Habertürk
    Takipte Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Anasayfa Özel İçerikler Mehmet Açar Karamsar klasiğe aydınlık yorum

        Sinemalarda geçtiğimiz haftalarda Türkçe dublajlı ve altyazılı seçeneğiyle gösterime giren animasyon türündeki “Hayvan Çiftliği” (Animal Farm), George Orwell’ın 1945 tarihli aynı adlı uyarlamasından yapılan hayli serbest bir uyarlama…

        Projenin hayata geçirilme süreci, ABD’de çıkan tartışmalar, eleştirmenlerin tepkileri ve sinema gişelerinde aldığı sonuç, en az filmin kendisi kadar ilgiye değer aslında. Ama biz önce uyarlama ve film hakkındaki görüşlerimizi yazalım.

        Senaryosunu Nicholas Stoller’ın yazdığı, Andy Serkis’in yönettiği film, daha açılış sahnesinde Orwell’ın klasiğinden radikal şekilde kopuyor. Romanda hiçbir şekilde olmayan bir sahne bu: İflas eden çiftliğin hayvanları, mezbahaya götürüleceklerini fark etmiyorlar. Kamyona binmek üzerelerken dişi domuz Snowball, onları uyarıyor ve hepsi birlikte can havliyle kaçıp kurtuluyorlar.

        Sahipsiz kalan çiftliği, Snowball’un belirlediği yeni kurallara göre yönetmeye karar veriyorlar. Yeni düzen “tüm hayvanların eşit olması” ilkesine göre kuruluyor. Snowball, hayvanların insanlara özenmemesi ve onlara benzememesi gerektiğine inandığı için bu konuda da sıkı kurallar öneriyor.

        Civardaki tüm toprakların sahibi Freida Pilkington, çiftliği satın almak istiyor ama bankanın temsilcisi Mr. Whymper, tüm ödemeleri düzenli yapmaları koşuluyla hayvanlarla anlaşıyor. Çiftliği ellerinde tutmak isteyen hayvanlar, Snowball’un liderliğinde hayli sıkı bir çalışma programı uyguluyorlar. Snowball’un enerji sorununu çözmek için su değirmeni kurma önerisini hayata geçirdikleri günlerde, iri domuz Napolyon projeye karşı çıkarak iktidarı ele geçiriyor.

        Romanda Napolyon, köpeklerin yardımıyla, salt fiziksel güç uygulayarak Snowball’u çiftlikten gönderir. Her şeyiyle katıksız bir darbedir. Filmde ise Napolyon, sadece zorbalıkla ele geçirmiyor iktidarı. Tembellik ve yiyecek bolluğu vadediyor hayvanlara. Okuma yazma bilen genç domuz Lucky’yi yanına çekiyor. Lucky, çiftlik hayvanlarının saygı duyduğu gerçek bir emekçi olan çalışkan at Boxer’a da çok yakın... Böylelikle Napolyon, çiftliğin en zeki genci ile en saygıdeğer mensubunun desteğini alarak yükseliyor iktidara.

        Bu arada, Lucky’nin filmin ana karakteri olduğunu belirtelim. Filmi seyretmeyen ama romanı okuyanların “Ana karakter mi? Lucky kim?” diye soracağı kesin. Çünkü Lucky romanda olmayan, film için özel yazılmış bir karakter… Onun varlığı nedeniyle olay örgüsü de çok farklı şekilde ilerliyor. Ana karakter olduğu için romanın dramatik yapısı değişiyor haliyle. Böylelikle, “Hayvan Çiftliği” alegori olmaktan çıkıp bir büyüme hikâyesine dönüşüyor.

        Lucky çocuk seyircilerin rahatlıkla özdeşleşebileceği iyi niyetli, naif bir karakter… Hikâye temelde onun yaşadığı değişim üzerine kurulu… Genç bir domuz olarak Snowball’un ideallerine ve kurdukları alternatif sisteme gönülden bağlı olan Lucky’nin diktatör Napolyon ile ilişkisi, hikâyenin omurgası niteliğinde…

        Orwell’ın romandaki ana hedefi ise totaliter rejim ve Stalin eleştirisidir. Öyle bir alegori kurar ki çiftliğin eski sahibi devrik Rus Çarı’na, filmde olmayan ve devrimin ilkelerini belirleyen Koca Reis, Lenin’e; Snowball, Troçki’ye; Napolyon ise Stalin’e denk gelir. ABD ve İngiltere gibi kapitalist devletleri temsil eden komşu Pilkington da çiftliği satın almak isteyen bir sermayedar değildir. Sadece iş birliği yaparak para kazanmaya çalışan bir toprak sahibidir.

        Andy Serkis’in “Hayvan Çiftliği”nde tüm bu alegori, baştan sona devre dışı bırakılıyor. Ama dikta rejimi eleştirisi korunuyor ve bu eleştiri, açıkçası hiç de fena şekilde yapılmıyor. Özellikle çocuk seyircilere seslendiğini düşündüğümüzde, Napolyon’un liderliği üzerinden totalitarizmin eğlenceli bir röntgeni çekiliyor. Diktatörün ortaya çıkışı, yükselişi, kullandığı stratejiler, açgözlülüğü teşvik edişi, zenginliğin ortak pay edilmek yerine belirli bir zümreye aktarılması adım adım anlatılıyor. Dikta rejiminin neden ayrımcılık ve ötekileştirmeye ihtiyaç duyduğu sorusunun yanıtı verilirken, emek sömürüsünün nasıl ortaya çıktığı ve sistemin nasıl işlediği de gayet iyi yansıtılıyor. Öyle ki belirli bir noktadan sonra film, dikta rejimiyle birleşen kapitalizmin, yani faşizmin alegorisine dönüşüyor. Snowball’un ekonomik planlama, kaynakların tutumlu kullanımı, refahın ortak paylaşımı, serbest girişimcilik ve demokrasi üzerine kurduğu sistem, adım adım terk ediliyor. Bu arada, çiftliği farklı stratejilerle ele geçirmeye çalışan Pilkington’ın da tekelci sermayeyi temsil ettiğini atlamamak gerek. Özetle, Andy Serkis’in “Hayvan Çiftliği”, totalitarizm kadar kapitalizmi de eleştiriyor. Ayrıca, bilinçli kitlelerin yönetime katıldığı demokrasi anlayışının önemini ortaya koyuyor.

