Habertürk
    Takipte Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Anasayfa Özel İçerikler İdris Kardaş Alakart Dış Politika ve Türkiye
        Sesli Dinle
        0:00 / 0:00

        Geçtiğimiz aylarda gerçekleşen ve Türkiye’den MİT Başkanı İbrahim Kalın’ın katıldığı Münih Güvenlik Konferansı'nın 2026 Endeksi’ni yeni okuma fırsatım oldu.

        Münih Güvenlik Endeksi, aralarında G7 ülkelerinin, Brezilya'nın, Hindistan'ın, Çin'in ve Güney Afrika'nın bulunduğu onlarca ülkeden toplam 12 binden fazla katılımcıyla gerçekleştirilen anketlere dayanıyor.

        Ankete vatandaşların yanı sıra onlarca dışişleri bakanı, genelkurmay başkanı, istihbarat direktörü katılmış. Yani bu rapor, salon analistlerinin tahminlerinin ötesinde bir anlam taşıyor. Bu açıdan da incelenmeyi hak ediyor.

        Araştırmanın en kritik sonucu şöyle olmuş.

        İkinci Dünya Savaşı'nın küllerinden doğan uluslararası düzen artık işlemiyor.

        Bize yabancı değil bu tespit elbette.

        Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın BMGK’nın adaletsiz ve etkisiz yapısına dair “Dünya beşten büyüktür” çıkışı ile tüm uluslararası düzenin işlevsizliğine vurgu yapan “Daha adil bir dünya mümkün” söylemi yıllardır uluslararası her platformda dile getirdiği bir gerçek.

        Ankete göre küresel elitlerin yüzde 68’i, BM Güvenlik Konseyi'nin ya da uluslararası mahkemelerin büyük çatışmaları engellemede artık birer vitrine dönüştüğünü düşünüyor.

        Katılımcıların yüzde 71’i, önümüzdeki 5 yıl içinde deniz ticaret rotalarında seyrüsefer serbestisinin daha da istikrarsızlaşacağını öngörüyor.

        Enerji güvenliği ise artık ekonomik bir başlık olmaktan çıkmış durumda. Raporun kendi ifadesiyle “doğrudan ulusal egemenlik savaşı” olarak tanımlanıyor.

        İşte bu tablonun adı da “Lose-Lose” dünyası olarak nitelendirilmiş.

        Bir zamanlar uluslararası ilişkilerin altın standardı olan “win-win” mantığı, herkesin birlikte kazandığı o liberal düzen yerini ben kaybetmeyeyim, gerekirse o kaybetsin psikolojisine bırakıyor.

        Büyük şemsiyeler kırıldı, herkes kendi yağmurluğunu giymek zorunda, diyor rapor.

        Bu ortamda Münih Raporu'nun tarif ettiği yeni strateji, minilateralizm olarak özetleniyor.

        Hantal ve ideoloji yüklü makro ittifaklar yerine, spesifik krizler için kurulan, esnek, amaca yönelik, pragmatik mikro-ittifaklar yani.

        Buna daha özetle Alakart Dış Politika demişler. Menüden istediğini seç, geri kalanını bırak.

        Bu teori Batı'nın salonlarında 2026'da revaç bulmuş olabilir. Ama Cumhurbaşkanı Erdoğan liderliğinde Türkiye bunu çok daha erken okudu.

        Münih'in tarif ettiği kuralsızlık çağında, Türkiye'nin son on beş yılına baktığımızda dış politikası tamamen böyle ilerliyor. Özellikle 15 Temmuz sonrasında bu yönde kararlılık daha çok göze çarpıyor.

        Batılı analistler ve medya bu tutarlılığı uzun süre öngörülemezlik ya da güvenilmezlik olarak kodladı. Biliyorsunuz eleştirel olarak çok saldırıya da uğradık bu yüzden. Seçimlerde Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın karşısında sadece ulusal muhalefet yoktu. Uluslararası sistem de medyasıyla, düşünce kuruluşlarıyla ve tüm gücüyle karşıt propaganda araçlarını kullandılar.

        Ancak Türkiye’nin bu tercihi düşündüklerinin aksine erken öngörülebilirliğin bir ürünüydü. Bugün bunu daha net görebiliyoruz.

        Türkiye, uluslararası sistemin işlevselliğini diğerlerinden önce sorguladı ve buna göre konumlandı.

        Peki bu konumlanmanın somut karşılıkları neler, biraz ona bakalım.

        Mesela NATO üyesi olarak Türkiye, Rusya Ukrayna savaşına sessiz kalmadı.

        Hem Ukrayna’nın karşı karşıya kaldığı duruma kayıtsız kalmadı, sık sık Ukrayna liderini kabul etti ve uğradığı saldırıları uluslararası alanda da barışçıl bir dille vurguladı.

        Ama bununla birlikte, Batı'nın Rusya'ya uyguladığı yaptırım rejimine katılmadı, Moskova ile diplomatik ve ekonomik kanallarını hep açık tuttu.

        Batı, Türkiye’nin Rusya ile olan ilişkisini başta bir krize dönüştürmek istedi. Ama çok geçmeden Türkiye’nin bu savaşta oynadığı pozitif rolden kendileri de faydalandı.

        BM, Ukrayna için aylarca hiçbir mekanizma üretemedi. Güvenlik Konseyi işlevsiz kaldı. Büyük tahıl yüklerini taşıyan gemiler Karadeniz'de abluka altında çürüdü.

