“Dikkat: Kıyamet!” (Cold Storage), bilimkurgudan gerilime ve korkunun alt türlerine kadar uzanan, finalde aksiyon tadı kazanan bir film…
Ama kendi adıma en sevdiğim yanı, mizah duygusu oldu.
David Koepp’un, 2019’da aynı adla yayımlanan kendi romanından sinemaya uyarladığı filmin, komedi unsurlarına hiç yer vermeyen bir korku gerilim olarak çekilmesi de mümkünmüş aslında.
Tür filmlerindeki nitelikli mizahın sırlarından biri bence tam da burada yatıyor. Öncelikle türün temel şartlarını yerine getirmeniz gerekiyor. Sonra küçük ve ince dokunuşlarla mizahı şekillendirmeniz… Usta senaryo yazarı David Koepp, “Dikkat: Kıyamet!”te bunun iyi bir örneğini veriyor.
Film, gerçek bir olaydan, 1979 yılında NASA’nın Skylab adlı uzay istasyonunun parçalanıp Yeryüzü’ne düşmesinden yola çıkıyor. O yıllarda yapılan resmî açıklamaya göre NASA düşen tüm parçaları özenle topluyor; geride hiçbir şey bırakmıyor. “Dikkat: Kıyamet!” ise “Ya, her parça toplanmadıysa” diyerek, Avustralya’da çöle düşen ve bulunmayan oksijen tüpü üzerinden kuruyor hikâyesini.
Karşıtlık, kontrast, farklı karakterlerin ve farklı duyguların yan yana gelmesi, filmin en önemli unsurlarından biri… Kaldı ki, film karşıtlıkla başlıyor: Bir yanda, tüpün çöle düşmesinden yıllar sonra karanlık ve fırtınalı gecede köyün telefonundan NASA’yı panik içinde arayan Avustralyalı bir yerli… Diğer yanda, NASA’nın telefonu bağladığı uzman Dr. Hero Martins’in (Sosie Bacon) Roma’da geçirdiği güneşli güzel bir gün sırasında olup bitenleri anlamaya çalışması…
Avustralya çöllerinde geçen sonraki sahne, Yeryüzü’nü bekleyen tehlikenin büyüklüğü üzerine… Oksijen tüpünden çıkan dünya dışı parazit yeşil mantarın neler yapabildiğine ve ne kadar agresif yayılabileceğine tanık oluyoruz. Sahnenin içerdiği dehşetin ardından “I Get Around” adlı Beach Boys şarkısı eşliğinde başlayan jenerik, filmin muzip tonunu önceden hissettiriyor.
Bu arada, Amerikan ordusu devreye girip üstüne düşeni yapıyor, kontrol altına alınan parazit mantar, özel bir tesiste koruma altına alınıyor. Ama sonra şehir dışındaki askeri tesisin kapandığını, yerine 24 saat açık tutulan ve kiralık depo hizmeti veren bir işletmenin kurulduğunu görüyoruz. Asıl hikâye de işte bir akşam vakti, orada başlıyor.
“Dikkat: Kıyamet!”, çok uzun süre paralel kurguyla ilerliyor. Erken alarm sisteminin harekete geçirdiği profesyonelin (Liam Neeson) olay mahalline intikal etme süreci ile depoda çalışan ve her şeyden habersiz iki meraklı gencin yaşadıkları paralel şekilde anlatılıyor.
Teacake olarak bilinen Travis (Joe Keery) ile depodaki ilk mesai gecesinde duvarın ardından gelen “bip” sesinin sırrını çözmek isteyen Naomi (Georgina Campbell), hem flört ediyor hem binanın alt katlarına doğru iniyorlar. Teacake ve Naomi’nin duygusal yakınlaşması ile yaklaşan mantar dehşeti arasındaki zıtlık, durum komedisini oluşturan öğe olarak gayet iyi çalışıyor. Bizim seyirci olarak sesin nerden geldiğini bilmemiz, Teacake ile Naomi’den birkaç adım önde olmamızı getiriyor beraberinde. Bu sayede, kişiliklerine ve aralarındaki ilişkiye daha çok odaklanıyoruz. Travis’e neden Teacake dendiğini öğrenmek isteyenlerin finale kadar sabretmeleri gerektiğini de söyleyelim.
Aslına bakarsanız, Koepp’un senaryosunda seyirci, karakterlerden hep daha fazla şey biliyor. Teacake ile Naomi’nin binaya giren geyiğe gösterdikleri tepkiye gülümsüyoruz çünkü geyiğin hikâyesini önceden biliyoruz. Bazen tıpkı karakterler gibi anlamadığımız şeyler de oluyor. Mesela bagajdaki ölü kedinin mantarla ne zaman temas ettiğini merak ediyoruz. “Flash-back” bir sahneyle gecikmeden yanıtı alıyoruz ama bu olay, filmdeki karakterler için gizem olarak kalıyor. Tıpkı açılış sahnesinde mantarın bedene nereden sızdığını gördüğümüz gibi… Özetle, seyirci olarak Tanrısal bakış açısına sahibiz ve bu, filmin hem mizahına hem gerilimine katkıda bulunan bir unsura dönüşüyor.
