Habertürk
    Takipte Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Anasayfa Özel İçerikler Mehmet Açar Annenin korkunç ikilemi

        Finlandiyalı sinemacı Hanna Bergholm’un, korku türündeki ilk uzun filmi “Hatching”, 2022 yılında Sundance Film Festivali’nin Geceyarısı Gösterimleri’nde yaptı dünya prömiyerini.

        Türkiye’de geçtiğimiz Cuma günü gösterime giren ikinci uzun filmi “Karanlıktan Gelen” (Nightborn / Yön lapsi) ise Hanna Bergholm’u, 2026 Berlin Film Festivali’nin ana yarışmasına kadar taşıdı. Bir korku filminin Berlin gibi majör bir festivalin yan bölümlerine değil, ana yarışmasına seçilmesinin hiç kolay olmadığını belirtelim.

        Bergholm’un senaryosunu Ilja Rautsi’yle birlikte yazdığı “Karanlıktan Gelen”, bir çiftin Finlandiya’da orman içindeki müstakil eve gelmesiyle açılıyor. Finlandiyalı Saga (Seidi Haarla) ile Londra kökenli İngiliz Jon (Rupert Grint), uzun süredir kullanılmayan evi elden geçirmeye ve orada yaşamaya karar veriyorlar. Kısa süre sonra da bebekleri oluyor.

        Filmin hamilelik dönemine hiç yer vermediğini ve direkt doğum sahnesine geçtiğini not edelim. Erkek bebek, görünümüyle daha ilk andan Saga’yı şaşırtıyor, rahatsız ediyor. Sürekli ağlaması ise onun için her şeyi zorlaştırıyor.

        “Karanlıktan Gelen”, bir yanıyla doğum sonrası depresyonunu konu alıyor. Başta Jon, annesi ve kız kardeşi olmak üzere yakın çevresindeki herkes, Saga’nın doğum sonrası depresyonu yaşadığından emin... Psikolojik yardım alması gerektiğini düşünüyorlar. Hatta bir süre sonra bebeğe iyi anne olup olmadığını sorguluyorlar. Biz ise Saga’nın kaygılarına hak veriyoruz çünkü her şeyi onun gözünden takip ediyoruz.

        Bergholm’un hikâyeyi Saga’nın bakış açısından anlatması, hayli kritik… Evet, her şeye Saga’nın gözlerinden bakıyor ve bebekle ilgili korkuları konusunda haksız olmadığını görüyoruz. Buna ek olarak, Bergholm’un yönetmen olarak önemli bir tercihi daha var. O da bebeğin yüzünün yakın planlarını göstermemesi… Birçok çekimde bebeği sırtından görüyoruz. Önden veya yandan yapılan çekimlerde ise uzakta ve karanlıkta kalıyor yüzü… Filmdeki karakterler yakından bakıyor, biz bakamıyoruz. Bergholm, film gramerinin standart uygulaması olan “ardışık montaj” tekniğini kullanmıyor bu sahnelerde. Yani, baktıklarında ne gördüklerini bize ısrarla göstermiyor. Bu yaklaşım, Saga’nın öznel bakış açısına mahkûm olduğumuz hissini uyandırıyor ve ona tam olarak güvenemiyoruz.

        O yüzden, filmin sadece doğum sonrası depresyonunu konu alıp almadığı sorusunun yanıtı uzun süre belirsiz kalıyor. Tıpkı “canavar bebek doğurdum” tarzında bir hikâye anlatıp anlatmadığı sorusu gibi…

        Öte yandan, söz konusu anlatı örneğinin başyapıtı kabul edilen “Rosemary’nin Bebeği” (Rosemary’s Baby - 1968) gibi canavar bebek öykülerinin çoğunun, bir yanlarıyla doğum sonrası depresyonuyla ilgili olduğunu kaydetmek gerek. Ayrıca hepsinin temelde annelik içgüdüsüyle ilgisi olduğunu da…

        Kaldı ki, “Karanlıktan Gelen”in bence en güçlü ve derinlikli teması, annelik duygusu… Ama Bergholm, ana tema konusunda kafamızı karıştırıyor, şüpheye düşürüyor; bizi önyargılarımızla baş başa bırakıyor. Sonra en başından beri hep annelik içgüdüsünün gücü ve sınırları üzerine bir film seyrettiğimizi anlıyoruz.

        Orman, evi çevreleyen görsel arka fon olmanın çok ötesinde, nerdeyse bir karakter olarak konumlanıyor. Filmin başında henüz Saga ve Jon’u tanımadan, onların bakış açısından ormanı görüyoruz. Orman her şeyin ötesinde aşkın bir gücün, tabiatın ve karakterlerin kendilerini dış dünyadan izole etmesinin simgesi değil sadece. Orman, en başından itibaren Saga ve Jon’un hayatına müdahale eden metafizik bir güç...

