Alman yazar Leonie Swann’ın Türkçe’ye “Gleenkill: Bir Koyun Polisiyesi” (Glennkill: Ein Schafskrimi) diye kazandırılan 2005 tarihli romanı, 30’dan fazla dile çevrilmiş ve uluslararası bir “çok satar” haline gelmişti. Sonraki yıllarda iki kitabın daha eklendiği bir seriye dönüştü.
Kitap, biraz geç de olsa Hollywood’un radarına girdi ama tecrübeli ve ünlü senaryo yazarı Craig Mazin’in 2016’da ilk romandan yaptığı uyarlamanın hayata geçirilme aşaması 2024’ü, seyirci karşısına çıkması ise 2026’yı buldu.
Sinemaya animasyon filmleriyle giren ve “Loraks” (The Lorax -2012), “Minyonlar” (Minions - 2015), “Çılgın Hırsız 3” (Despicable Me 3 - 2017), “Minyonlar 2: Gru’nun Yükselişi” (Minions: The Rise of Gru - 2022) filmlerindeki ortak yönetmenlikleriyle adını duyuran Kyle Balda’nın imzasını taşıyan “Bir Koyun Polisiyesi” (The Sheep Detectives), birçok ülkede 8 Mayıs’ta gösterime girdi. Dünya genelinde 130,5 milyon doların üzerinde hasılat yapan film, Türkiye’de Prime Video üzerinden seyircilerle buluştu.
Hikâyeyi “Koyunlar, zehirlenerek öldürülen iyi çobanları George’un katilini bulmaya çalışırlar” diye tek cümlede özetlemek mümkün. Bu arada, George (Hugh Jackman) sadece çoban değil, büyük bir arazinin sahibi aynı zamanda. Varlıklı olmasına karşın mütevazı bir karavanda yaşıyor. Her birine farklı isimler verdiği koyunlarını kişilik özelliklerine kadar tanıyor, her sorunlarıyla tek başına ilgileniyor. Açılış sahnesinde yazdığı mektuptan, sürüsündeki koyunların onun bütün hayatı olduğunu anlıyoruz. Öyle ki, onları doğanın gizemi ve “mutluluğun sırrı” olarak görüyor. Akşam uyumadan önce onlara detektif hikâyeleri okuyor. Koyunları hakkında bilmediği şeyler de var: George’un okuduğu kitapları gayet güzel anlıyor ve kendi aralarında konuşarak iletişim kuruyorlar.
Hikâyenin “insanlar” tarafına baktığımızda, başta soruşturmayı yürüten polis memuru Tim Derry (Nicholas Braun) olmak üzere Denbrook kasabasının sakinlerini, George’un yıllar sonra ortaya çıkan kızı Rebecca’yı (Molly Gordon) ve iyi haber yakalamak için cinayetle çok yakından ilgilenen stajyer muhabir Elliot Matthews’ü (Nicholas Galitzine) görüyoruz. George’un vasiyetini açıklamak üzere Denbrook’a gelen Lydia Harbottle’ı (Emma Thompson) dışarıda tutarsak, tanıdığımız kişilerin tümünden şüpheleniyoruz.
Otel işletmecisi Beth Pennock (Hong Chau), komşu çiftlikteki kiracı Caleb (Tosin Cole), Kasap Gilyard (Conleth Hill) ve Rahip Hillcoat’un (Kobna Holdbrook-Smith) özel olarak davet edildiği vasiyet açıklaması sırasında cinayet gerekçelerinin sayısı daha da artıyor.
“Peki, koyunlar nasıl detektiflik yapabiliyor?” derseniz, filmin “kendi fantastik yapısı” içinde bunu gayet makul, eğlenceli ve sürükleyici hale getirdiğini söyleyebilirim. Sadece çocuk seyircileri hedef alan bir aile filmi seyretmiyoruz. Polisiye meraklısı yetişkinleri yakalayabilecek bir hikâye örgüsü bekliyor bizi.
Koyunların polisiye tutkunu olması, filmi neredeyse “meta polisiye” haline getiriyor. Çünkü cinayeti, öncelikle dinledikleri romanların örüntüleri üzerinden çözmeye çalışıyorlar. Kaldı ki, olaylar da onların öngördüğü kalıplar üzerinden gelişiyor. O yüzden, “polisiye türü üzerine düşünen bir polisiye” seyrediyoruz aynı zamanda. Öte yandan, sadece Agatha Christie tarzı bir “Katil kim?” polisiyesi değil. Alt metinleri ve ironik temalarıyla da öne çıkan bir anlatı var karşımızda.
