakıyorlar.

        Her ne kadar bu söylenenler güya özgürlük, bireysel haklar ya da ulvi değerler adına yapılıyorsa da aslen ortaya çıkan bu memleketin asli eğilimi olan tektipleştirme güdüsü. Zaten geriye dönüp baktıkça bu ülkeyi en güzel özetleyen sözü sabık Ankara Valisi Nevzat Tandoğan'ın söylediğini görmemek mümkün değil. Ne demişti gösteri yaptıkları için odasına getirilen solcu öğrencilere Tandoğan? "Bu memlekete komünizm gelecekse onu da biz getiririz."

        Yöneticilerin yönetilenlere bu ülkede nasıl baktığını, isterlerse bir proje adına isterlerse millet adına, bundan daha veciz ifade eden bir cümle herhalde zor bulunur. Silahlı Kuvvetler on yıllar boyunca bunu yapmaya çalıştı. Sonunda kendi esneklik eksikliği, değişen toplumu anlamamaktaki ısrarı, dünya konjonktürünü doğru okuyamaması gibi nedenlerle mutlak diye gözüken iktidarının temeline dinamitleri yerleştiriverdi. Hata üstüne hata yaparak tüm mevzilerini kaptırdı.

        Burada belki de en önemli sıkıntı toplumun çok renkli olduğunu kabullenememektir. Yönetenler, gene şunun ya da bunun adına, hele de muktedir olduklarına, kimsenin kendilerine yan bakamayacağına inandıklarında herkes için neyin iyi ve doğru olduğunu tanımlamaktan vazgeçemezler. Ama işte her şeye, tüm korkulara, dayanışma eksikliğine, baskılara rağmen bir şekilde ucundan kıyısından toplum çeşitliliğini gösteriveriyor.

        Bakın 1 Mayıs'a. Düne kadar asla tahayyül edilemeyecek bir şekilde zamanında Fatih Caminde namaz kılıp solcu dövmeye gidenlerin yol arkadaşlarının bir kısmı bugün aynı camide namaz kılıp 1 Mayıs kutlamalarına gidiveriyorlar. Üstelik bu yadırganmıyor. Yadırganmadığı gibi birbirine çok uzak sayılan dünyalar arasında bir şekilde bir köprü kuruluyor, bir ortak dil arayışının ilk adımları atılıyor.

        Üzerlerindeki bütün baskılara rağmen hâlâ üniversite öğrencilerinden bir kısmı hak aramak için büyük riskleri göze alabiliyorlar. Anayasa çalıştaylarında, bu çabalara katkıda bulunanlar en çok adalet ve özgürlük istediklerini kayda geçiriyorlar. İnsan ancak elinde olmayanı isteyeceğine göre, belli ki susmuş, sinmiş ya da işi sadece para kazanmaya vurmuş diye görülen toplumun derinliklerinde kıpır kıpır bir enerji var. O enerji mecrasını bulamıyorsa bile ne istediğini biliyor. O istekler, o talepler bastırılmasına bastırılır tabii ama ilelebet bastıramazsınız.

        Her türlü aile içi rezilliğin yaşanabildiği ama muhafazakâr olduğu iddia edilen bir toplumda kadını sürekli suçlu görmek ve göstermek isteyenlere, kadınlara yönelik bir sürek avı karşısında ses çıkarmayan yetkililere, toplu tecavüz davalarında bile "dişi kedi kuyruk sallamazsa" inancıyla hüküm veren sözde hukuk insanlarına rağmen hâlâ bu ülkede mağdurken hakaret gören hatta cezalandırılan kadınlar büyük fedakârlıklarla haklarını arıyorlarsa bunun sebebi de işte insanı insan yapan bazı dürtülerin bastırılamayacak kadar güçlü olmasındandır.

        Sonunda hep pısacağı varsayılan bir toplum bile bir yerde patlar. İtirazlarını doğrudan, cepheden yapmasa bile bir şekilde muktedirin altını oymaya başlar. Muktedir olan bunu fark etmez. Kendi gücü tüm güç ilişkilerinde olduğu gibi onu efsunlamıştır. Yaptıklarının sonucu birikmekte olan öfke dalgasını görmez. Patladığında ise zaten iş işten geçmiştir.

        Bu işler bugünden yarına gerçekleşmez elbette. Her şeyin zamanı vardır. O zaman geldiğinde de her şey yeniden kurulur.

        Diğer Yazılar