        Karadeniz Tahıl Koridoru Anlaşması'nı nihayet hayata geçiren tek aktör Türkiye oldu. Hem Moskova hem de Kiev ile aynı anda konuşabildiğimiz için bunu yapabildik. Ardından tarihin en büyük esir takaslarından birini bizzat arabuluculuğumuzla gerçekleştirdik.

        Münih Raporu'nun “Alakart Dış Politika” tezi burada ete kemiğe bürünüyor işte.

        Hantal blok sadakati şart olsaydı, bu tahıl anlaşması asla imzalanmayacaktı.

        Suriye meselesi, Münih Raporu'nun büyük küresel örgütler artık sonuç üretemiyor, tezinin belki de en keskin örneği.

        Cenevre süreci yıllarca devam etti, toplantı üstüne toplantı yapıldı ve tek bir somut sonuç çıkmadı.

        Bu çıkmazın karşısında Türkiye, sahada var olmanın getirdiği bir gerçekçilikle hareket etti.

        Rusya ve İran ile oturduk ve Astana Üçlüsü'nü kurduk. İdeolojik yakınlık yoktu elbette ama bölgesel çıkar hesabı, ortak bir masa etrafında bu ülkeleri bir araya getirdi. Bu, Münih Raporu'nun minilateralizm tezinin ders kitabına girecek örneğidir.

        Öte yandan, ABD'nin YPG/PKK'ya verdiği askeri destek konusunda Türkiye'nin NATO içindeki gerilimi herkesin malumuydu.

        Türkiye, bu gerilimi diplomatik şikâyete indirgeyip beklemedi. Fırat Kalkanı'ndan Barış Pınarı'na uzanan askeri operasyonlarla sahada kendi güvenlik gerekliliklerini bizzat üstlendi.

        Yani kendi yağmurluğunu giydi. Batı koalisyonunun tutarsızlığından bağımsız olarak kendi sınır güvenliğini kendi elleriyle inşa etti.

        Münih Güvenlik Raporu, devletlerin savunma kapasitelerini yerelleştirmesi gerektiğine dair güçlü bir vurgu barındırıyor.

        Bu noktada Türkiye'nin son yıllarda dönüştüğü aktörü tarif etmek gerekiyor. Salt bir siyasi arabulucu değil, teknoloji ihraç eden jeopolitik bir güç.

        Mesela AGİT Minsk Grubu ki içinde ABD, Fransa ve Rusya'nın bulunduğu o büyük üçlü, otuz yıldır Dağlık Karabağ'ın dondurulmuş çatışmasını çözemedi. Dile kolay otuz yıl.

        Toplantı üstüne toplantı, deklarasyon üstüne deklarasyon ve sahada tek bir taş yerinden kımıldamadı.

        Türkiye, Azerbaycan'a verdiği destekle birlikte bu sorunu 44 günde kapattı. Küresel örgütlerin hantallığına karşı yerel askeri teknolojinin ve ittifak inşasının ürettiği bu sonuç, Münih Raporu'nun teorisinin mükemmel pratik ispatıdır elbette.

        Münih Güvenlik Endeksi, küresel ticaretin yüzde 80’inden fazlasını taşıyan deniz rotalarının artık uluslararası hukukun bir konusu olmadığını, askeri caydırıcılığın insafında olduğunu ortaya koyuyor.

        İran savaşında bunu zaten gözlemliyoruz. Bu tespit, Türkiye'nin yıllar önce Doğu Akdeniz'deki tutumunun ne kadar hayati olduğunu gösteriyor.

        Batı'nın dominant anlatısı Mavi Vatan doktrinini Türkiye'nin revizyonist ve agresif bir genişlemeciliği olarak kodladı başta.

        Münih Raporu ise farklı bir gerçeği tescil ediyor. Uluslararası deniz hukuku hantal mekanizmalarla işletilemez hale geldiğinde, donanma diplomasisi bir tercih değil bir zorunluluktur.

        Türkiye, Ege ve Doğu Akdeniz'de 462 bin kilometrekarelik bir alanı kapsayan Mavi Vatan doktrinini ilan ederken tam olarak bu gerçekliği esas aldı.

        Sondaj gemilerini, Fatih'i, Yavuz'u, Kanuni'yi tek başlarına değil, arkalarına Türk Deniz Kuvvetleri'nin fırkateynlerini ve yerli İHA korumasını alarak sahaya sürdü.

        Yunanistan ve Fransa'nın Akdeniz'deki askeri baskısına kendi donanma gücüyle yanıt verdi.

        Eğer hantal müttefiklik ilişkilerine sadık kalıp gemilerimi geri çekeyim deseydi, bugün enerji savaşlarında masanın tamamen dışında kalacaktı.

        Münih Endeksi'nin işaret ettiği şey de tam budur. Deniz haklarını ancak askeri caydırıcılık korur.

        Türkiye'nin son on beş yılına bakıldığında, tutarlı bir kılavuz çizgi görülüyor.

        Büyük örgütlerin çözümsüz olduğu yerde küçük ittifaklar kur. NATO müttefiklerinin çelişkili davrandığı yerde kendi stratejik hattını çiz. Batı'nın ya bizimlesin ya onlarla dayatmasına karşı hem-hem mantığıyla hareket et.

        Münih 2026 Raporu'nun keşfettiği o yeni gerçekliği yani Alakart Dış Politikayı, biz çoktan sindirmiştik.

        Dünya Münih'te nereye gittiğini anlamaya çalışıyorken, biz o gidişata göre çoktan uygulamaya geçmiş durumdayız.

        Bu, uluslararası sistemin en tecrübeli devlet başkanı olan Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın küresel vizyonu, tecrübesi ve kararlı duruşunun bir sonucudur elbette.