Habertürk
    Takipte Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Anasayfa Özel İçerikler Mehmet Açar İşgüzar meleğin çaresizliği

        Aziz Ansari, stand-up komedyen olarak başladığı kariyerini “Parks and Recreation” (2009–2015), “Master of None” (2015–2021) gibi başarılı televizyon dizilerine taşıyan bir isim…

        “Good Fortune”, oyuncu ve yazar olarak Altın Küre ile Emmy ödülleri kazanan, Hint kökenli Amerikalı Aziz Ansari’nin yazıp yönettiği ve başrolünde yer aldığı ilk sinema filmi…

        Hikâye, yoksul Arj (Aziz Ansari), zengin girişimci Jeff (Seth Rogen) ve Melek Gabriel’in (Keanu Reeves) hayatlarının kesişmesi üzerine kurulu… Bu arada, filmdeki Gabriel’in semavi dinlerdeki dört büyük melekten biri olmadığını belirtelim hemen. Sadece aynı adı taşıyorlar. Aralarındaki büyük farklılık, hikâyenin ironilerinden biri…

        Filmdeki Gabriel’in görevi, otomobil kullanırken telefonlarına bakan insanların kaza yapmasını engellemek… Arj ile bu şekilde tanışıyor ama intiharın eşiğinde olduğunu düşündüğü için üstü Martha (Sandra Oh) tarafından belirlenen “sorumluluk alanının” dışına çıkmaya, işgüzarlık yapmaya karar veriyor.

        Onu uzaktan dikkatle izlediği dönemde Arj’ın hayatına Jeff giriyor. Kişisel asistanını yeni kovmuş olan Jeff, Arj’ı işe alıyor. Başlangıçta iyi anlaşıyorlar. Hayatı uzun süre ilk kez yoluna giren Arj, hoşlandığı Elena’yla (Keke Palmer) birlikte olmak için harekete geçiyor. Yemeğe çıktıkları gecenin ardından gelen terslikler üzerine Gabriel, Arj’ın hayatına direkt olarak müdahale ediyor. Yani, fiziksel olarak karşısına çıkıyor ve Arj’ın ders çıkaracağını düşündüğü fantastik hamlesini yapıyor. Ama ortalığı öyle bir karıştırıyor ki yöneticisi Martha devreye girmek zorunda kalıyor.

        Filmin en beğendiğim yanı, naif ve duygusal Gabriel’in, Arj’ın sorunlarını çözmek konusunda karşılaştığı zorluklar oldu. Evet, Arj’ın çok hoşuna giden bir çözüm buluyor belki ama asıl hedefine ulaşamıyor. Çünkü gerçek amacı Arj’ın hayatın değerini anlaması, manevi bir aydınlanma yaşaması… Ama olaylar hiç de tahmin ettiği gibi gelişmiyor. Kendisi dahil üçünün de hayatı alt üst oluyor ve Ansari, mizah / dram kıvamı çok iyi tutturulmuş bir durum komedisine taşıyor filmini.

        Olayların çığrından çıkmasına neden olan Gabriel, 1946 tarihli “Şahane Hayat” (It’s a Wonderful Life) filminden ışınlanıp gelmiş kanatlı bir melekten farksız aslında… Malum, o filmdeki melek, maddi değerlerin ve başarının her şey anlamına gelmediğini kanıtlamak ister. Sonunda haklı çıkar. Başta sevdiklerimiz olmak üzere bizi hayatta tutan çok daha önemli şeyler olduğunu gösterir.

        İnsanların sadece omzuna dokunarak kaza yapmasını engellemekten sıkılan Gabriel de daha büyük bir hedef peşinde koşmak ve Arj’a paranın mutluluk getirmediğini ispat etmeye çalışıyor.

        Yazar ve yönetmen Aziz Ansari’nin film boyunca yanıtını aradığı bir soru bu: “Para, mutluluk getirir mi?” Ama 1940’lı yılların zihniyetiyle değil, 21. Yüzyıl’ın acımasız Amerikan neoliberalizmi çerçevesinden bakıyor soruya.

