Pandemi sonrasındaki sayısal verilere baktığımızda, Spider-Man / Örümcek-Adam’ın Marvel’ın harika çocuğu olduğunu söylemek mümkün. Genelde en çok onun filmleri seyrediliyor ve seyirciler ona özel bir ilgi gösteriyor.
İlk 3 gün itibarıyla başta ABD olmak üzere tüm dünyada gişelerde yine çok iyi sonuçlar alan “Örümcek-Adam: Yepyeni Bir Gün” (Spider-Man: Brand New Day), Marvel Sinematik Evreni’nin (MSE) 38’nci filmi… 2017’de “Örümcek-Adam: Eve Dönüş” (Homecoming) ile başlayan serinin dördüncü halkası…
Hikâye, MSE ve seriden bağımsız nitelik taşıyor hiç kuşkusuz. Müstakil anlamda dramatik bütünlüğü var ama ilk üç filmi seyretmeyenlerin tadına varamayacakları detaylar azımsanamaz. Daha önemlisi, ana karakter açısından baktığınızda öykü, duygusal olarak 5 yıl önce gösterime giren “Örümcek-Adam: Eve Dönüş Yok” (Spider-Man: No Way Home – 2021) filmine göbekten bağlı.
O filmde Doctor Strange, Peter Parker / Örümcek-Adam’ın istediği büyüyü yapar, herkesin onu unutmasını sağlar. Bu sayede, sevgilisi MJ ve en yakın arkadaşı Ned Leeds’in, MIT’ye kabul edilme konusunda önü açılır. Ama büyünün etkisiyle Peter Parker’la olan ilişkilerini tümden unutacaklardır. Geri dönüşsüz bir büyüdür bu…
“Örümcek-Adam: Yepyeni Bir Gün”ün ilk bölümünde MJ (Zendaya) ve Ned (Jacob Batalon), 4 yıl boyunca MIT’de eğitim görürken Peter Parker’ın (Tom Holland) işkolik bir süper kahraman haline geldiğini görürüz. Çünkü yalnızdır ve arkadaşlarını özler. O yüzden, bulduğu bütün işlere koşar, kötüleri yakalayıp adalete teslim eder. Öylesine yoğun çalışır ki New York Polis Teşkilatı’ndan Jean DeWolff (Liza Colón-Zayas) ara sıra dinlenmesi gerektiğini, bazı işleri onlara bırakmasını söyler. Bu arada, şehirdeki suç oranı çok düşmüş, Örümcek-Adam, bir kez daha herkesin sevdiği bir kahramana dönüşmüştür.
İşte tam da bu günlerde Peter, Hasar Kontrol Departmanı’na doğru ilerleyen saldırgan tankı engellemekte zorluk çeker; çünkü zihin kontrolüyle gerçekleşen bir terör eylemidir. İnsanlar gizemli bir güç tarafından kontrol edilirler. O ne derse yapar, hatta onun adına konuşup Peter Parker’la iletişim kurarlar.
Peter bırakın yakalamayı, eylem planlarıyla baş etmeyi bile beceremediği bu gizemli kişinin gücünün sınırlarını çözmeye çalışır. Sonuçta Hasar Kontrol Departmanı’nda çok iyi korunan bir kasaya ulaşmak istediğini anlar ama eylemlerinin asıl nedenini kestirmekte güçlük çeker. Korkutucu olan, sahip olduğu gücün karşısında yetersiz kalmasıdır ve üstelik tek sorun bu değildir. Peter Parker, bir sabah uyandığında Örümcek-Adam güçlerini eskisi gibi kontrol edemediğini, duyularının keskinleştiğini fark eder. “Beden korkusu” filmlerini hatırlatan bazı anlar yaşar, yeni biyolojik koşullara uyum sağlamaya çalışır.
“Örümcek-Adam: Yepyeni Bir Gün”ün, alt metinler, temalar, motifler açısından serinin 2002’den bu yana seyrettiğimiz önceki filmlerine kayda değer bir katkı yaptığını söylemem çok zor. Yetersiz kalma hissi, bedensel değişim, güçlerini kontrol etmekte zorlanması ve bedenin dayattığı yeni koşullara adapte olmaya çalışması, yeni fikirler değil açıkçası.
