Türkiye hariç birçok ülkede geçen yaz gösterime giren “Eddington”, Ari Aster’ın yazıp yönettiği dördüncü uzun filmi… Ari Aster, “Ayin” (Hereditary - 2018) ve “Ritüel” (Midsommar - 2019) gibi özgün korku gerilim filmleriyle hatırladığımız bir isim…
2023’te gösterime giren “Korkuyorum” (Beau is Afraid) bir korku gerilim değildi. İçerdiği türler açısından fazlasıyla karışık ve her çeşit yoruma açık bir filmdi. İlk ikisinin aksine gişelerde beklenenin altında kaldı. Tıpkı korku gerilim türünde olmayan dördüncü filmi “Eddington” gibi…
“Eddington”, Ari Aster’in “Ayin”i çekmeden yıllar önce, ilk filmi olarak tasarladığı ve konseptini daha en baştan “çağdaş western” diye belirlediği bir projeydi. “Korkuyorum”un ardından üzerinde çalışmaya başladığında ise hikâyeyi yeni baştan ele almaya ve olayları 2020 yılına taşımaya karar verdi.
New Mexico’daki küçük bir kasabada, hayali bir mekân olan Eddington’dayız. Hikâyeyi, “Kasabanın şerifi Joe Cross (Joaquin Phoenix), sevmediği Belediye Başkanı Ted Garcia’ya (Pedro Pascal) karşı seçimlerde aday olur” diye özetlemek mümkün. Ama çok yetersiz bir özet olacağı kesin… Çünkü tek mesele, kasabadaki iki erkeğin rekabeti değil… Zaten alışageldiğimiz tarzda iyi adam / kötü adam çatışmasını alt üst eden bir film seyrediyoruz.
Hem özel hem meslek hayatında peş peşe patlak veren krizlerin altından kalkamayan; davranışları ve kararlarıyla krizleri daha da büyüten; beceriksiz, problemli, başarısız, antipatik bir ana karakterin kara komedisini seyrediyoruz. Uzunca bir süre… Belirli bir noktadan sonra ise anti kahraman anlatısı baskın hale geliyor, hatta antagoniste dönüşüyor. Ama Ari Aster’in ihmal ettiği nokta, filmin en sıkıcı karakterini merkeze taşıması… Oysa filmde renkli, eğlenceli yan karakterler var ama onlar da filmde kısa süre alıyorlar.
“Eddington”, yan hikâye, yan karakter, temalar ve alt metinler açısından son dönemlerde gördüğüm en “kalabalık ve karışık” filmlerden biri… “Çok odaklı” film demek de mümkün… Robert Altman gibi bazı yönetmenlerin sevdiği ve iyi uyguladığı bir tarz… Ama Aster’in dramatik açıdan zorluk derecesi yüksek bu çok odaklılığı cazip ve sürükleyici hale getirdiğini söylemem zor. “Eddington”un seyir deneyimi için aklıma gelen ilk iki kelime, “kaotik ve yorucu” olur açıkçası...
Film, Şerif Joe Cross ile Belediye Başkanı Ted Garcia arasındaki, kökleri geçmişe kadar giden sorunlu ilişki ve rekabet üzerine değil sadece… Joe Cross’un eşi Louise Cross (Emma Stone) ile ilişkisi, hikâyenin bir başka ekseni… Louise’in sağ kanat komplo teorilerine meraklı annesi Dawn (Deirdre O’Connell) da aynı eksenin parçası…
Yan karakter ve yan öykülerin tümünü burada özetlemek çok kolay değil. Hepsi kasabadaki kaosun yansımaları… Bu arada, filmi sevmesem de Ari Aster’in hakkını yemek istemem: Kısa süre alan tüm yan karakterlerin iyi yazıldığını ve hiçbirinin gereksiz olmadığını düşünüyorum. Hepsi Ari Aster’ın çizmeye çalıştığı devasa freskin bir parçası…
Evet, “Eddington”, her detaya ayrı odaklanacağınız duvar fresklerini andıran bir film... İşte tam da bu nedenle, freskin bütün olarak ne anlattığı, aslında hikâye örgüsünden daha önemli…
Film, ABD yakın tarihinin spesifik ve kritik bir dönemini anlatıyor. 2020 rastgele bir tarih seçimi değil. Donald Trump’ın ABD Başkanı olduğu ilk dönemdeyiz -ki filmin en önemli noktalarından biri. Adı çok az geçse dahi filmdeki olayları belirleyen politik iklimde tümüyle onun imzası var.
Ayrıca, Covid-19 pandemisi yaşanıyor. Maske takma kuralı ve sokağa çıkma yasağının sürekli tartışıldığı, sorun haline geldiği günlerdeyiz…
Asıl mesele ise ABD’nin için için kaynaması... Çünkü beyaz polisler tarafından öldürülen Afrika kökenli George Floyd, ülke gündeminden düşmüyor. Irkçılık karşıtı protesto gösterileri, ABD’nin her yanına yayılıyor. Göstericilerle polisler arasında sürekli çatışmalar yaşanıyor. Olayları ayaklanma olarak adlandıranlar, hatta yaklaşan iç savaştan söz edenler dahi var. Trump’ın iktidara gelmesiyle birlikte beyazları üstün gören aşırı sağcı ırkçı hareket yaygınlaşıyor. Buna tepki olarak, kısaca “Antifa” olarak anılan Trump karşıtı anti faşist cephe güçleniyor. Antifa hareketinin silahlı mücadeleyi içermesi gerektiğini söyleyenler ve şiddete şiddetle yanıt vermek isteyenler nedeniyle ülke genelinde her çeşit provokasyona ve derin devlet müdahalesine son derece uygun bir ortam var aynı zamanda.