        Arj ve Jeff, neoliberalizmin sonucu olan ve “gig ekonomi” denilen sistemin iki karşıt ucunda yaşıyorlar: Varlıklı ve elit aileden gelen Jeff, yaptığı girişimlerin sonucunda kısa sürede zengin olmuş biri… Öyle bir noktaya gelmiş ki, çok çalışmadan gününü gün ederek yaşayabiliyor. Onun için hayat, baştan sona bir keyif alma süreci…

        Arj içinse tam tersi… Hayat, onun için sürekli çalışmaktan ve çok az para kazanmaktan ibaret… Dar gelirli, göçmen aileden gelen Arj’ın, düzenli işi ve geliri yok. İnternet üzerinden bulduğu rastgele gündelik işleri yapıyor. Tarçınlı çubuk için sıra bekliyor, siparişleri yetiştiriyor, parça başı işleri kovalıyor. Kullanıcılardan “bir yıldız” almamak için elinden geleni yapıyor; her koşulda “işverenin ve müşterinin haklı olduğu” bir dünyada yaşıyor. Yaptığı en ufak hatada “parça başı” iş aldığı çevrimiçi servislerin kara listesine gireceğinin farkında… Bu kadar yoğun çalışmanın karşılığında doğru dürüst para da kazanamıyor. Öyle ki, başını sokacak evi dahi yok. Otomobilinde yatıp kalkıyor. Telefonunu kafelerde şarj ediyor.

        Filmin en güçlü yanı, Arj gibi hizmet sektörü emekçilerinin hayatını bize göstermesi değil sadece… Tanıştıkları andan itibaren Arj’a arkadaşça ve iyi davranan, asla kötü insan olarak kodlamayacağımız Jeff’in, son derece kritik bir anda Arj ile empati kurmayı reddetmesi, yönetici veya işveren gibi davranması… Neoliberalizmin gerçek ruhunun açığa çıktığı bir sahne bu… Çünkü gig ekonominin en önemli özelliği, sistemin içindeki herkesin dünyaya kendi cephesinden bakması... Sistem kendi kurallarını dayatıyor ve aksini kabul etmiyor. Teslimat gecikmesin ve müşteri şikâyet etmesin diye tuvalet ihtiyaçları için şoförlere pet şişe vermeyi normalleştiren işletme zihniyeti de bunun yansıması...

        Ansari, Arj ve Jeff’i sadece karakter özellikleriyle veya psikolojik portreleriyle ele almıyor. Onları öncelikle gig ekonominin içindeki iki birey olarak tanıtıyor bize. Sınıfsal olarak konumlarını çiziyor; aralarındaki gelir uçurumunun acımasız sonuçlarını trajikomik şekilde ortaya koyuyor. Gabriel’in savunduğu manevi ve ahlaki değerlere, varoluşsal meseleye, bu trajikomik uçurum çerçevesinden bakıyor.

        Filmin ironisi, hayalci ve beceriksiz Gabriel’i de neoliberal sistemin içine atıp; hayatın gerçekleriyle yüzleşmesini sağlaması, insanların dünyasındaki çaresizliğini göstermesi…

        Jeff de kendi işveren / patron kimliğiyle yüzleşme yaşıyor. Yaşadığı değişim, sınıfsal dezavantajları keşfetmesiyle ilgili… Sisteme başka bir noktadan baktığında, düşünceleri değişiyor ve finalde gerçekten çok doğru şeyler söylüyor.

        Melek Gabriel, mecbur kalıp gerçek dünyanın parçası olduğunda, bir zamanlar uzaktan baktığı ve “Neden bu kadar mutsuzlar?” diye düşündüğü insanları daha iyi anlıyor. Zenginliğin, her insanın peşinde koştuğu çok yönlü bir ayrıcalıklar paketi olduğu gerçeğiyle yüzleşiyor. İnsan ve melek olmak arasında kaldığı ikilemde verdiği karar da kuşkusuz önemli… Tako yemek gibi dünyevi zevkler, arkadaşlık, sevgi, dayanışma gibi manevi değerler bir yana, dar gelirli insan olarak elinden pek bir şey gelmeyeceğini keşfetmesi, insanlara yardım ettiği dönemi özlemesi, hayli kritik bir nokta…

        Özetle, Jeff ve Gabriel, film boyunca yaşadıkları deneyimler üzerinden farklı iç aydınlanmalar yaşıyorlar. Kaldı ki, ikisi de finalde aynı kişiler değiller artık.

