Habertürk
    Takipte Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Anasayfa Özel İçerikler Mehmet Açar "Digger": Post-Truth Çağı'nın kara komedisi

        “Digger”, hazırlıklarına 9-10 yıl önce başlanan bir proje… Esin kaynağı ise biraz daha eskiye, “Diriliş” (The Revenant - 2015) filminin çekim hazırlık sürecine kadar gidiyor. Yönetmen Alejandro G. Iñárritu, “Diriliş” için karla kaplı yerler ararken iklim değişikliğinin ne kadar ciddi bir sorun olduğunu bizzat deneyimliyor. Böylelikle, medyanın ve güç odaklarının insanların kafasını karıştırmak, sorunun önemini azaltmak için uydurduğu yalanların içerdiği tehlikeyi daha iyi görüyor.

        İşte tam da bu nedenle, “Digger” sadece iklim değişikliğinin yakın gelecekteki olası trajik sonuçlarını yansıtmıyor. Post-Truth veya Gerçeklik Ötesi Çağı’nın, felaketlerin gelişini nasıl kolaylaştırabileceğini gösteriyor. Bana sorarsanız, hikâyenin en dikkat çekici ve çarpıcı yanı bu…

        REKLAM

        Nerdeyse 1990’lardan bu yana kullanılan post-truth kavramı, kamuoyunu şekillendirmede nesnel gerçeklerin öneminin giderek azaldığı bir dönemi tanımlıyor. Sadece güç odakları ve medya değil, bireylerin de gerçeklerden kaçma eğiliminin belirginleştiği bir sosyal durum olarak değerlendiriliyor.

        Alejandro G. Iñárritu’nun filmi, işte böyle bir dönemde geçiyor. Gerçeğin ne olduğunun önemini artık yitirdiği, insanların sadece inanmak istedikleri yalanlara tutunduğu, sosyal medya üzerinden akan manipülasyonların etkisine açık olduğu ürpertici bir dünya düzeninde... Yani, günümüzde…

        Kuşkusuz, sinema sanatı için yeni temalar değil bunlar… Peki, “Digger” konuyu nereden yakalıyor, nasıl bir hikâye sürüyor önümüze? Açıkçası hikâyeden ziyade stilin ve anlatı yapısının öne çıktığı bir film seyrediyoruz. Ama biz önce hikâye, genel yaklaşım, karakter ve alt metinlerden girelim.

        REKLAM

        Iñárritu’nun dışında Alexander Dinelaris Jr., Nicolás Giacobone ve Sabina Berman’ın imzasını taşıyan senaryo, ilk yarısı itibarıyla ana karakterine, onun sosyal konumuna odaklanan bir dramatik yapıya sahip… Herkesin Digger olarak bildiği Rockwell (Tom Cruise), açılış sahnesinde kedisinin sağlık sorunlarına konsantre olmuş bir petrol baronu olarak geliyor karşımıza. Grönland açıklarında bulunan açık deniz petrol platformunda yaşanan güvenlik sorunlarını ciddiye almadığını, bilim insanı ve çevre danışmanı Dr. Nirav Ganesh’in (Riz Ahmed) uyarılarını dinlemediğini görüyoruz. Zincirleme doğa felaketini başlatacak patlama gerçekleştiğinde ise ABD Başkanı Compson (John Goodman), hükümet üyeleri ve generallerle birlikte giderek büyüyen krizi yönetmeye çalışıyor.

        REKLAM

        Film uzun süre Stanley Kubrick’in “Dr. Strangelove” (1964) filmini akla getiren, eksantrik karakterlerle dolu çılgın bir kara komedi olarak ilerliyor. Yanından Protestan rahibini hiç ayırmayan Compson, Trump’ı akla getiren sağ kanat bir ABD Başkanı... Çevresindekiler de ondan farklı değil. Iñárritu, Digger ve başkanın birlikte yer aldığı tüm sahnelerde grotesk bir hiciv sineması örneği veriyor. Bu karamsar hicvin günümüz ABD’sinden esinlendiği çok açık. Başkan ve çevresindekilerin ülkeyi yönetme biçimi, filmde yaşanan doğal felaketten daha korkutucu... Digger’ın da 21. Yüzyıl’da karşımıza çıkan iş insanlarını akla getiren birçok yanı var.

