Habertürk
    Takipte Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Anasayfa Özel İçerikler Mehmet Açar Mahalleyi dinozorlar bastı

        “Oak Caddesi’nin Sonu”nun (The End of Oak Street) basın gösterimine giderken “Yine mi dinozorlar? Hâlâ devam eden Jurassic serisi yetmiyor mu?” diye düşünüyordum. Çünkü Hollywood’un, başarılı işleriyle tanınan insanları toplayıp onlara vasat dinozor filmleri çektirmesine, seyircilerin de salonları doldurmasına alışmıştım artık.

        Açıkçası, “mahalleyi dinozorlar bastı” konseptinden de fazla beklentim yoktu. En çok merak ettiğim nokta, dinozorları ABD’ye getiren hikâyenin nasıl gelişeceği, nereye bağlanacağı, filmi hangi türe dahil edeceğiydi.

        Filmden çıktığımda ise en az düşündüğüm konu belki de buydu. Dinozorların mahallede olmalarının nedeni, belki hikâyeye sınıf atlatmıyordu ama belirleyici olan, dinozorların Jurassic serisinden çok daha farklı bir nedenle orada olmalarıydı. Ayrıca karşılaşmanın gerçekleştiği dönem anlamlıydı.

        Henüz Jurassic Park’ın ortaya çıkmadığı, dinozorların anaakım sinemaya bu kadar çok dahil olmadığı; Steven Spielberg’in banliyöde geçen “Üçüncü Türden Yakınlaşmalar” (Close Encounters of the Third Kind - 1977) ve “E.T.” (1982) gibi uzaylı ziyaretlerini konu alan bilimkurgu filmlerinin popüler olduğu yıllarda geçiyor film.

        Spielberg’in uzaylıları, Amerikan banliyösüne iletişimi, dostluğu, ileri teknolojileri ve fizikötesi güçlerini getiriyorlardı. Kesinlikle, düşman değildiler.

        Senaryoyu da yazan yönetmen David Robert-Mitchell’in dinozorları ise mahalleyi doğanın vahşetiyle tanıştırıyor; onlara besin zincirinin alt taraflarında yer almanın nasıl bir deneyim olduğunu gösteriyor. Zaten tek bir dertleri var, o da beslenmek…

        Dinozorlarla insanların karşılaşmasını film boyunca Platt ailesi üzerinden seyrediyoruz. Açılış sahnesinden itibaren finale kadar hep onlarla beraberiz. O yüzden hikâyeyi “aile, dinozorlara karşı” diye özetlemek mümkün. Ama tek mesele, dinozorlara karşı verilen mücadele değil. Ailenin kendi içinde önemli dertleri var ve film aynı zamanda bu sorunlarla ilgili…

        Birçok felaket filmi alttan alta babanın çocuklarını koruması, parçalanmış aileyi bir araya getirme çabaları üzerine kuruludur. “Oak Caddesi’nin Sonu” da bir bakıma, mahallede yaşanan felaketi, hatta kıyameti anlatıyor. Gerçi parçalanmış bir aile yok karşımızda ama parçalanmanın eşiğindeler…

        Mahallede, bir açık hava buluşmasında açılıyor film. Platt ailesinin güzel havadaki piknik keyfi yarım kalıyor çünkü baba Greg Platt (Ewan McGregor), ek işe gitmesi gerektiğini söylüyor. Anne Denise Platt’ın (Anne Hathaway), bu beklenmedik habere gösterdiği tepkiden aile içindeki sorunların yeni olmadığını anlıyoruz. Özellikle de oğulları Brian (Christian Convery) ve kızları Audrey’nin (Maisy Stella) bakışlarından… Film ilerledikçe, Denise ve Greg’in birbirlerinden sakladıkları bazı şeyler olduğu da ortaya çıkıyor.

        David Robert Mitchell “parçalanmak üzere olan ve çok daha büyük sorunlar karşısında yan yana gelen aile” klişesine yeni ve taze bir bakış açısı getiriyor mu, derseniz; olumlu yanıt veremem açıkçası. Ama Platt’ların sorunlarının sahici ve gerçekçi olduğunu, dört karakterin de iyi yazıldığını söyleyebilirim.

        Denise sadece iyi anne ve sadık eş değil, aynı zamanda roman yazarı olmak istiyor. Filmin ilk bölümünde, anlattığı hikâyelere kendi duygusal deneyimlerini ekleyen ve gelecek vadeden bir yazar olduğunu anladığımız bir sahne var.

