2025 yılında Cannes Film Festivali’nde Özel Ödül kazanan, uluslararası başlığı “Resurrection” olan “Diriliş” (Kuang ye shi dai) Çinli yönetmen Bi Gan’ın üçüncü uzun filmi...
1989 doğumlu Bi Gan, 2015 yapımı ilk filmi “Kaili Blues” ile Locarno ve Nantes gibi önemli Avrupa festivallerinde ödüller kazanmış; 2018’de ikinci filmi “Uzun Bir Günden Geceye Yolculuk” ile Cannes’da Belirli Bir Bakış bölümüne seçilmişti.
2 saat 40 dakika süren “Diriliş”, hikâyesi itibarıyla gelecekte geçen bir bilimkurgu filmi… Söz konusu gelecekte, insanlık, sonsuz yaşamın sırrını keşfetmiş durumda… Rüya görmeyenler ölümsüz hale geliyor. Rüya görmeyi nasıl engellediklerine dair bilgi yok. Kesin olan, rüya görmeyi, hayal kurmayı sürdüren ve MUBI’nin Türkçe altyazısında Sayıklayan olarak adlandırılan isyancıların sisteme zarar verdiği... O yüzden onları uyandırmak, yanılsamaların ötesini görebilen Büyük Ötekiler adı verilen kişilere düşüyor.
Filmin açılış ve kapanışındaki iki bölüm, rüya görmeyi sürdüren Sayıklayan adam (Jackson Yee) ile onun rüyalarına dahil olan Büyük Ötekiler’den bir kadın (Shu Qi) arasında geçiyor. İkisi arasındaki ilişki, filmin çerçevesini çizen ana öyküyü oluşturuyor. Büyük Öteki’yi seyirci, Sayıklayan’ı ise sinemacı ya da hikâye anlatıcısı olarak kodlamak mümkün. İkisi film boyunca sinema diliyle iletişim kuruyorlar.
Evet, teknik olarak gelecekteyiz ve bir bilimkurgu seyrediyoruz. Ama filmde geleceğe dair herhangi bir vizyon veya sahne yok. Aşağı yukarı her şey Sayıklayan’ın zihninin içinde geçiyor. Benim anladığım kadarıyla, Sayıklayan’a hoş görünen bir fiziğe bürünen Büyük Öteki de onun zihninin içinde hep. Daha doğrusu, gördüğü ve kontrol edebildiği rüyalarında, hayallerinde dolaşıyor. Ki bunların da filmlerden hiçbir farkı yok. Açılıştaki ara yazılarda belirtildiği gibi adam, “eski, unutulmuş bir geçmiş olan” filmlerin içinde saklanıyor. Kadın onu hayalini kurduğu filmlerden birinde yakalıyor, uyandırıyor ve ölmeden önce film olarak gördüğü rüyalarını hatırlamasına izin veriyor. İşte biz de o rüyaları veya her birinde farklı bir ana karakter olarak yer aldığı filmleri seyrediyoruz.
“Diriliş”in en önemli alt metni, rüya görmenin yasaklandığı bir gelecekte geçmesinde saklı… Bi Gan, açılış sahnesinde filmin geçtiği dönemi, “Vahşi Çağlar” olarak adlandırıyor. Kaldı ki, filmin Çince başlığı da aynı…
Sisteme isyan edenler, kendi bilinçdışılarında rüyalarla hayaller arasında kaybolup gitmeyi göze alan bireyler… Hayal kurma özgürlüklerini kaybetmemek için ölmeyi göze alıyorlar. Oysa yaşadıkları çağın teknolojisi onlara ölümsüzlük vadediyor.
Filmin kalbindeki mesele bence tam olarak burada kilitleniyor: Bir yanda, gerçeklikten hiç vazgeçmeden sonsuza kadar yaşamak isteyenler var. Rüyalarıyla birlikte kendi bilinçdışılarıyla olan tüm bağlarını kaybetmeyi tercih ediyorlar. Akılcılığın, materyalizmin gelebileceği en uç noktayı temsil eden bir tercih bu… Yapay zekâyla, makinelerle bütünleştiklerini düşünmek olası… Sonuçta, yapay zekâların insanlardan en önemli farklarından biri bilinçdışına sahip olmamaları değil mi? Yapay zekâların rüya görmediğini unutmamak gerek…
Rüyalardan kaçan bir toplumun sinema dahil diğer sanatların gerçek işlevinden uzaklaşması da akla geliyor burada. Çünkü ya sanatı zamanla bilinçdışının açığa çıktığı bir illüzyon olarak görecekler ya da sanat diye tanımladıkları şey, bilinçdışından tümüyle kopacak.