        REKLAM

        Digger / Rockwell grotesk ve karikatürize bir ana karakter… Psikolojik derinlikten ziyade temsil ettikleriyle öne çıkıyor. Tom Cruise ile Iñárritu’nun Digger’e getirdikleri yorum bana Gestus kavramını düşündürdü. Alman tiyatro yönetmeni ve oyun yazarı Bertolt Brecht’in epik tiyatro kuramının temel taşlarından biri olan Gestus, "toplumsal tavır" veya "sınıfsal duruş" olarak tanımlanır. Brecht, klasik tiyatrodaki karakter anlayışına ve psikolojik derinliğe karşıdır. Çünkü onun için önemli olan karakterin iç dünyası, psikolojisi, nasıl bir insan olduğu değil, toplumsal ve sınıfsal konumudur. Gestus, karakterin çevresiyle olan ilişkilerini, çelişkilerini, hedeflerini görünür kılar. Rockwell, tam da böyle çizilen bir karakter…

        REKLAM

        Rockwell, bir yanıyla “Kan Dökülecek”in (There Will Be Blood - 2007) unutulmaz Daniel Plainview karakterinin torunu veya çağımızdaki yansıması aslında… Ortak noktaları, petrol çıkarma konusundaki açgözlülükleri ve saldırgan yaklaşımlarının yanı sıra mesleki etiğe değil, sadece kendilerine inanmaları… Daniel Day-Lewis, Plainview’ü Stanislavski ekolünde metot oyunculuğuyla yorumlarken; Cruise, Rockwell’de sosyal ve sınıfsal konumunu yansıtan grotesk oyunculuğa yöneliyor.

        Rockwell’in, Plainview’den en önemli farkı, kedisine olan duygusal bağlılığı -ki bunun da uzun süredir hastalıklı hal aldığını görmemek olası değil. Daha çok petrol çıkarma uğruna milyonlarca insanın hayatını tehlikeye atarken, 38 yaşındaki kedisi için yaptıkları sadece bir ironi değil. Derinlerdeki ölüm korkusunu yansıtan bir çaba… Çünkü güç ve paranın onu ölümsüz yapamayacağını biliyor ama yine de sonuna kadar denemesi gerektiğini düşünüyor. Başkan Compson’ın hastalığına da aynı noktadan bakmak gerekiyor.

        REKLAM

        Rockwell’in, Soruşturma Salonu’nda Ganesh’ten hemen sonra yaptığı beklenmedik konuşmanın hem karakter hem film açısından kritik olduğunu düşünüyorum. Hiç kimsenin beklemediği bir tepki veriyor orada. Yalana sığınmıyor, kaçmıyor ve sorumluluğu üstüne alıyor. Buna karşılık, küresel ısınmanın tek sorumlusunun siyasetçiler ile sermaye olmadığını vurguluyor. Iñárritu, o sahnede Post-Truth Çağı’nın ruhunu yansıtıyor ve dünyadaki tüm tüketicilerin kendilerini bir aynada görmesini istiyor belli ki. Aynı sahnede, Rockwell’in her krizi fırsata çevirmek istemesi ve güçten hiç vazgeçmemesi de kuşkusuz dikkat çekici noktalar.

        REKLAM

        “Digger”, iklim krizi ve sayıları giderek artacak doğal felaketler konusunda belki yeni bir şey söylemiyor, farklı bakış açısı getiremiyor ama ikinci yarısından itibaren kendi havasını buluyor; üslubu ve anlatı yapısıyla yenilikçi bir filme dönüşüyor. Ne var ki, filmin sürprizini ele vermeden yorumlanabilecek bir konu değil bu…

        (UYARI) O yüzden filmin sürprizini öğrenmek istemeyen okurlarla tam da burada vedalaşmak bence en doğrusu…

        Açılış sahnesinde, perdenin yukarı kalkmasıyla birlikte Rockwell’in yatak odasındaki pencerenin ardında beliren manzarayı gördüğümüzde, gerçeklikten ziyade bir projeksiyon veya yanılsama hissi alıyoruz. Sürprizin kokusu daha en baştan seziliyor. Çünkü gerçek olmayacak kadar resimsel ve donuk bir manzara bu... Rockwell’in doğadan uzaklığını ifade eden estetik bir tercih gibi geliyor ilk başta. Sonraki sahnelerde kameranın evin dışına çıkmaması, açıklanması zor bir duygu veriyor filme. Klostrofobi diyemem çünkü evin her odası fazlasıyla aydınlık, ferah ve geniş... Evin nasıl bir yerde olduğu sorusuna yanıt verilmemesi ve dış çekimlerden uzak durulması, “stüdyoda çekilmiş film” hissini giderek artırıyor; filmle aramıza nerdeyse duygusal bir duvar örüyor. Soğuk geliyor film bize…

