Habertürk
    Takipte Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Anasayfa Özel İçerikler Mehmet Açar Doğada yaşam savaşı

        “Vahşinin Kalbi”nin (Heart of the Beast), açılıştan hemen sonra gelen sahnesi, uçakta pilot koltuğunun hemen yanında oturan köpek ve uçuş görüntüleri ile akıllara geçtiğimiz aylarda seyrettiğimiz “Köpek ve Yıldızlar” (The Dog Stars) filmini getiriyor. Ne var ki, sınırlı bir benzerlik bu; çünkü köpekle pilotun tanık olduğu manzaralar çok farklı. Birinde, uygarlığın çöküşüne dair distopik imgeler var. Diğerinde modern dünyanın gürültüsünden kaçma ve coğrafyanın en ücra köşesine sığınma arzusu… En önemli ayrım ise hikâyelerin kırılma noktaları... “Köpek ve Yıldızlar”da köpeğin ölümü, karakteri paradoksal şekilde özgürleştirip yeni arayışlara yönlendiriyor. Burada ise vahşi doğada verdikleri hayatta kalma mücadelesi sırasında James (Brad Pitt) ile Alman kurdu Odin’in (Uber) sarsılmaz, adeta tek bir bedene dönüşmüş güçlü bağı, hikâyenin asıl harcını oluşturuyor.

        REKLAM

        Filmin doğrusal akan hayatta kalma mücadelesinin arasına sızan geçmiş hikâye (back story) parçaları, seyirciyi karakterlerin belleğine ortak ediyor. Araya giren ani “insert” görüntülerle tanık olduğumuz geçmişe dönüş sahneleri, sadece ikisinin omuz omuza çarpıştığı cephe anılarını önümüze sermiyor; asıl olarak sinemada sıkça işlenen Travma Sonrası Stres Bozukluğu'nun (PTSD) görsel dışavurumuna dönüşüyor. Savaştaki şiddetin her ikisinin ruhunda çok derin yaralar açtığını hissediyoruz.

        Geçmişin ikisinin üzerinde bıraktığı ağır yük, Watkins (J.K. Simmons) karakterinin filme dahil olduğu sahneyle inşa ediliyor asıl olarak. Watkins, anlatıya “tekinsiz yabancı” olarak giriyor. O ilk anlardaki huzursuzluk, James ile Odin ikilisinin insanlara karşı geliştirdiği o köklü güvensizliğin ve ıssız doğaya kaçarken bir insana rastlamış olmanın yarattığı tedirginliğin yansıması… Gerginlikle başlayan bu karşılaşma, bir süre sonra seyircinin James ve Odin’in geçmişine sızmasını sağlıyor. Flashback’lerde parça parça gördüğümüz travmayı ve iki dostun birbirine neden bu denli sıkı sıkıya bağlandığının duygusal anatomisini daha derinden kavramaya başlıyoruz.

        REKLAM

        “Vahşinin Kalbi”nde insanı yücelten bir evcil hayvan ilişkisi değil, tam anlamıyla ortak akılla hareket eden bir "ekip çalışması" görüyoruz. Odin, filmde sadece ana karaktere eşlik eden bir köpek değil; kendi iradesi, korkuları ve kararları olan bir film karakteri... Apaçık, iki ana karakterli bir film bu… Odin, James’in kelimelerine insan diliyle yanıt vermiyor belki; ama aralarındaki sessiz iletişim, sinemada uzun zamandır gördüğümüz en etkili ve duygusal insan-köpek ilişkisini sürüyor önümüze.

        Savaşın vahşetinden kaçıp Alaska'nın beyaz sessizliğine sığınma arzuları, uygarlıkla aralarına koymak istedikleri mesafenin bir sonucu... James’in, Watkins’e dönüp Odin’in cephede tanık olduğu dehşeti anlattığı anlarda, kendi yaralı ruhundan da söz ettiğini hissediyoruz. Odin, dışarıdan kaya gibi sert ve dayanıklı duran bu eski askerin içindeki o kırılgan, savaşın şiddetiyle zedelenmiş insani yanın adeta canlı bir projeksiyonu gibi…

        REKLAM

        Filmin kalbindeki bu güçlü insan-köpek dostluğu teması, senaryo yazarı Cameron Alexander'ın kişisel dünyasından süzülerek kâğıda dökülüyor aslında. “Vahşinin Kalbi”, onun ilk uzun metraj senaryosu ve kökeninde, kötü günlerinde hep yanında olan pinscher cinsi köpeği Hass’a duyduğu minnet var… Deniz aşırı operasyonlarda yer alan görev köpekleri ile askerlerin paylaştıkları ortak savaş sonrası travmasını, hayata kalma mücadelesinin hemen altına ikinci bir katman olarak eklemeyi başarıyor Cameron Alexander. Senaryosunun 2017-2018 yıllarında "henüz filme çekilmemiş en iyi senaryolar" seçkisi olan Black List’e (Kara Liste) girdiğini de not edelim.