Yönetmen Jonny Campbell’in oyuncu seçimi konusunda da ironik ve muzip bir yaklaşıma sahip olduğunu düşünüyorum. İleri yaşlarında aksiyon kahramanına dönüşen Liam Neeson’ın, Pentagon’un olay mahalline gönderdiği Robert Quinn’i canlandırması, tam bir “klişe casting” örneği elbette… Onu görür görmez karakter analizine hiç gerek olmadığını anlıyoruz. Her zaman en doğrusunu yapan, gözünü budaktan sakınmayan, fedakâr ve sert kahraman olacağı çok belli. Ama finale doğru yaşının etkilerini hissediyoruz ve bu sorun, filmin mizah duygusuna cuk oturuyor.
“Stranger Things” dizisinden tanıdığımız Joe Keery ile “Black Mirror” ve “Barbarian” (2022) oyuncusu Georgina Campbell de uygun oyuncu seçimleri olarak görülebilir. Öte yandan, klişe karşıtı, sürpriz oyuncu tercihleri de var. Sözgelimi, daha çok art-house ve dram filmlerinden hatırladığımız İngiliz oyuncu Lesley Manville’in, Quinn’in ekip arkadaşı Trini Romano’yu canlandırması… İngiliz sinemasının unutulmaz aktrislerinden Vanessa Redgrave de filme adeta başka bir dünyadan gelerek dahil oluyor.
Açılış sahnesini bir yana bırakırsak, film ilk bir saatinde çatlamalı, patlamalı aksiyondan uzak duruyor. Onun yerine karakterlere ve aralarındaki diyaloğa daha çok alan açıyor. Bu da filmi sıradan bir tür filmi olmaktan çıkarıyor. Robert Quinn’in olayı hiç önemsemeyen komutanın ilgisizliğini aşmak için merkezdeki Abigail (Ellore Torchia) ile telefon üzerinden kurduğu diyalog ve yıllar sonra Trini ile buluşması, yan öykü olarak filmin lehine işliyor. Çünkü Quinn -Abigail arasındaki ciddiyet, kaygı ve gerilim ile Teacake – Naomi arasındaki flört, ironik bir tezat oluşturuyor.
Karakterlerin etkili şekilde çizilmesi bir yana, Quinn ve Trini’nin NASA’nın sorumsuzluğundan doğan boşluğu doldurmaya çalışmaları, kayda değer bir dramatik eksen aslında... Depoda gündüz çalışan Griffin’in (Gavin Spokes), mantardan daha beter bir parazit olmasını da atlamayalım.
“Dikkat: Kıyamet!”i, tür filmlerini sevmeyen sinemaseverlere önermek belki zorlama olur. Mantarın dönüşünü küresel ısınmaya bağlaması dışında kayda değer bir alt metinden söz etmek olası değil mesela. Derinlikli bir hikâye yok ortada. Temaları zaten sığ ve klişe ama tüm parçalarıyla iyi işleyen eğlenceli, heyecanlı bir anlatı mekanizmasına sahip. Senaryo Koepp’un ustalığını yansıtırken, daha çok televizyondaki işleriyle bilinen İngiliz yönetmen Jonny Campbell de türün ve hikâyenin hakkını veren bir anlatım tutturuyor.
“Dikkat: Kıyamet!”, yapı, doku ve ton olarak hiç benzemese de açılış sahnesi ve uzaydan gelen organizma itibarıyla, Michael Crichton’ın romanından uyarlanan 1971 yapımı “The Andromeda Strain” ile akrabalığı olan bir film… Filmin içindeki göndermeleri atlamayalım: Teacake’in elinde, insanların bedenlerini ele geçiren uzaylıların hikâyesini anlatan ve defalarca sinemaya uyarlanan “The Body Snatchers” başlıklı romanı görüyoruz. Başka bir sahnede, Haiti’de olup bitenlerden söz ederek Naomi’ye zombilerin gerçek olduğunu anlatıyor. Gerçi mantarın daha çok yayılmaktan başka hiçbir amacı yok ve konakçı olarak hiçbir bedende öyle çok uzun kalamıyor ama beyni hemen ele geçirmesi itibarıyla Yeryüzü’nü işgal etme gibi bir amacı olduğundan söz edilebilir. Finale doğru bedenine girdiği insanlar üzerindeki etkisini gördüğümüzde, zombileri düşünmek olası… İnsanlar üzerindeki nihai etkileri üzerinden baktığımızda “splatter horror” diye anılan alt türün örneği olarak da görebiliriz. Söz konusu alt tür, kanlı filmlerden ziyade grafik şiddetin etrafa saçılan vücut sıvılarıyla kendini gösterdiği filmleri tanımlamak için kullanılır genelde.
“Dikkat: Kıyamet!”, belki iddiasız bir film ama türün gereklerini yerine getiriyor, eğlenceli olmayı başarıyor. Yaz sıcaklarında, klimalı bir salonda ideal seyirlik olabilir.