        Orman ve ağaçlar, Sam Raimi’nin ilk “The Evil Dead” (1981) filminde olduğu gibi bazı korku filmlerinin antagonistidir. Açılış sahnesinde güzelliğiyle Jon’u Londra’dan vazgeçirecek kadar büyülüyor ama film ilerledikçe ormanın yaşayan bir organizmayı andırdığını seziyoruz. Dahası, Saga’nın özellikle çocukluğunda ormanla farklı bir bağı olduğunu fark ediyoruz. ABD’de çalışan annesi ve şehirde yaşayan kız kardeşinin ormanla benzer bir ilişkisi yok. Hatta ormanda yalnız başına çok fazla vakit geçirmesi itibarıyla “tuhaf çocuk” olarak görüldüğünü öğreniyoruz. Bir başka nokta, filmde hiç görmediğimiz anneannenin ormanın güçlerinin farkında olması…

        Saga uygarlıkla vahşi doğa arasında bir ikilem yaşıyor aslında. Hikâye de bu ikilem arasında kalan Saga’nın vereceği kararlar üzerinden ilerliyor… Saga, bebeği ile dış dünya, utanç ile sorumluluk arasında kalıyor; anne olarak ne yapacağını kestiremiyor.

        Filmi seyrederken ormanın Finlandiya’nın kadim geçmişini, Hıristiyanlık öncesi Pagan dönemi temsil ettiğini düşündüm. Jon’un İngiltere’den gelen Hıristiyan ailesi ile orman arasındaki rekabeti ilk hissettiğimiz yer, bebeğe Kuura adının konduğu sahne… Asıl soru Kuura’nın Hıristiyan mı, yoksa vahşi doğanın mı parçası olacağı?

        Tabi, burada ormanın evi kuşatma isteğinin altını ayrıca çizmek gerek. Evin içinden çıkan ağaç fidanı bunun simgesi… Anneannenin ormana karşı aldığı “sınır” önlemlerini unutmamak gerek. O engellerin kalkmasıyla orman daha da güçleniyor zaten.

        Yazı üzerine çalışırken İskandinav folkloru üzerine okumalar yaptığımda, Bergholm’un özellikle Fin-ugor mitlerinden esinlendiğini öğrendim. Mitlerde, orman yaratıklarının insanların bebeklerini çalması ve yerine kendi bebeklerini koymaları gibi anlatılar var. Saga'nın doğum sonrası bebeğine yabancılaşması, hatta bebeğinin normal olup olmadığından emin olamaması, bu mitin yansıması… Fin mitolojisinde ormana kendi iradesine sahip canlı organizma olarak bakılması, kuşkusuz hikâyeyi şekillendiren en önemli öğe… Finalde yaşanan kanlı hadiseler, yine İskandinav folkloru ve bazı pagan ritüelleriyle ilgili...

        Orman üzerinden “folklorik korku gerilim” olarak nitelemek mümkün “Karanlıktan Gelen”i… Buna karşılık, filmin en etkili korku-gerilim motifi, “body horror” (beden korkusu) adı verilen alt türden besleniyor. Saga’nın bebeği ve kendi bedeniyle ilişkisi yer yer çok rahatsız edici sahnelere vesile oluyor. Tabi bir de bebeğin ürpertici beslenme alışkanlıkları var.

        Saga’nın bebek ve ormanla nerdeyse biyolojik bağı olduğunu anladığımız sahne, hikâyenin dönüm noktalarından biri… Orada, olup bitenleri doğum sonrası depresyon ve modern psikoloji üzerinden okumanın yetmeyeceğini fark ediyorsunuz.

        “Karanlıktan Gelen”, aynı zamanda bir evlilik dramı… Birbirlerini çok seven ve ormanın ortasında yeni hayat kurmak isteyen bir çiftin hikâyesini seyrediyoruz. Jon’un doğum sonrası dönemde Saga’yı anlamakta yetersiz kalması, davranışlarını yanlış yorumlaması, ilişkiyi değiştiriyor. Jon, Saga’yı ve oğlunu seven, ailesine bağlı, iyi niyetli bir baba… Ama önyargıları, duyarsızlığı ve özellikle de Saga’ya olan güvensizliği giderek artıyor. O ve çevresindekiler cinsiyetçi bir yerden bakıyorlar Saga’ya. O yüzden, Jon ormanla Saga arasına giren bir engel olamıyor. Tam aksine, yaptığı her şeyle ormanın işini kolaylaştırıyor. Kaldı ki, ormanı daha da güçlendiren şey, insanların onun ne kadar tehlikeli olduğunu anlamaması… Bu yüzden, Jon’un rasyonelliği, aleyhine işleyen bir sürece dönüyor. Filmin en ilgi çekici dramatik akslarından biri bu aslında…

        Jon’un, Finlandiya’da yaşayan İngiliz bir Hıristiyan olması, Fince konuşmaması, hikâye açısından önemli noktalar… Ormanın sadece Hıristiyanlara değil, yabancılara karşı olduğunu söylemek de olası. O yüzden, ironik anlamda nerdeyse milliyetçi bir orman var karşımızda.

        “Karanlıktan Gelen”, üzerine düşündükçe daha çok beğendiğim bir film oldu. Saga’yı canlandıran Seidi Haarla’nın da etkileyici bir performans çıkardığını not edelim.

        7/10