Diğer yanda ise bilinçdışının ve sanatın oluşturduğu illüzyonlardan korkmayan, ölümsüzlükten vazgeçme pahasına rüya görme özgürlüğünden vazgeçmeyenler var. Kaldı ki, Budizmde aydınlanmaya giden yol yanılsamalardan uzak durarak değil, tam aksine onları yaşamaktan geçiyor.
Bir başka mesele de gerçekliğin tam olarak ne olduğu… Rüya gören ana karakter onu yakalayan Büyük Öteki’ye “Yanılsamalar acı verebilir ama inanılmaz derecede gerçektir. O sahte dünyaya dönmektense ölmeyi tercih ederim” diyor.
Belli ki isyancılar, kendi çağlarındaki fiziksel gerçekliği sahte, rüyalar ve hayalleri ise hakikat olarak görüyorlar. Bi Gan’ın “Vahşi Çağ”dan kastının 21. Yüzyıl olduğuna hiç kuşku yok. Sözde manevi değerlerin bile hızla maddileştiği bir çağda asıl tepkisinin materyalizme karşı olduğu açık…
“Diriliş”i sinema sanatına yazılan aşk mektubu olarak görmek eksik bir tanım olur. Önceki filmi “Uzun Bir Günden Geceye Yolculuk”u seyreden biri olarak, Bi Gan’ın asıl olarak bilinçdışının keşfine yönelen sinemayı yücelttiğini düşünüyorum. İsyancıların maddi dünyadan kaçıp kendi bilinçdışılarına sığınması, gerçek anlamda özgürlüğü orada bulmaları, filmin alt metninin temelini oluşturuyor.
Filmin bütünündeki Budist felsefe etkilerinden söz etmeden alt metin bahsini kapatmak mümkün değil. Budist felsefede Samsara kavramı, sonsuz yeniden doğum, ölüm ve acı döngüsünü ifade ediyor. Ölümsüzlüğün yolunu bulan toplum, Samsara döngüsünün de dışına çıkmış oluyor. Rüya görmeye devam eden isyancılar ise bu döngüyü yeniden başlatıyor, acı çekmeyi göze alarak mutluluğu arıyorlar.
Filmin hikâyesi de temelde döngü üzerine kurulu... Sadece açılışla finalin birbirine bağlanmasından söz etmiyorum. Rüya gören veya Sayıklayan’ın dört ayrı film veya hikâyede farklı karakterler olarak uyanması, Budizm’deki reenkarnasyona denk düşüyor. İkinci rüyada casus/detektif, üçüncüde tapınakta çalışan işçi, dördüncüde üçkağıtçı, beşincide âşık genç olarak çıkıyor karşımıza. Karakterin rüyalarda başına gelenler ve yaşadıkları, Samsara döngüsünde ödediği bedelleri yansıtıyor.
Budizmde ruhun çektiği ıstırabın nedeni, insanın çevresindeki maddi dünyaya olan bağlılığıdır. Hayat bir çeşit ıstırap sürecidir. “Diriliş”teki ana karakter de rüyalarında farklı şekillerde ıstırap çekiyor. Ne var ki, tüm bunların sonucunda gelen çile, beraberinde ruhsal aydınlanmayı getiriyor. “Diriliş”in finali, sadece fiziksel ölümü değil, Samsara döngüsünü ve ruhun Aydınlanma’ya erişmesini de anlatıyor.
Araştırmayı derinleştirdiğinizde, Budist öğretide insanın, çevresindeki dünyaya altı "kapı" veya duyu üzerinden bağlandığını görüyorsunuz. Bu arada, altıncı duyu zihin; çünkü Budizm, fiziksel verilerin zihnimizde oluşturduğu algıları, düşünceleri işleyen altıncı bir duyu organı olarak kabul ediyor zihni.
Rüya gören ana karakter filmin her bölümünde bu duyuları tecrübe ediyor. Dolayısıyla, her bölüm farklı bir duyu üzerine kurulu. Ana karakterin canavar olarak karşımıza çıktığı ilk rüya, görme duyusunu temel alıyor. İkinci rüya işitme, üçüncü tat alma, dördüncü koku, beşinci dokunma üzerinden şekillenen hikâyeleriyle öne çıkıyorlar. Altıncı bölüm ise zihin üzerine…
Bi Gan’ın ima ettiği şey açık: Gelecekte sonsuz yaşam karşılığında rüya görmeyi bırakanlar kendilerini dünyaya bağlayan kapıları kapatıyor, duyularını köreltiyorlar. Ana karakter ise onların aksine rüyaları aracılığıyla duyularını yeniden canlandırıyor, algı “kapılarını” açıyor, ölümsüzlerin unuttuğu hakikati deneyimliyor. Her bölümde güçlü duygulara tutunuyor. Acı çekerek saflaşıyor ve finalde sinema perdesinin, yani illüzyonun ötesine geçerek özgürleşiyor.