Film, daha ilk sahnesinden itibaren insanların koyunlara bakış açısını sorguluyor elbette. Ama asıl mesele, çok sevdikleri George’un ölümünün ardından koyunların kendileri ve çevrelerindeki dünyayla ilgili yaptıkları keşifler… Zaten insan karakterlerden ziyade onlar değişiyor. Özellikle, detektifliği bizzat yürüten, polisiye meraklısı zeki koyun Lily’de (Julia Louis-Dreyfus) görüyoruz değişimi. Bağımsız ruhlu gizemli Sebastian (Bryan Cranston) da sürüyle yaşadığı aidiyet sorunu üzerinden filmin öne çıkan karakterlerinden biri…
Koyunlarla ilgili olumsuz anlamda kullandığımız “sürü psikolojisi” ve “kolay yönetilebilir olmak” gibi benzetmeler, filmde ele alınıyor aslında. Koyunların ikilemi de bu zaten: Ya üstlerine yapışan olumsuz klişeleri kabullenecekler ya da reddedip kaderlerini ellerine alacaklar. “Kaderlerine sahip çıkmanın” filmdeki karşılığı, otlaklarından çıkıp George’un katilini bulmaları…
Onları ilk tanıdığımızda hayatlarının anlamını sorgulamıyor; hoşlarına gitmeyen her şeyi “1,2,3” diyerek unutmayı tercih ediyorlar. Kötü olan her şeyi hafızalarından silmeleri nedeniyle gerçeklerden uzak yaşıyorlar. Öyle ki, ölümün sadece kitaplarda konu edilen bir şey olduğunu düşünüyorlar. Bahar kuzusu meraklı Zora’nın (Bella Ramsey) masum ve anlamlı sorularının yanıtlarını aramıyorlar. Kışın doğan kuzuları dışlıyor ama bunu neden yaptıklarını dahi bilmiyorlar. Önceki kuşaklardan devraldıkları geleneği hiç düşünmeksizin uyguluyorlar.
Tüm bunlar, insanlarla koyunlar arasında paralellikler kurmamızı sağlıyor elbette. Sürü psikolojisinin dışında yaşayan Sebastian ile hiçbir şeyi unutmayan, gerçeklerin farkında olan ama susmayı tercih eden Mopple / Paspas (Chris O’Dowd), Lily’nin ve sürünün değişiminde kilit rol oynayan iki koyun...
Değişimi tetikleyen üç şey var aslında. İlki, kötü deneyimleri unutmamak; ikincisi, bilgiye ulaşma arzusu; üçüncüsü, belirlenen sınırları aşma cesaretini göstermek… Lily ve Mopple’ın kendi yaşam alanlarından çıkmakla çıkmamak arasında kaldıkları sahne, zaten anahtar niteliği taşıyor. Tek bir adımın her şeyi değiştirebileceği bir anı yaşıyorlar.
Koyunların, George ölmeden önceki dünyaları, cenneti akla getiriyor. “İyi Çoban” George’un bir İsa Mesih göndermesi olduğunu iddia etmek hiç zor değil. Filmi Hıristiyan mitolojisi / teolojisi üzerinden okumak da mümkün. Koyunların ölüme bakışı semavi dinlerle uyumlu zaten. Öte yandan, Hıristiyanlık öğretileriyle tümüyle uyumlu bir film olduğunu öne sürmek zor.
Çünkü aynı cennet metaforuna, hayvansever George’un mümkün kıldığı bir ütopya olarak bakılabilir. George’un gitmesiyle her an cehenneme/distopyaya dönüşecek bir konumdalar… Koyunlar konusunda acımasız olan çağdaş dünyanın içinde kurdukları bu ütopyaya sahip çıkmaları için eski alışkanlıklarını bırakmaları ve değişmeleri gerekiyor. Lily, Mopple ile birlikte konforlu alanı bırakıp gerçek dünyaya çıktığında değişim başlıyor. Lily sınırları zorlayarak, bilgiye ulaşmaya çalışarak aşıyor sürü psikolojisini. Ütopyalarını geleneklere uyum sağlayarak değil, onları sorgulayarak koruyabileceklerini anlıyorlar.
