Habertürk
    Takipte Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Anasayfa Özel İçerikler Mehmet Açar Öte'de neler oluyor?

        “Ruhlar Bölgesi: Aramızdalar” (Insidious: Out of the Further), 2010’da başlayan serinin altıncı filmi…

        Eski usul tekinsiz ev ve hayalet hikâyelerinin izinden giden bir seridir Ruhlar Bölgesi. Tıpkı “Conjuring” gibi… Korku gerilim janrının çok farklı eğilimler, ülke ekolleri, yeni akımlar ve alt türlerle zenginleştiği dönemde başlayan bu iki seriyi, kendi adıma köklere dönüş hamlesi olarak görürüm. Kandan, şiddet istismarından uzak şekilde saf korku ve gerilimin peşine düşerler.

        Ruhlar Bölgesi serisi hem hikâye örgüsü hem anlatı yapısı olarak aynı formülü kullanan filmlerden oluşuyor. “Ruhlar Bölgesi: Aramızdalar” söz konusu formülü tekrar eden bir film…

        Filmlerin hikâyeleri, aileleri konu alır genelde. Öte (The Further) denen yerdeki kötücül hayaletler veya iblisler, aile bireyleri üzerinden fiziksel dünyaya sızmaya çalışırlar. Serinin filmlerini birbirine bağlayan en önemli ortak karakter Elise, her iki dünyayla bağ halinde olan tecrübeli, güçlü bir medyumdur. Zor duruma düşen ailelerin en büyük destekçisidir. İblislerin gerçek niyetlerini sezer. Bazen mağdurlara taktik verir bazen bizatihi “sahaya” inip kötücül varlıklarla savaşır. 2010’da gösterime giren ilk filmin finalinde öldürülen Elise’i, geçmişi anlatan filmlerde yaşayanların arasında görürüz. 2010’dan sonra geçen hikâyelerde ise maceralara öbür dünyadan dahil olur.

        “Ruhlar Bölgesi: Aramızdalar”, Elise’in ruhsal varlığını Öte’de sürdürdüğü, günümüze yakın bir dönemde geçiyor. Zaten çok uzun süre hiç karşımıza çıkmıyor.

        Öncelikle Gemma’nın (Amelia Eve) hikâyesini seyrediyoruz. Annesi Ingrid’in (Laura Gordon) onu tek başına büyüttüğünü gördüğümüz açılış sahnesi, çocukluğunda yaşadığı travmatik olay üzerine kurulu… Yetişkinliğinde ise yalnız bir kız annesi olarak çıkıyor karşımıza. Travmanın etkilerini üstünden atabildiğini ve iyi ebeveyn olduğunu görüyoruz ama öyle şeyler olup bitiyor ki açılış sahnesinde yaşananların farklı şekilde tekrar ettiğine tanık oluyoruz.

        Erkek arkadaşı (Brandon Perea) evden ayrılmasını öneriyor ama Gemma, buna karşı çıkıyor, aile evini kaybetmek istemiyor. Kaldı ki, süre ilerledikçe sorunun evle ilgili olmadığı anlaşılıyor. Çünkü diş hijyeni uzmanı olarak çalıştığı klinikte de benzer olaylar geliyor başına.

        Serinin önceki filmlerinden herhangi birini seyredenlerin hemen anladığı, Gemma’nın ise anlamadığı şey, Öte ile insanların fiziksel dünyası arasında geçiş yapabilen birisi olması… Başına gelen her şey, sahip olduğu ama farkında olamadığı özel bir yetenek aslında… O yüzden, Elise (Lin Shaye) ile karşılaşması onun için bir dönüm noktası oluyor.

        Senaryosunu filmin yönetmeni Jacob Chase’in yazdığı “Ruhlar Bölgesi: Aramızdalar”ı Gemma’nın, “Elise ile karşılaşmasından öncesi ve sonrası” olarak kabaca iki ana bölüme ayırmak mümkün...

        Elise’in filmde olmadığı ilk bölüm, açılış dahil, iyi tasarlanıp çekilmiş gerilim sahnelerinden oluşuyor. Gizem ve korku unsurunun iç içe geçtiği anlar peş peşe geliyor. Rüya, halüsinasyon ve gündelik hayat katmanlarının birbirine karışması, Gemma’nın adım adım gerçeklikten kopması, ürpertici gerilim sahnelerine vesile oluyor. Gece yarısı evde yatağın altına eğilip baktığı veya evin içinde dolaştığı ağır tempolu karanlık sahneler mesela veya mahallede ortaya çıkan 3 tuhaf insanın tekinsizliği… Dave Garbett’ın görüntü yönetimi ve Jacob Chase’in yönetmenliğiyle film, kendi alt türünün gereklerini yerine getiriyor. Ama filme kendi havasını kazandıran en etkili sahnelerin diş kliniğinde geçtiğini düşünüyorum. Bakmakta zorlanabileceğiniz rahatsız edici, hatta mide bulandırıcı imgeler var. Alışageldiği gibi sadece diş kliniğine gitme endişesini değil, asıl olarak klinikte çalışanların korkularını resmediyor.

        Hikâye örgüsü ve karakter psikolojileri açısından da ilgiye değer bir ilk yarı izliyoruz. Gemma’nın, kızı Maya (Island Austin) ile olan ilişkileri üzerinden geçmişle hesaplaşması, çocukluğunda yaşadığı olaylara tümüyle farklı açıdan bakması ve annesinin neler hissettiğini keşfetmesi, hikâyeye belirli bir kalite kazandırıyor. Çoğu yetişkin gibi annesinin nasıl bir ebeveyn olduğunu ancak anne olunca anlayabiliyor Gemma.

        Ne var ki, ikinci yarıda film, dramatik açıdan hiçbir yeni katman kazanamıyor. Her şey kötücül ruhlarla Gemma ve kızı arasında gerçekleşen ve giderek daha fiziksel hale gelen bir savaşa dönüşüyor. Birçok çağdaş korku gerilim filminde olduğu gibi bir kreşendoya doğru ilerliyoruz. Özel efektlerin sayısı artıyor, tempo yükseliyor, her şey daha abartılı hale geliyor ama ilk yarıdaki gerilimin seviyesi düşüyor. Onun yerini bildik ve alışageldiğimiz tarzda bir korku şovu alıyor.

        Prodüksiyon tasarımı açısından özenli bir film “Ruhlar Bölgesi: Aramızdalar”. Öte dünyanın iblislerinin tasarımında ünlü dışavurumcu ressam Francis Bacon’ın etkilerini görmek mümkün... Bedensel deformasyon, çürüme hissi ve hastalık imgeleri ağır basıyor. Resimsel yanı ağır basan, görsel kalitesi yüksek bir film seyrettiğimizi inkâr edemem. Ama hikâye bir önceki “Kırmızı Kapı”ya (The Red Door) oranla bence daha zayıf. Serinin genel seviyesinin çok altında değil belki ama hep aynı formülü tekrar etmekten kaynaklanan sorunu aşamadığını düşünüyorum.

        İlk kez bir Insidious filmi yazan ve yöneten Jacob Chase, belli ki yapımcıların koyduğu sınırlar nedeniyle seriye kendinden yeni ve farklı bir şey ekleyemiyor ama yönetmenlik konusunda kötü iş çıkarmıyor. Tam aksine, türün meraklılarını memnun edecek birçok korku gerilim sahnesine imza atıyor.

        5.5/10