“Eddington” işte tam da böylesi bir kaos ortamında geçiyor. Sosyal medyada başlayan ve sokağa taşan bir kaos bu… Ama kasabada siyasi kaos kadar insan ilişkilerinin meydana getirdiği bir duygusal karmaşa hâkim... Çünkü olayların giderek çığırından çıkmasının tek nedeni, politika değil. Asıl olarak, karakterler arası ilişkiler, çatışmalar büyütüyor kasabadaki gerilimi. Ego çatışmaları, gurur, kibir, hayal kırıklığı, öfke, aşk acısı, ihanet, ayrılık ve en önemlisi mebzul miktarda kıskançlık… Tüm bunlar en az ABD’deki siyasi kutuplaşma kadar önemli rol oynuyor yaşananlarda.
Eddington’da politik yanı ağır basan karakterler elbette var. Mesela Joe’nun kayınvalidesi… Her çeşit komplo teorisine inanan tipik bir sağ kanat mensubu. Sarah Allen (Amélie Hoeferle) ise ırkçılık karşıtı harekete sonuna kadar inanmış bir genç kız… Ama her ikisinin de duygusal dertleri, en az politik fikirleri kadar önemli… Sarah, eski sevgilisi siyah polis Michael Cooke’un (Michael Ward) dikkatini çekmek için elinden geleni yapıyor mesela. Michael ise onun aksine filmin belki en apolitik karakterlerinden biri. Sadece işini yapmaya çalışan bir polis… Ama siyasi kutuplaşma gelip onu da buluyor.
Güncel politika veya siyasi kutuplaşma, filmdeki çoğu karakter için başka insanlarla olan sorunlarını çözmek, intikam almak için bir araç… Aster, uzun süre apolitik biri olarak görünen Joe Cross’un geldiği noktaya çekiyor dikkatimizi. Radikal Sarah’dan hoşlanan genç Brian’ın (Cameron Mann) “siyasi serüveninin” finalde vardığı yeri atlamayalım.
İnsanlar duygusal, kişisel ve politik meselelerle uğraşırken bazıları odaklarını hiç kaybetmiyor; her çeşit politik ortama uyum sağlayıp para kazanmasını biliyor. Ari Aster, filmin açılış ve kapanış sahnelerinde Amerikan kapitalizminin temsilcisi sermayedarların gücüne çekiyor dikkatimizi… İktidarın değişmesi dahi onları etkilemiyor. Siyasi kutuplaşma dahil her koşulu fırsata çevirmesini biliyorlar. İnanç istismarı yapan Vernon Jefferson Peak (Austin Butler) de her durumdan faydalanmayı bilen karakterlerden biri…
Kuşkusuz, içten ve sahici karakterler de var filmde. Amerikan yerlilerinin egemen olduğu komşu kasaba Pueblo’nun dürüst polisleri mesela… Bölgede kurulacak ileri teknoloji şirketinin doğal kaynaklara vereceği zararı dile getiren restoran sahibi Paula’yı (Rachel de la Torre) unutmayalım. Joe Cross’un, Paula gibi çevre hassasiyeti olan dürüst birini Ted Garcia karşısında müttefiki olarak görmesi, iki bakış açısının karşıtlığını gösteriyor. Bir yanda Paula’nın haklı tepkisi, diğer yanda Joe Cross’un Garcia ile kişisel meselesini politize etmek için gösterdiği çaba… Duygusal ve kişisel sorunlar ile siyasi kutuplaşma arasındaki ilişki, filmin mizahının en önemli parçası zaten…
Peki, Ari Aster politik olarak ne söylüyor veya sözü nereye getirmek istiyor? Kuşkusuz, Trump politikalarının eleştirisini taşıyan bir filme imza atıyor. Trump ve temsil ettiği değerlerin ABD’ye her anlamda büyük zarar vereceğine inandığı belli… Öte yandan, çatışma ortamının provokasyonlara ne kadar müsait olduğunun altını özellikle çiziyor. Paul Thomas Anderson’ın “Savaş Üstüne Savaş”ta (One Battle After Another) söylediği gibi Antifa’nın şiddetten arındırılması gerektiğine inanıyor. Liderliğini beyazların üstlendiği ırkçılık karşıtı hareketlerle de biraz dalga geçiyor sanki.
Özetle, “Eddington” politik anlamda altı dolu, sözünü söylemesini bilen bir film… Başta Joaquin Phoenix olmak üzere oyunculuklar da gayet iyi… Filmin hikâye örgüsünü ise sevdiğimi söyleyemem. Anti-kahramana, sürekli kötüye giden başkaraktere elbette hiç itirazım yok. Bunlar modern sinemanın yapı taşları… Ne var ki, her şey bana biraz zorlama ve çok hesaplı geldi. Hikâyeyi sahici bulmadım. Filmin fazla uzun olması zaten ayrı bir sorun…
Öte yandan, renkli, hareketli, dinamik bir yapısı var. Görsel atmosfer, silahlar ve çatışma sahneleri açısından baktığımızda, “Eddington” bir neo-Western… Aynı zamanda alaycı yaklaşımın ağır bastığı bir kara komedi... Karakter dramı deseniz hiç kimse itiraz etmez çünkü hepsi derinlikli… Alt metinleri itibarıyla politik yanı ağır basıyor ve finale doğru tam bir neo-Western’e dönüşüyor. (Prime Video)