        REKLAM

        Sonra hikâyenin kırılma anı geliyor: Rockwell ile Başkan gizli odadaki pencereden tablo hissi veren tabiat manzarasını seyrederken her şey aniden gerçeküstü bir resme dönüşüyor ve sinema tarihinin en ilginç geçiş sahnelerinden birinde kendimizi film stüdyosu sandığımız bir yerde buluyoruz. Çok geçmeden stüdyoda değil, baştan beri bir tiyatro sahnesinde bulunduğumuzu ve o ana kadar seyrettiğimiz her şeyin bir oyunun genel provasındaki sahnelerden ibaret olduğunu anlıyoruz.

        O noktada, filmin grotesk tarzı, dekor, aydınlatma tercihleri, renk paleti ve başta Cruise olmak üzere tiyatral oyunculuktaki ısrar, somut bir yere oturuyor. Self refleksif yapı, “tiyatro içinde film” fikriyle sınırlı kalmıyor. Film ilerledikçe hem oyun hem oyunun dışındaki gerçek hikâye yeni katmanlar kazanıyor ve bu iki farklı anlatı katmanı birbirini beslemeye devam ediyor.

        REKLAM

        Provasını yaptıkları oyunun gerçek olaylardan uyarlandığını, Digger/Rockwell’in Curtis Markson adlı bir oyuncu tarafından canlandırıldığını, iklim felaketinin üzerinden yıllar geçtiğini, oyunun kült haline geldiğini öğreniyor ve finalde ilk kez kameranın dışarıya çıkmasıyla büyük resmi ilk kez görüyoruz. Öyle bir final ki, bir anda filmin türü bile değişiyor. Kamera tiyatrodan dışarı çıkan seyircileri takip ederken biz felaketin dünyayı nasıl etkilediğini görüyoruz.

        Peki, neden böylesi karmaşık yapı kuruyor Iñárritu? Bir tiyatro dekorunun içinde olduğumuzu anladığım sahneye kadar aklımdaki soru aslında hep aynıydı. Kubrick’in “Dr. Strangelove” filminde geliştirdiği absürt, grotesk tarza yeni olarak ne ekleyeceğini merak ediyordum sadece. Tema ve alt metinlerde yeni hiçbir şey yoktu. Hikâye köşeli ve kaba; karakterler ise abartılıydı. Evet, politik ve sosyal hiciv iyiydi ama yine de kendi adıma filme bir türlü ısınamıyordum. Emmanuel Lubezki’nin mükemmel görüntü yönetimi ve prodüksiyon tasarımının doğallıktan tümüyle uzak olması, biçimci ve zorlama geliyordu bana.

        REKLAM

        Peki, o sahneden sonra filmi sevdim mi? İlk başlarda yine zorlandım açıkçası. Geçişten etkilensem de Curtis Markson’ın kızının kaybolma hikâyesi ve kuliste olup bitenler önce hiç ilgimi çekmedi. Ama bir süre sonra Iñárritu’nun kurduğu bu yapının içinde yaşadığımız Post-Truth Çağı’nın ruhunu yansıttığı düşüncesi giderek belirginleşti.

        Curtis ile yönetmenin (Sophie Wilde) gerçeklik / kurmaca tartışmalarının ve Jesse Plemons’ın oynadığı Kenny karakterinin sürpriz açıklamalar içeren konuşmasının, bizi filmin kalbindeki asıl meseleyle yüzleştirdiğini düşünüyorum. Kafayı kızına takan başrol oyuncusu Curtis’in, “Fossil Fools” adlı oyunun anlam ve önemine duyduğu inancı tümüyle kaybettiğini görüyoruz. Çünkü oyunu sahte ve zorlama buluyor. Tiyatroya olan inancını kaybediyor. İşte tam bu noktada, Iñárritu ve senaryo ekibinin de yaptıkları filmin neyi değiştireceğini sorguladıkları belli...

        REKLAM

        Kesin olan, “kulisteki gerçekliğin” herkesin kendi dünyasına, kendi meselelerine gömülüp gittiği, hakikatle ilişkilerini kaybettiği bir yer olması… Özünde illüzyona dayanan “oyun” ise hakikatle yüzleşmenin bir yolu aslında... “Digger”ın ikili anlatı yapısının temelde bu konsept üzerine şekillendiğini düşünüyorum.