Tüm bunlar, felsefi anlamda filme katman ekliyor. Özellikle, unutmanın ve her şeyi olduğu gibi kabul etmenin verdiği konforu reddetmek, sürü için devrim niteliğinde aslında…
Kış kuzularını dışlama geleneği, filmin öne çıkan bir başka metaforu… Rebecca ve ikizinin de “kış kuzuları” olduğunu unutmamak gerek. Hatta tüm öykü, kış kuzularını dışlamanın sonuçlarıyla ilgili... Sürü özelinde baktığımızda, dışlananların daha bilge ve sezgisel anlamda daha güçlü olduğunu görüyoruz. Kış kuzusunun, katil konusunda detektiflik yöntemlerine değil, sezgilerine güvenmesini atlamamak gerek -ki sonuçta haklı çıkıyor. İnsanlar arasındaki “kış kuzuları” ise birbirlerinden çok farklılar…
George’u bir yana bırakırsak, koyunlar değişim yaşarken insanlardan çok etkilenmiyorlar. Kendi aralarındaki ilişkiler, belirleyici oluyor. İnsanların dünyasına baktığımızda ise tam aksine, koyunların tetiklediği olumlu değişimler görüyoruz. Sözgelimi, Tim onlar sayesinde soruşturmayı derinleştiriyor.
“Bir Koyun Polisiyesi”ni seyrederken, Bong Joon Ho’nun “Okja”sı (2017) geldi aklıma. Biliyorum, çok farklı filmler… Ama her ikisinin de vejetaryen / vegan bakış açısıyla çekildiğini düşünüyorum. “Okja” kalpten bağlanabileceğimiz, seveceğimiz canlıların yiyeceğe dönüşmesini sorgulayan bir filmdi. “Bir Koyun Polisiyesi” ise bunu daha dolaylı ve farklı yoldan yapıyor.
Malum, animasyon sinemasında ve edebiyatta konuşan hayvanlar çok eski bir gelenektir. Gülen, ağlayan, konuşan, insan gibi davranan hayvanlar, fiziksel gerçekliklerinden öylesine kopuktur ki hayvan olma niteliklerini artık nerdeyse kaybetmişlerdir. “Bir Koyun Polisiyesi”nde ise koyunlar, hiper gerçekçi animasyon tarzıyla gerçeklerinden ayırt edilemez haldeler. Konuşmaları dışında gerçek koyunlardan farkları yok. O yüzden koyun olduklarını hiç unutmuyoruz.
Filmin gizli merkezi, Sebastian ve Mopple hariç sürüdeki koyunların, insanların çiftlik hayvanlarına bakışından habersiz olması… Başka çiftliklerde koyunlara neler yapıldığını bilmiyorlar. George’un, onlar için güvenli bir bölge oluşturduğunun farkında bile değiller. Öylesine saflar ki… Gerçeği bilen Sebastian ve Mopple da yaşadıkları koyun ütopyasını bozmamak için hiçbir şey söylemiyorlar. Tüm bunlar, film boyunca koyunlarla empati kuran seyirciyi etkileyen şeyler… Böylelikle, tıpkı “Okja”da olduğu gibi bir aynada kendimizle ve hayvanlara olan bakışımızla yüzleşiyoruz.
“Bir Koyun Polisiyesi”, sıcacık canlı renkleri, birbirlerinden renkli karakterleri ve mizah duygusuna rağmen sahip olduğu acı duygusuyla da dikkat çekiyor. İyi çoban George’u erkenden kaybetmemiz bunun örneklerinden biri…
Usta yazar Craig Mazin’in senaryosu ve Kyle Balda’nın hiç aksamayan yönetmenliği, filmi başarılı kılan önemli öğeler arasında… Framestore şirketinin imzasını taşıyan özel efektler de mükemmel. Koyunların gerçekçiliği, filme başka bir boyut katıyor. Son olarak, seslendirme ekibi dahil tüm oyuncu kadrosunu unutmayalım. “Bir Koyun Polisiyesi” hiç kimsenin çok fazla öne çıkmadığı tam bir ansambl oyunculuk örneği… Özetle, gözlerden kaçmaması gereken bir film… (Prime Video)