“Diriliş”in asla akıldan çıkmayacak yanı, Bi Gan’ın, her rüyayı ve filmi farklı bir anlatı yapısıyla çekmesi… Her bölümde sadece stil değil, kadraj ölçüleri ve renk paletleri de değişiyor.
İlk rüya, ara yazıların da kullanıldığı sessiz bir film olarak geliyor karşımıza. Bi Gan, diğer 5 rüyaya oranla en fazla göndermeyi bu ilk bölümde yapıyor. Sadece klasik sessiz sinema trüklerini kullanmıyor; bazı klasik filmlere ve dönemin akımlarına saygı duruşunda bulunuyor. Lumiere Kardeşlerin bahçe sulayan birine yapılan şakayı anlatan 1895 tarihli kısa filmi "Sulayan Sulandı” (L'Arroseur Arrosé) göndermesini bir yana bırakırsak, Georges Méliès’i, Luis Bunuel’in gerçeküstücü kısa filmlerini akla getiren sahneler var. Canavarın tasarımı, ışık - gölge oyunları, karanlık imgeler, dekor boyama teknikleri ve perspektif illüzyonları ile Alman dışavurumculuğunu biraz daha öne çıkardığı kesin.
Bi Gan, ilk bölümü, “görme” duyusu üzerinden çeşitli imgelerle inşa ediyor. Filmin ilk planında rüya görenin sabit kamera konumunda olması, salondaki seyircilerin ona bakması, Büyük Öteki’nin gelip fotoğrafını çekmesi, ana karakterin ilk kez siyah beyaz portresiyle karşımıza gelmesi ve gözbebeğiden filmin sonraki sahnesine geçmemiz, canavarın önce projeksiyon makinesine sonra oyuncuya dönüşmesi, görme temasını zenginleştiren derinlikli imgeler...
Hikâye ağırlıklı diğer rüyaların aksine ilk bölüm, imgeler aracılığıyla düşünen daha deneysel bir yapıya sahip… Samsara kavramında görme duyusunun yanılsamalar dünyasının ilk aşaması olduğunu düşündüğümüzde, aynı zamanda illüzyon üzerine bir bölüm seyrediyoruz.
Büyük Öteki’nin rüya gören isyancıyı aradığı afyon tekkesindeki uzun tek planda kadraj, nerdeyse 6-7 ayrı noktada netlik derinliğine sahip… Sadece hareketin olduğu noktaya baksak bile birçok noktaya odaklanma şansımız var. Doğu kültüründeki görsel sanatları akla getiren bir tasarımı var bu kadrajın. Çerçevenin bir noktasının elle kâğıt gibi yırtılması ise perspektif illüzyonunun kırıldığı bir anı temsil ediyor.
İkinci rüya, baştan sona bir kara film estetiğinde... Alman ekspresyonizmindeki ışık-gölge oyunlarının Hollywood üzerindeki derin etkilerini yansıtan 1940’lı yıllar filmlerini hatırlatıyor bu bölüm. Film boyunca devam eden illüzyon imgelerinden biri olan aynalı dükkândaki sahne, Orson Welles’in “Şangaylı Kadın” filmine gönderme hiç kuşkusuz… Aynı zamanda işitme temalı bir rüyada olduğumuz için sesler de önemli…
Üçüncü, dördüncü ve beşinci rüyalarda hikâyelerin, karakterlerin daha baskın olduğunu, sinemasal göndermelerin ise minimal hale geldiğini düşünüyorum. Çünkü Bi Gan, konvansiyonel anlatıma çok daha yakın anlatı yapıları kuruyor bu bölümlerde.
Karlı bir günde eski bir Budist tapınağında geçen üçüncü bölüm, ağır temposuyla fantastik “Alacakaranlık” hikâyelerini akla getiriyor. Nerdeyse monokroma yakın bir renk paletinin olduğu bölüm, ağır temposu, sakin akışıyla seyirciye nefes aldıran ve temalar üzerine düşündüren bir yapıya sahip. “Biçimi olan her şey bir yanılsamadır” gibi filmin çekirdeğindeki düşünceleri seslendiren repliklerin olduğu bu bölümde, Bi Gan açık şekilde dikkatimizi Budist felsefeye çekiyor; daha önce üzerinde durduğum Samsara ve Aydınlanma Öncesi Çile gibi kavramlar üzerinden şekillenen alt metni işaret ediyor.