        Greg’e baktığımızda ise iş hayatının hiç iyiye gitmediğini, doğru dürüst kariyer yapamadığını görüyoruz. Ek gelir için yaptığı pizza dağıtıcılığından yana hiçbir şikâyeti yok. Ama eve gelir gelmez, otomobilindeki tabelayı söküp saklıyor; çünkü Denise’in, ek gelir için pizza dağıtmasından rahatsız olacağını biliyor. Film ilerledikçe, Greg’in karısının içinde kopan fırtınaların farkında olduğunu ve evliliğin geleceğinden endişe ettiğini anlıyoruz.

        Anne babalarının duygusal kopuşunu kaygıyla izleyen Audrey ve Brian’ın standart ergenlik problemleri dışında başka dertleri var. Audrey bazı akranlarının adını bile duymadığı Carl Sagan’ın kitaplarını okuyan, zeki ve farklı bir kız… Zengin bir iç dünyası var ama erkek arkadaşının olmamasının onu rahatsız ettiğini hissediyoruz. Kaza ile arkadaşının kolunu kıran Brian da başına geleceklerin endişesini yaşayan bir ergen… Anne babasının tartışmaları ve kendi sorunları nedeniyle köpeği Starbuck’a daha çok bağlanıyor.

        Aile bireylerinin psikolojileri, yaşadıkları dinozor felaketi sırasındaki davranış ve eylemlerini belirliyor. Denise’in, ömrünün sonuna kadar banliyö annesi olarak kalmak istemediği çok açık… Kendini aşmak istiyor. Evliliği dahil her şeyi sorguluyor çünkü kendi duygularından korkmuyor. Yazar olarak duygularını açığa çıkarmaya çalışıyor. Gerçeklerden korkmuyor. Greg ise tam tersi… Duyguları ve düşüncelerini saklıyor. Evliliğinin bitmesinden, ailesinin dağılmasından korkuyor.

        İkisi arasındaki bu fark, dinozorlarla yaşadıkları mücadele sırasında da ortaya çıkıyor. Ailesini korumak için her tür fedakarlığa katlanmaya ve risklere girmeye hazır bir baba Greg… Ama başlangıçta sürekli defansta kalmaktan yana pasif tutum sergiliyor. Denise ise risklere girmekten çekinmiyor, çok daha agresif davranıyor.

        Platt ailesinin dinozorlarla mücadelesinin baştan sona iyi yazıldığını düşünüyorum ama film boyunca yaşadıklarının ve finalde geldikleri noktanın klişelerden azade olduğunu söyleyemem. Tam aksine, birçok şey tam da tahmin ettiğimiz gibi gelişiyor ve aile içi dayanışma temasına yeni bir yaklaşım getirmiyor.

        Filmin en iyi yanı, karakter psikolojileri ve aile hikâyesi değil zaten. “Oak Caddesi’nin Sonu”nun en etkileyici tarafı, bence David Robert Mitchell’in yönetmenliği…

        Filme giderken, Jurassic serisinde olduğu gibi bilgisayar desteğiyle hazırlanmış yeni bir dinozor – insan kovalamacasından öte bir şey beklemiyordum ve evet, yine aynısı çıktı karşıma. Temel formül aynı: Yırtıcı dinozorlar kovalıyor, insanlar kaçıyor. Bazen de savaşıyorlar. Jurassic serisinde olduğu gibi insanlara hiç bulaşmadan ot yiyenleri de var. Tüm bunlara rağmen, Jurassic serisinin içinde olmadığımız çok belli ve bu da filmin artılarından biri.

        O yüzden, David Robert Mitchell’in başarısı, dinozorların tasarımından başlıyor bence. Çoğunu başka filmlerden tanıdığımız dinozorlar bu kez farklılar. Bir kere, daha sahici ve korkutucu görünüyorlar. Derileri “Jurassic ekolündeki” kadar parlak, keskin ve pullu değil. Tüylü dinozorlar bunlar. Bilim insanlarının tasavvurlarına daha yakınlar. Oyuncak reyonunda satılmak için tasarlanmadıkları belli... Her şeyleriyle daha itici ve daha çirkin duruyorlar. Jurassic serisindeki kadar zeki değiller ayrıca.