        Filmde altı çizildiği gibi hükümetlerin koyacağı “güvenlik duvarı” nedeniyle sosyal medya güvenilir olmaktan çok uzak bir yer artık. Gerçek hayat desen herkesin kendi dertlerine gömüldüğü ve büyük resme çok aldırış etmediği bir alan… Geriye kala kala bir tek sanat kalıyor.

        Sahnede başlayan, oradan kulise ve finalde önce salona, sonra tiyatro binasının dışına çıkan bir film “Digger”. Sanatı ve gerçekliği bu dört fiziksel alan üzerinden düşünmemizi istiyor. Bir film olması itibarıyla kuşkusuz beşinci bir katman daha var. Altıncı katman ise bizim sinema salonundan çıktığımız an başlıyor.

        REKLAM

        Çıktığımda “Digger” zorlama, biçimci ve soğuk bir filmdi benim için. Fikrim değişmiş değil. Ama yazının başına oturmam ve film üzerine kafa yormaya başlamamla birlikte Iñárritu ile ekibinin tam olarak ne yapmaya çalıştığını daha iyi gördüğümü düşünüyorum.

        Iñárritu, “sahne, sahne arkası, kulis ve salon arasındaki sınırların belirsizleştiği” çok özel bir tiyatro filmine imza atıyor. Sinemada self refleksif anlatılar üzerinde çalışacak akademisyenler için adeta bir maden “Digger”…

        Ayrıca sinematografi açısından çok sağlam bir iş var ortada.

        Emmanuel Lubezki – Iñárritu ikilisi “Digger”da 1950’lerde alternatif bir geniş perde formatı olarak kullanılan VistaVision’ı tercih ediyorlar.

        REKLAM

        VistaVision, Paramount Pictures tarafından 35mm filmi kameradan dikey yerine yatay yürüterek CinemaScope’un anamorfik lenslerine rakip olarak geliştirilmiş bir "geniş perde" formatıydı. Günümüzde yönetmenler VistaVision çektikleri filmi 2.39:1 oranıyla gösterime giriyorlar genellikle. Oysa formatın “numarası”, 1.50:1 çekilen filmi 1.85:1’e büyütmektir. Lubezki – Iñárritu ise formatın özüne dönerek oyun alanında geçen sahnelerde dar format olan 1.50:1’i; gerçekliğe geçtiğimizde ise daha geniş olan 1.85:1’i seçiyorlar. Soruşturma Salonu sahnesindeki akıllı telefon çekimlerini de unutmayalım. Kendi adıma 1.50:1 formatının, özellikle yüksekliği itibarıyla çok iyi kullanıldığını; filme kendine özgü bir hava getirdiğini düşünüyorum.

        REKLAM

        Yeri gelmişken renk paletindeki değişikliklerden de söz etmek istiyorum. Oyunun içindeyken Lubezki, mekânın dengeli şekilde aydınlatıldığı düz bir ışık tercih ediyor. Renkler mat ve solgun duruyor. Baskın renk genelde gri… Tiyatro ışığı fikri ağır basıyor belli ki… Kulisi anlatan sahnelerde ise daha düşük bir aydınlatma var ve baskın renk gri değil. Yer yer sıcak renkler görüyoruz. Asıl önemlisi, gölgeler daha derin, siyah ise daha fazla…

        Iñárritu’nun yönetmenliği, Lubezki’nin görüntüleri dışında Tom Cruise’un oyunculuğu da filmin anlatı katmanlarını birbirinden ayırıyor. Cruise teknik olarak iki karakter canlandırıyor filmde ve ikisini de birbirinden farklı kılmasını başarıyor. Bence kariyerinin en iyi performanslarından birini çıkarıyor.

        REKLAM

        Iñárritu, “Birdman” ve “Diriliş”le peş peşe iki yönetmen Oscar’ı kazandıktan sonra kendini tekrar etmek yerine son derece riskli alanlara girmeye devam ediyor. 2022 yapımı “Bardo”dan sonra bir kez daha yenilikçi ve tartışmalı bir filme imza atıyor. “Digger”ı da “Bardo” gibi biçimci, zorlama ve biraz abartılı bulduğumu inkâr edemem. Ama daha çok beğendiğim ve sevdiğim kesin.

        Ayrıca meselesini de önemli buluyorum. Sermaye kesimi, politikacılar ve bombaların gücüne inanan militarist zihniyetin, dünyayı eninde sonunda felaketin eşiğine getireceğini açıkça söylemesi bir yana, yaşadığımız Post-Truth Çağı’nın en az doğal felaketler kadar tehlikeli olduğunun altını da çiziyor.

        REKLAM

        7/10