Spor biyografisi türündeki “Dövüş Efsanesi” (The Smashing Machine), geçtiğimiz yıl Venedik Film Festivali’nde en iyi yönetmene verilen Gümüş Aslan ödülünü kazandı. Benny Safdie’nin, kardeşi Josh’dan ayrı, tek başına yönettiği ilk filmdi. O yüzden, Safdie için kayda değer bir başarıydı. Ama film gişelerde beklenenin çok altında kaldı. Üstelik başrolde Dwayne Johnson gibi bir aksiyon starı vardı. Gişe başarısızlığının olası nedenlerine gelmeden önce biraz yapım sürecine bakalım.
Dwayne Johnson sadece oyuncu değil, projenin fikir babasıydı. Johnson, 2002 yapımı HBO belgeseli “The Smashing Machine”i seyrettikten sonra ABD’li MMA (mixed martial arts - karışık dövüş sanatları) sporcusu Mark Kerr’in biyografisinin film haklarını kendi yapım şirketi adına satın aldı; başrolü oynayacağını açıkladı. Projeyi duyduktan sonra Mark Kerr’in hayatını anlatan filmin yönetmenliğine talip olan Bennie Safdie ise sürece 2019 yılında dahil oldu.
“Dövüş Efsanesi” alışageldiğimiz tarzda bir biyografi değil. Senaryoyu da yazan Bennie Safdie, 2002 yapımı belgeselde olduğu gibi Mark Kerr’in hayatındaki 3 yıllık bir döneme odaklanıyor. 1997 – 2000 yılları arasında dövüşçü olarak UFC (Ultimate Fighting Championship) ve Japonya’da düzenlenen PRIDE FC organizasyonlarında verdiği mücadele çevresinde kuruyor hikâyesini.
“Dövüş Efsanesi” alışageldiğimiz spor ve dövüş filmlerinden çok farklı bir yapı taşıyor. Evet, birçok spor filmi gibi özünde rekabet üzerine bir hikâye seyrediyoruz. Ama Mark Kerr’in zirveye nasıl çıktığını görmüyoruz mesela. Çünkü film zaten o zirvedeyken başlıyor. İlk bölümde kazandığı maçların görüntüleri geliyor peş peşe. Mark Kerr bu dönemde, kaybetmek nedir bilmeyen bir sporcu… O yüzden hikâye, birçok anaakım spor filminin aksine sıfırdan zirveye çıkış üzerine değil.
“Peki, ne üzerine?” derseniz, hep zirvede olmak isteyen ama kaybetmeyi kabullenemeyen bir sporcunun hikâyesi diyebiliriz. Bir muhabirin “Kaybedersen ne hissedersin?” sorusuna cevap veremeyen, hiç kaybetmeyeceğini düşünen Mark Kerr’in belki en önemli sorunlarından biri bu… Çünkü spor kültürü, kazanmak kadar aynı zamanda kaybetmeyi kabullenmektir.
Kaybetmeyi kabullenmemek, beraberinde stresi getiriyor hiç kuşkusuz. Filmin, Mark Kerr’in hayatında odaklandığı diğer olaylar yine bu endişeye bağlı olarak gelişiyor. Sözgelimi, Mark Kerr’in ilaç bağımlılığının nedenlerinden birinin yaşadığı yoğun rekabet stresi olduğu düşünmek mümkün. Bağımlılığın bir başka nedeni ise hiç şüphesiz yaptığı sporun bedenine verdiği fiziksel zarar, çektiği acılar… Safdie, daha ilk bölümde UFC’de yaşanan şiddeti bize açık şekilde gösteriyor. Boks, güreş, judo, karate gibi bildiğimiz olimpik branşlarla çok alakası olmayan hayli sert ve kanlı bir spor yapıyor Mark Kerr. Öldürmek ve sakat bırakmak dışında nerdeyse her şey serbest. Birçok insanın bakmakta dahi zorlanacağı bir dövüş… Belki spor olarak kabul etmek bile doğru değil.