Bir üçkağıtçının, yetim bir çocuğu kullanarak mafya babasını oyuna getirme çabasını anlatan dördüncü bölüm, anaakım sinema estetiğine en yakın hikâyeyi getiriyor karşımıza. Koku üzerine kurulu olsa da yanılsama, aldatma motiflerini bu bölümde de görüyoruz. Önceki bölümde başlayan baba – evlat ilişkisi de derinleştiriliyor. Sıcak renk paletinin kullanıldığı bölümde, daha önce pek görmediğimiz turuncu ve koyu sarı ağır basıyor. Çin sinemasının 1980’lerin sonu ve 1990’ların başında dünyaya açılan örneklerini düşündüren film, duygusal derinliğiyle bizi beşinci bölüme hazırlıyor.
1999’u 2000’e bağlayan gecede başlayan beşinci rüya, 1970’lerin sonunda başlayan, 1980’ler ve 1990’larda gelişimini sürdüren Hong Kong Yeni Dalgası filmlerini andırıyor. Gerek içinde gangsterlerin olduğu hikâyesi gerekse anlatımıyla… Özellikle aydınlatmada Wong Kar Wai etkisinden söz etmek mümkün. Bi Gan, genelde tek rengin baskın olduğu sahneler üzerinden ilerliyor. Bölümün en önemli özelliği, baştan sona hiç kesintisiz 37 dakikalık tek bir plandan oluşması… Bi Gan ve görüntü yönetmeni Dong Jingsong’un sahneyi dijital efektlerden yardım almadan çektiğini not edelim. Üstelik tek veya birkaç mekânda geçen bir sekanstan söz etmiyoruz. Oyuncu sayısı da az değil. Birçok sahnede arka fonda gerçekten çok şey olup bitiyor. Kamera sokaklarda ilerliyor, başka bir karakterin bakış açısına geçiyor, bir gece kulübüne giriyor ve sekans, beklenmedik olaylarla devam ediyor. Aynı sekans içinde filmin tür değiştirdiğini de söylemek gerek.
Bi Gan, beşinci bölümde tipik bir “Oğlan kıza rastlar ve âşık olur” hikâyesi anlatıyor. Önceki bölümlere göre çok daha gözü kara, cesaretli ve ne istediğini bilen bir karakter var karşımızda. Ölüm dahil hiçbir şeyden korkmadığını, aşkı için her şeyi göze alabildiğini görüyoruz. Seyretmeyenler için detaylarına girmek istemiyorum ama ana karakterin beşinci rüyasının, ölüm korkusundan kurtulmanın verdiği özgürlük duygusuyla ilgili olduğunu söyleyebilirim. Aynı zamanda ölüme hazırlık… Aşk uğruna, maddi dünyayı geride bırakmaktan korkmayan karakter, Vahşi Çağlar’ın rüya görmeden ölümsüzlüğe ulaşan insanlarının tam karşı cephesinde yer alıyor.
Budist metinlerde Samsara, insanı sürükleyen bir akıntıya veya nehre benzetilir. İnsanlar, arzuları, tutkuları nedeniyle bu akıntıya kapılan ve nereye gittiğini bilmeden sürüklenen varlıklar olarak tasvir edilir. Nehirde sona eren beşinci bölümdeki ana karakter ise onlardan farklı duruyor. Acının bittiği, özgürleşmenin gerçekleştiği Nirvana'ya doğru yol alıyor.
Altıncı ve son bölüm, 2 saat boyunca rüyalarını seyrettiği Sayıklayan’la “usulüne uygun şekilde” vedalaşmak isteyen Büyük Öteki’nin hüznü üzerine temelde… Çünkü onun ölüm korkusunu yendiğini, varoluşunu daha da anlamlandırdığını görüyor. İlk bölümde olduğu gibi iki karakter birbirleriyle yine sinema üzerinden iletişim kuruyorlar. Büyük Öteki’nin Sayıklayan’ın dört rüyasını veya hayal ettiği filmi seyrettikten sonra bir tür katarsis yaşadığını hissediyoruz. İkisi arasındaki iletişimin zihin yoluyla kurulduğunu unutmamak gerek.
Bi Gan filmde birçok tekrar eden imge kullanıyor. Bölüm aralarında mumların erimesi, aynalar, gölge oyunları, aynı grafik şekli akla getiren kapılar, pencereler ve daha birçok detay… Bunların hepsine girmek, bir eleştiri yazısının sınırları içinde filmin hakkını vermek gerçekten zor.
Daha fazla uzatmadan, filmi çok sevdiğimi ve beğendiğimi söyleyebilirim. Her şey bir yana bir akış var filmde ve kendinizi ona bıraktığınızda, hiçbir çözümleme yapma derdine düşmeden de keyif almanız mümkün. Kaldı ki, üçüncü bölümden itibaren anaakım sinemanın hikâye anlatım tekniklerine yaklaşıyor.
“Diriliş” karşımıza kolay kolay çıkmayacak türden bir film… Sevmeyen belki ilk bölümü bile bitirmeden bırakabilir. Seven ise defalarca seyredip bir sürü yeni şey keşfedebilir. (MUBI)