        Ayrıca David Robert Mitchell, dinozor sahnelerinde fazla tekrara düşmüyor. Her sahneyi öncekilerden farklı konseptle kuruyor. Çünkü her seferinde yeni şeyler görmemizi istiyor. Bazen oyuncuların bakış açısını takip ediyor, olayı onlarla birlikte yaşıyoruz. Bazen onlardan öndeyiz, dinozorların nereden geldiğini, nasıl yaklaştığını önce biz görüyoruz. Kamera kullanımı, açılar, ölçekler ve montaj açısından farklı sahnelere imza atıyor. Gerilimi uzatmak için sahneleri gereksiz yere şişirmiyor.

        Parlak bir aksiyon sahnesinin tek sırrı, sadece çok iyi planlanıp, çekilmesi değildir. Öncelikle iyi yazılması gerekir… İyi aksiyon ile kötü aksiyonu birbirinden ayıran sahnenin ardındaki sinemasal buluştur. Püf noktası, yeni bir fikirle çıkmaktır seyircinin karşısına. Yeni fikir bulamazsan da uygulamayı ve dekupajı değiştirirsin. Sözgelimi, dev yılanın saldırısı… Bir başka saldırı sahnesinde timsahların atası dinozorların sayısının giderek artması… Karakterler aralarında konuşurken uzaktan koşturarak gelen dinozor… Dinozorların mahalleyi bastığı sekanstaki tüm sahneler için de aynısını söyleyebilirim. Mitchell’in birçok sahnede kullandığı uzun tek planlar, gerilim duygusunu daha sahici hale getiriyor.

        Mitchell, görüntü yönetmeni Michael Gioulakis ile birlikte ön ve arka plandaki nesneleri aynı anda net gösteren “split-diopter” denen özel bir lens kullanıyor bazı çekimlerde. Genel planla yakın planı aynı kadrajda birleştiren, “çift lens” kullanılmış izlenimi veren çift odaklı bu çekimler tekinsizliği artırıyor.

        David Robert Mitchell’in ölçülü mizah duygusundan da söz etmek gerek. Ölçülü diyorum çünkü sonuçta sert, kanlı bir film seyrediyoruz ve vahşet sahnelerinde gülemiyoruz. Kaldı ki, Jurassic filmlerine oranla daha sert ve kötü şeyler olup bitiyor. Ama vahşet başlamadan önce gerilimle mizahı birleştirdiği birkaç sahne çok başarılı. Mesela filmin ilk bölümünde seyrettiğimiz, fragmanda da yer verilen sahne… Çocuk dönemin popüler “Taş Devri” (Flintstones) TV dizisinin jenerik müziğini söylerken ailesi ve o, az sonra dinozorlarla karşılaşacaklarının farkında değiller. Dev yılanın göründüğü sahnenin başında yaklaşan tehdidin büyüklüğü ile evdekilerin durumdan habersizliği arasındaki kontrast, sinir bozucu şekilde ironik... Denise ile Greg’in film boyunca duygusal olarak birlikte gülüp biraz eğlendikleri tek sahnenin bir dinozor çiftleşmesi olduğunu da not edelim.

        Müstakil evlerin sıralandığı, geniş sokakların birbirine kavuştuğu yeşil bahçeler içindeki Amerikan banliyösünün huzuru ile dinozor vahşeti arasındaki karşıtlık da bir ironi özünde. İki farklı dünya karşı karşıya geliyor. Canavarların Amerikan rüyasına ve Amerikan tarzı hayata yaptığı bir saldırı bu… İnsan eti peşindeki avcı dinozorlar anne babanın kişisel dertlerinin önüne geçiyor ve asıl önemli olanın aile birliği olduğunu düşündürüyorlar. Ama muhafazakâr bir alt metin yok filmde. Annelik ve eş kimliğiyle yetinmeyen, sınırlarını zorlayan Denise’in güçlü bir karakter olması, bazen dinozorlarla Greg’ten daha etkili savaşması, testosteron yüklü filmlere oranla başka bir hava getiriyor “Oak Caddesi’nin Sonu”na.

        Beklentilerinizi çok yükseltmek istemiyorum. “Peşimdeki Şeytan” (It Follows) gibi son derece orijinal bir korku filminin yönetmeninden beklediğim dinozor hikâyesi olduğunu da söyleyemiyorum açıkçası. Ama ilki hariç Jurassic serisinin filmlerinden daha iyi olduğu, dinozor – insan mücadelesi hikâyelerine farklı bir hava getirdiği kesin.

        6.5/10