        Nerdeyse sadece “çıkış noktası” olan orijinal eserin tanınmayacak hale gelmesini bir yana bıraktığımda, filmin alt metinlerine itirazım yok. Ama yerine konulan hikâyenin çok parlak olduğunu söyleyemem. Yetişkinlere hitap eden bir derinlikten söz etmek zaten zor. Çünkü hedef, orijinal eserin karanlığından, karamsarlığından uzak, iyimser, eğlenceli bir aile animasyonu yapmak… Film iyimser oluyor ama çok eğlenceli ve komik olamıyor. Olayların nereye gideceğini öngörmek pek zor değil. Özetle, parlak bir film yok ortada. Aile seyircisine yönelik masalsı bir animasyon seyrediyoruz. Üstelik eski usul çizgi filmleri hatırlatan, grafik olarak çok özgün olmayan iddiasız bir animasyon…

        ABD ile İngiltere’de eleştirmenler tarafından yerden yere vurulmasının, çok çok düşük notlar almasının nedenlerinden biri, hiç şüphesiz orijinal eserden fazlasıyla uzaklaşılması “Hayvan Çiftliği”nin ABD’de orta eğitim edebiyat müfredatında okutulan, analiz edilen bir eser olduğunu akıllardan çıkarmamak ve ABD’deki başarısızlığına buradan bakmak gerek.

        Kuşkusuz her edebiyat uyarlamasında eser, belirli ölçülerde tahrif edilir. Bazen en başarılı uyarlamalarda da görülür bu… Eserin ruhundan tümüyle uzaklaşabilir ve farklı bir yorum getirebilirsiniz. Önemli olan, yaptığınız uyarlamanın kendi başına bağımsız bir anlatı olarak seyircileri yakalaması ve nitelikli olmasıdır. O durumda, orijinal eserin tahrif edilmesine sadık okurlar ve eleştirmenler dışında kimse ses çıkarmaz.

        Ama “Hayvan Çiftliği” gibi yaygın şekilde bilinen, sevilen, yazıldığı günden bu yana popüler olmayı başaran bir romanı uyarlıyorsanız, eserin özünden uzaklaşmanız gerçekten büyük risk taşıyor. Andy Serkis’in cesaret gösterip bu riske girdiği belli ama ne yazık ki başarılı değil.

        Projenin 2011’den beri süren gelişim hikâyesine baktığınızda, Andy Serkis’in başlangıçta eserinden özünden uzaklaşmak gibi bir niyeti olmadığını görüyorsunuz. İlk fikri, gerçek oyuncuların performansıyla motion-capture tekniğini kullanmak ve hayvanları hiper gerçekçi animasyonla yansıtmak... Ama yapılan ilk testler kötü çıkınca bu pahalı teknolojiden tümüyle vazgeçiliyor. 2018’de sürece dahil olan Netflix’in projeden çekilme nedeni, Serkis’in Orwell’ın metnine sadık, karanlık bir uyarlama yapmak istemesi… Çocuklar için çok karanlık olan projenin animasyon olarak yetişkinlere seslenmesinin zor olduğu düşünülüyor. Projeyi daha sonra devralan Angel Studios ise “Hayvan Çiftliği”nin iyimser, aydınlık bir aile animasyonu olarak hayata geçirilmesini istiyor.

        Sonuç olarak, her ne kadar ortaya çıkan işe sonuna kadar sahip çıksa dahi Serkis’ın en başında hayal ettiği filmin tonundan tümüyle vazgeçtiği çok açık. Sorunun düğümlendiği yer bence tam da burası… Bir aile animasyonu çekme uğruna eserin özünden tümüyle uzaklaşmak… Hele ki söz konusu eser bir klasikse bu yaptığınız çok daha fazla göze batıyor.

        Sovyetler Birliği’ni ve Avrupa’yı konu alan bir alegoriyi baştan aşağı değiştirmek, romanı seven okurların tepkisini çekiyor elbette. Yerine totalitarizm ve kapitalizm eleştirisi koymanız, durumu kurtarmıyor. ABD gibi bir ülkede komünizm eleştirisini kapitalizm eleştirisine çevirmeniz de kuşkusuz tepki çekiyor. Asıl sorun ise romanda değiştirdiğiniz şeylerin yerine çok iyi bir aile animasyonu koyamıyor olmanız… Filmin ABD gişelerinde yaşadığı büyük hüsrana buradan bakmak lazım. Yetişkinler, çocuk filmi deyip gitmedikleri gibi medyadaki tepki nedeniyle çocuklarını da götürmüyorlar.

        Bana sorarsanız, öyle çok kötü bir film değil. Hatta çocuk seyirciler için ilgiye değer ve düşündürücü bir deneyim olabileceğine inanıyorum. Ama Hollywood’da bir daha hiç kimsenin karamsar, karanlık, alaycı bir edebiyat klasiğinden iyimser, aydınlık ve komik bir film çıkarmayı deneyeceğini sanmıyorum. En azından bütçesi düşük olmayan böylesi projelerde…

        5/10