Buna karşılık, senaryoyu yazan Chris McKenna - Erik Sommers ikilisinin 2.5 saatlik sürenin hakkını veren bir hikâye örgüsüyle karşımıza geldiklerini düşünüyorum. Sadece merak unsuru ve sürükleyicilikten söz etmiyorum. Olaylar öyle bir gelişiyor ki kendinizi filme kaptırıp gidiyorsunuz.
McKenna - Sommers ikilisi, nitelikli bir aksiyonun olmazsa olmaz şartını biliyorlar. Hareketli çatışma ve takip sahnelerini, sadece aksiyon ve özel efekt şovu olarak yazmıyorlar. Onları hikâye örgüsünün, karakter gelişiminin, karakterler arası çatışmaların ayrılmaz parçası haline getiriyorlar. O yüzden, yönetmen Destin Daniel Cretton, aksiyon sahnelerini ilgi çekici hale getirmekte zorlanmıyor; önceki filmlerin aşağısında kalmıyor. Ayrıca New York şehrini görsel anlamda filme etkili şekilde dahil ediyor.
Filmin beğendiğim, sevdiğim yanlarından devam etmem gerekirse, sürprizleri ele vermemek için sadece “gizemli antagonist” diyebileceğim karakterin, hikâyenin en önemli artılarından biri olduğunu söyleyebilirim. Uzun süre kim olduğunu anlamıyor ve gücü karşısında yaşanılan çaresizliği görüyorsunuz. Hissettiğiniz tek şey öfkesinin büyüklüğü… Farklı bir antagonist olduğunu da seziyorsunuz elbette. Belirli bir noktadan sonra gerçek kimliğiyle hikâyeye dahil olduğunda ise film ivme kazanıyor; daha ilgi çekici hale geliyor.
Detaylarına girmeden söyleyebileceğim en önemli şey, karşımızda alışageldiğimiz tarzda bir kötü karakter olmadığı… Hatta belirli bir noktadan sonra kimin kötü kimin iyi olduğunu sorgulamamız…
Bazı süper kahraman filmlerinin aksine “antagonist”, sonunda belasını bulmasını ve cezalandırılmasını istediğimiz tarzda dümdüz bir kötü karakter değil. Mesela, geçen aylarda seyrettiğimiz “Supergirl”de eğlenceli veya ilgiye değer olmaktan çok uzak sıkıcı bir antagonist vardı.
Burada ise filme duygusal derinlik getiren bir karakter var. Hatta bu yüzden, onu daha çok görmeyi ve Peter Parker’la daha çok etkileşime geçmesini istiyoruz. Ama filmdeki dramatik işlevi kısıtlı. Yazarlar belki de onu Marvel Sinematik Evreni’nin gelecek filmlerine hazırlıyor.
Adını ve oyuncusunu anmayacağımız bu sürpriz karakteri bir yana bıraktığımızda, senaryo yazarları ve yönetmenin filmin duygusal derinliğini daha çok Peter Parker, MJ ve Ned Leeds arasındaki ilişki üzerinden kurmaya çalıştığı çok açık… Hatta fragmanın, alışageldiğimizden farklı olarak önceki filmden sahnelerle açılıp bir süre öyle ilerlediğini unutmayalım. 5 yıl önce vizyona giren filmin en dokunaklı anlarını fragmanda tekrar hatırlatmalarının nedeni, yeni filmin de aynı duygusal kanaldan akması… Peter Parker onları asla unutamıyor. Diğerleri ise onu hiçbir şekilde hatırlamıyor. Filmin kritik sorusu şu: “En sevdiğiniz insanlar sizi unutursa ne olur? Hayatınıza kaldığınız yerden devam edebilir ve yeni bir hayat kurabilir misiniz?”