        Peki, Arj? O bir değişimden ziyade ahlaki bir sınavın içinde buluyor kendini. Onun için zor olan, doğruyu bulmak değil. Ahlakın tümüyle gözden düştüğü bir dünyada doğru olanı yapmak… “Neden doğruyu yapmam gerekiyor?” sorusuna makul bir yanıt bulmak…

        Arj’ın hayatındaki anahtar kişilik, kesinlikle Gabriel veya Jeff değil. Onlardan hiçbir şey öğrenmiyor zaten. Onlarla doğru dürüst duygusal bağ kuramıyor. Nasıl kursun ki? Biri melek, diğeri zengin… İkisi de ayrıcalıklarla doğmuşlar. Buna karşılık, Gabriel ve Jeff elbette iyi anlaşıyor; çünkü ikisi de yükseklerden aşağıya düşüyor, neoliberalizmin yoksullara layık gördüğü hayatı ilk kez deneyimliyorlar.

        Şu ana kadar anlattığım her şey filmin mizahının ayrılmaz bir parçası… Arj, Gabriel ile Jeff’in yeni hayatları ve aralarındaki ilişkiler, komik anlara vesile oluyor.

        Arj – Elena ilişkisi ise filmin dram tarafının en önemli öğesi… Arj’ın duygu ve düşünce dünyasındaki en önemli kişi, çalıştığı bir işte tanıştığı, sendikalaşma mücadelesi veren Elena…

        Gabriel ve Jeff’in çabalarının Arj’ın üzerinde hiçbir etkisi olmazken Elena, onu gerçekten etkileyen, hatta değiştiren bir meleğe dönüşüyor. Aslına bakarsanız, Elena da parayla gelen yüksek hayat standartlarının tadını çıkarmak istiyor ama kırmızı çizgilerine göre yaşayan biri… Arj da Elena sayesinde kendi kırmızı çizgileriyle tanışıyor.

        Final, bazı seyircilere hafif ve uzlaşmacı gelebilir -ki bence biraz öyle… Ama içinde Gabriel gibi naif bir meleğin olduğu komedi filminden daha fazlasını beklemek ne kadar anlamlı olur, kestiremiyorum. İlk sahnelerinden filmin tonunu kestirebiliyorsunuz. Ansari’nin seyircilerin de içine sinecek dramatik bir finale ulaşmak istediği çok belli. Arj da içten gelen ahlaki ve duygusal bir karar veriyor.

        Sinema sanatında kökleri eskilere kadar giden “melekli filmler” geleneği vardır. “Good Fortune” onlardan biri… “Şahane Hayat” bir yana, Melek Gabriel’ın karşılaştığı ikilem itibarıyla Wim Wenders”in “Berlin Üzerinde Gökyüzü” (Der Himmel über Berlin – 1987) filmiyle de güçlü bir akrabalığı var. Ansari’nin senaryoyu yazarken her iki filmle paslaştığı açık.

        Ansari’nin “iki kişinin birbirinin yerine geçtiği” filmlerden de esinlendiğini söylemek gerek. Kişinin kendi bedeninde kaldığı ama kimlik veya rol değiştirdiği filmlerdir bunlar. Hollywood’daki en popüler örneği “Zengin ve Sefil”dir (Trading Places - 1983). Başka ülkelerin sinemalarında da karşımıza çıkar. Hepsinin kökeninde ise Mark Twain’in 1881 tarihli “Prens ve Dilenci” (The Prince and the Tauper) adlı romanı vardır.

        “Good Fortune”, son dönemde dijital platformlarda karşıma çıkan en iyi filmlerden biri… Aziz Ansari, Seth Rogen ve Keke Palmer oyuncu olarak gayet iyiler… Filme damgasını vuran Keanu Reeves komedi konusunda yalın ama akılda kalıcı bir iş çıkarıyor. Kariyerinin en hoş en eğlenceli performanslarından birinde Reeves’i görmek için bile seyredebilirsiniz bu filmi. Meydana getirdiği onca karmaşanın, yaşadığı onca derdin ortasında kadınların onun peşinde koşması da ayrı bir komedi… (Prime Video)

        7/10