Dolayısıyla, kaybedenler kadar kazananlar da maç sonrasında acil doktor muayenesine ve ağrı kesicilere ihtiyaç duyuyor. Kanlı yaralardan değil, sadece ölümcül darbelerden, kalıcı sakatlıklardan korkuluyor. Dikişlere normal gözle bakılıyor, bir sonraki maça çıkmayı engeller diye kırık ve çıkıklardan endişe ediliyor sadece. O yüzden ağrı kesiciler hepsinin hayatının doğal parçası… Mark Kerr açısından farklı olan, ilaç kullanımının bağımlılığa dönüşmesi…
Film, Kerr’in bağımlılıktan kurtulma mücadelesini detaylandırmıyor. Bağımlılık sonrası performansına odaklanıyoruz daha çok. Bir de hayat arkadaşı Dawn Staples (Emily Blunt) ile ilişkilerine… İlişkideki sorunların Kerr’in kaybetme stresi ve zirveden düşme endişeleriyle bağlantılı olduğu söylenebilir. Kerr, Dawn’ı seviyor ama maça hazırlık, antrenman süreci ve soyunma odasında onu yanında istemiyor. Diğer zamanlarda da işini her şeyin üstüne koyuyor. Sadece kazanmaya konsantre olmak için Dawn ile çocuk yapmak istemiyor. Dawn da böylesi bir ilişkiye uyum sağlamakta zorlanıyor.
Anaakım dövüş filmlerinin çoğunda baş karakter, sadece profesyonel başarı için değil, manevi anlamı olan bir hedef için de dövüşür. Çocuklar, kadınlar ve insan ilişkileri, erkek dövüşçünün motivasyon kaynakları arasındadır. Mark Kerr ise açıkçası salt başarı için dövüşüyor. Yaptığı işi çok seviyor ve insan ilişkileri dahil her şeyden daha çok önemsiyor. Manevi hedefleri de yok.
Rekabete bakış açısı üzerinden gittiğimizde de farklı bir spor filmi duruyor karşımızda. Özellikle dövüş filmlerinde olumsuz özellikler taşıyan, manevi değerleri zayıf, sadece başarıya ve kazanmaya odaklanan rakipler öne çıkar genellikle. İyi ve kötü sporcuların arasındaki fark belirgindir. Aralarındaki rekabet nedeniyle iyi geçinemezler, nerdeyse zıt kişiliklere sahiptirler.
“Dövüş Efsanesi”nde ise bunların hiçbiri yok. Mark Kerr’in bir sahnede konuyla alakasız bir kadına söylediği gibi, dövüşenler birbirlerinden nefret etmiyorlar. Çok yakın olmasalar da özellikle dövüş sonrasında arkadaşça davranıyorlar birbirlerine. Malum, özellikle dövüş filmlerinde kötü rakipler kasten faul yaptığında, ikisi arasında gerilim zirveye çıkar. “Dövüş Efsanesi”nde de var böyle faullü bir sahne. Seyirci olarak kızıyoruz ama sonrasında tepkiler beklediğimiz gibi olmuyor. Bana sorarsanız, filmin en şaşırtıcı sahnelerinden biri…
“Dövüş Efsanesi”nin anaakım spor filmlerinden farklı olmasının en büyük nedenlerinden biri hiç kuşkusuz gerçek olaylardan filme uyarlanması… Biraz araştırma yaptığınızda, Benny Safdie’nin bazı gerçeklerden saptığını görüyorsunuz. Sözgelimi, hayatında önemli bir yeri olan öz kardeşi filmde yok. Kardeşi ve birkaç farklı arkadaşının onun için yaptığı her şeyi ve verdikleri desteği, Mark Coleman (Ryan Bader) karakterinde bir araya getiriyor. Gerçek hayatta evde bayıldığında onu terapisti buluyor. Filmde ise bir başkası… Ayrıca filmde olup bitenlerin tümü gerçekten 1997-2000 arasında yaşanmıyor.