Evet, soru önemli ama yanıtını en baştan tahmin edebiliyor, olayların nereye varacağını kaba hatlarıyla öngörebiliyoruz. Bu da bence filmin dezavantajlarından biri… Ayrıca, MJ çok daha iyi yazılması gereken bir karakter. Bu filmde zayıf kalıyor. Peter Parker’ın MJ’i bir kez daha kurtarmasının ve kollarında uçurmasının eskisi kadar romantik olup olmadığı da tartışılır.
Bir başka sorun, Peter Parker’ın yaşadığı karakter değişiminin veya iç aydınlanmanın, önceki üç filme oranla çok ilgiye değer olmaması… Önceki filmlere oranla psikolojisi hakkında yazacak çok fazla enteresan şey yok. Bana sorarsanız, Peter Parker’ın psikolojisi açısından en düz film var karşımızda. İşkolik kahraman olması, yaşadığı hüzün duygusu, yalnızlık ve güçleriyle ilgili sorunlar bu düzlüğü pek törpüleyemiyor.
Filmin seyir keyfini artıran önemli unsurlardan biri, Marvel Sinematik Evreni’nden tanıdığımız karakterlerin varlığı… 1980’lerin testosteron saçan aksiyon sinemasından çıkıp gelmiş gibi duran Frank Castle / Punisher (Jon Berthal), ilk tank saldırısından başlayarak her olaya müdahil olmaya ve ailesini kaybetmesinin öfkesini suçlulardan çıkarmaya çalışıyor. Ama sıfır seviyesindeki öfke yönetimiyle Örümcek-Adam’ın işlerini genellikle zora sokuyor. Zihinleri kontrol eden gizemli karakterin de sorunu çok farklı değil. İntikam belirli bir noktadan sonra onun için de toksik hale geliyor ve yanlış kararlar vermesine neden oluyor. Frank Castle, daha eğlenceli bir karakter olarak yazılsaymış, bence filme daha çok katkısı olurmuş. Zaten mizah duygusu açısından biraz zayıf bir film seyrediyoruz.
Mark Ruffalo’nun yorumuyla MSE’nin en sevilen karakterlerinden biri olan Hulk / Bruce Banner’ın varlığı, filmin en önemli artıları arasında… Hulk’ın filmi, bugün artık nostalji haline gelen, MSE’nin uzak geçmişine bağlaması bir yana, hikâyede de önemli bir işlevi var. Malum, Hulk, gücünü kontrol etmekte zorlanır. Bilim insanı Bruce Banner bunun sorumluluğuyla yaşar hep. Peter Parker ve zihinleri kontrol eden karaktere baktığımızda, onların da süper güçleriyle ilgili benzer sorunlarla karşılaştığını görüyoruz.
Fragmanda yer almadığı ve mesela filmi seyrederken beni şaşırttığı için kimliğini deşifre etmek istemediğim bir Marvel karakteri daha var filmde. Hulk’ın aksine MSE’nin son döneminden, son filmlerinden gelen alaycı ve sinik bir karakter… Ofis olarak kullandığı eski usul bir şehir hamamında kabul ediyor Örümcek-Adam’ı… Bence filmin en eğlenceli sahnelerinden biri.
“Gizemli antagonistin” Peter Parker’ın zihnine girmeye ve onu kontrol etmeye çalıştığı sahneleri de anmak isterim. Film keşke bu zihin savaşına biraz daha çok vakit ayırsaymış, demekten kendimi alamadım açıkçası.
Süresini pek hissetmeden, ilgiyle seyrettiğim bir film oldu “Örümcek-Adam: Yepyeni Bir Gün”. Asla kötü veya vasat diyemem ama gelmiş geçmiş tüm Spider-Man filmleri arasında orta sıraların biraz altında yer alacağını düşünüyorum.
Son olarak, jeneriği sonuna kadar seyredenlere verilen “hediyenin” biraz yetersiz olduğunu belirtmek isterim. Marvel bizi daha şaşırtıcı ve uzun sahnelere alıştırmıştı. Bu, biraz hafif kalıyor açıkçası.