Hollywood biyografi filmlerinde gerçeklikten ne kadar kopulduğunu bilenler için bunlar kuşkusuz devede kulak niteliğini taşıyor. Fakat Japonya’daki organizasyonda Yakuza olarak adlandırılan yerel mafyayla ilişkilerine hiç yer verilmemiş olması, biraz şaşırtıcı geldi bana. UFC ile yaşadığı hukuki ve mali anlaşmazlıkların pas geçilmesi de… Filme dahil edilseler, dramatik çatışmaları derinleştirebilirlerdi. Çünkü hikâye biraz düz ve monoton kalıyor. Dawn ile aralarındaki anlaşmazlık, filmin lehine işlemiyor.
“Dövüş Efsanesi”ni gerçekçi ve alternatif bir spor filmi olarak ilgiye değer bulduğumu söyleyebilirim. Safdie, gerçekleri eğip bükmeden anaakım spor filmlerinin klişelerini başarıyla yıkıyor. Buna karşılık, filmde seyircileri yakalayıp götürecek duygusal bir derinlik inşa edemiyor ne yazık ki. Filmin gişelerde uğradığı başarısızlık bana sorarsanız tam da bu noktada düğümleniyor. Benny’nin alternatif ve gerçekçi yaklaşımı, anaakımın ruhuna hiç uymuyor.
Filmin en başarılı yanlarından biri, UFC ve Japonya’daki PRIDE dövüşlerinde yaşanan şiddetin boyutunu net şekilde göstermesi… Hayır, bir şiddet estetiğinden ve istismar sinemasından söz etmiyorum. Tam aksine, Safdie kesinlikle abartmıyor ama şiddetin gerçek ölçüsünü saklamıyor. Ne kadar rahatsız edici olduğunu gösteriyor. Kendini savunma şansını kaybeden rakibe vurulan darbeler mesela… Benim için olayın spor ahlakından tümüyle çıktığı anlar bunlar…
Safdie, filmin hemen başında Kerr’in kazandığı dövüşler sırasında gösteriyor yaşanan yoğun şiddeti. Ring dışında güler yüzlü, kibar, cana yakın olan Kerr’i önce dövüşürken görüyor; etkisiz hale getirdiği rakiplerinin yüzüne darbeler indirdiğine tanık oluyoruz. Filmin bu şekilde başlaması önemli… Safdie, film boyunca ringde olup biten her şeyin spor müsabakasından ziyade seyircilerin şiddet seyretme arzusuna uygun geliştiğinin altını en baştan çizmiş oluyor.
“Dövüş Efsanesi”nin en iyi yanlarından biri, Benny Safdie’nin yönetmenliği... Filmin şiddet istismarına sapmamasının nedeni de Safdie’nin benimsediği anlatım tarzı…
Safdie, daha ilk sahneden itibaren belgesel estetiğini kullanıyor. 2002 yapımı belgeselin açılış bölümünü nerdeyse birebir alıyor; filmini 1997’den kalma analog arşiv görüntüsü dokusu taşıyan çekimlerle açıyor. Film boyunca ringdeki dövüşleri de mantıkla çekip kurguluyor. Her şeyi televizyon kanallarından alınmış arşiv kayıtlarından seyrediyoruz sanki.
Görüntü yönetmeni Maceo Bishop ile filmde hangi kameraları tercih ettiklerine baktığımızda, aynı filmin içinde farklı teknik formatları yan yana getirdiklerini görüyoruz. Sözgelimi, 16mm kameranın yanı sıra IMAX 65mm kamera kullanıyorlar. Dövüş sahneleri ise o yıllarda UFC ve PRIDE yayınlarında kullanılan Betacam SP formatına uyum sağlasın diye Ikegami HL-59 kameralarla çekiliyor.
Dwayne Johnson’ın kariyerinin en iyi performanslarından birini çıkardığını söylemem gerek. Oscar’a aday olan makyaj çalışmasını unutmayalım.
Ne var ki, tüm bunlara karşın “Dövüş Efsanesi”nin bende derin izler bıraktığını söylemem zor. Safdie, ilk solo yönetmenliğinde tekniğe çok fazla önem verip, filmin duygusal ve düşünsel boyutunu biraz ihmal etmiş sanki. Belgesel estetiği üzerine kurduğu bu anlatımın gişelerde de filmin aleyhine işlediğini düşünüyorum. (TV+)