        REKLAM

        Senaryonun parlak yanlarından biri, filmi çekecek yönetmene gücünü diyaloglardan değil görsellikten alan bir anlatı yolu inşa etmesi… “Vahşinin Kalbi”, James’in kalp krizi geçirip uçağın kontrolünü kaybettiği andan başlayarak gerilim ve aksiyon açısından iyi işleyen bir film… James ile Odin sadece doğaya ve zamana karşı savaş vermiyorlar. İkisinin de ilk önceliği, birbirlerini hayatta tutmak… Bir “hayatta kalma filminde” ilk kez gördüğümüz bir durum değil belki ama hikâyenin içine gayet iyi yedirildiğini düşünüyorum. Gerilim öğesi, sadece doğada karşılarına çıkan zorluklar değil, aldıkları fiziksel yaralar ve birbirlerini iyileştirme çabaları üzerine de kuruluyor.

        REKLAM

        David Ayer’in yönetimine gelirsek; karşımızda kendi ezberlerini bozan bir sinemacı var. Kariyeri boyunca “İlk Gün”ün (Training Day - 2001) senaryosundan başlayarak “Sokağın Kralları” (Street Kings – 2008), “Tehlikeli Takip” (End od Watch - 2012), “İntihar Timi” (Suicide Squad – 2016) gibi filmlere imza atan Ayer; sokak suçları, kenar mahallelerin yozlaşmış polisleri ve kentsel şiddet temalarıyla özdeşleşmiş bir yönetmen... “Vahşinin Kalbi”, onun filmografisinde farklı bir yerde duruyor. Ayer ilk kez şehri ve suçu geride bırakıp insanın doğaya karşı verdiği varoluş mücadelesine odaklanıyor. James’in, Alaska’nın acımasız coğrafyasında köpeği Odin ile çıktığı ölümcül yolculuğu, aksamayan bir yönetmenlikle getiriyor karşımıza. Doğanın o uçsuz bucaksız beyazlığını önce huzur veren bir sığınak, sonra her an yutmaya hazır bir canavar gibi göstermeyi başaran geniş açılı kadrajlarıyla sinemasal hazzı yakalıyor.

        REKLAM

        Yönetmen Ayer'ın bilgisayar efektlerine boğulmuş Hollywood kolaycılığından uzak durarak Brad Pitt ile Uber arasındaki iletişimin, etkileşimin büyük bölümünü sette canlı olarak kaydetmesi, filme bir inandırıcılık duygusu katıyor. Bilgisayar kökenli görüntülerin sayısı da az değil. Vahşi kurtlarla girilen o ölümcül dövüş sahnesini başka türlü çekmesi mümkün değil zaten. Ama yapaylıktan uzak iyi tasarlanmış bir sahne bu. Filmin en tüyler ürpertici sahnelerinden aynı zamanda… Kazanın ardından James’in, insanı doğada vahşi hayvanlar karşısında üstün kılan ateşli silahlara sahip olmaması, hikâyenin dikkat çekici yanlarından biri… Vahşi hayvanlarla nerdeyse eşit şartlarda mücadele eden James ve Odin hayatta kalabilmek için doğanın organik bir parçası olmak zorundalar.

        REKLAM

        Filmin görsel dünyasını inşa eden Mauro Fiore’nin görüntü yönetimini unutmamak gerek. ”Avatar” (2009) ile En İyi Görüntü dalında Oscar kazanan Fiore, bu kez kamerasını doğanın tekinsiz dinginliğine teslim ediyor.

        Jared Michael Fry imzalı müzikleri de beğendim. Daha önce Ayer'ın “Arıcı: Ölüm Kovanı” (The Beekeeper – 2024) filminde de çalışan Fry, bu kez minimalist ve etnik bir doku tercih etmiş. Alaskalı Inuit müzik grubu Pamyua ile iş birliği yapan besteci; Yupik dilindeki vokal performansları, yerel davullar ve uğultulu insan sesleriyle doğanın ilkel, mistik ve tehditkâr yapısını müzikal olarak başarıyla yansıtıyor.

        REKLAM

        Filmde Odin’i tek bir köpek değil, eski bir arama-kurtarma K9'u olan Uber liderliğindeki toplam 4 farklı Alman çobanı canlandırıyor. Yakın planlardaki o derin, neredeyse insani bakışların mimarı olan Uber'e, zorlu aksiyon ve dublörlük gerektiren sahnelerde kendi oğulları olan Hondo, Seeka ve Ryker eşlik ediyor.

        “Vahşinin Kalbi” öyle çok iddialı bir film değil açıkçası. Kendi alt türünde mütevazı bir yerde duruyor. Kaldı ki, hikâyenin imkanları çok geniş değil ve türün klişelerini yıkma gibi bir derdi yok. Hikâyenin öngörülebilir şekilde ilerlediği kesin ama kendi adıma finali beğendiğimi ve etkileyici bulduğumu söyleyebilirim. Özetle, James – Odin ilişkisinin sahip olduğu duygusal derinlik, sinematografisi, müzikleri, akıcı kurgusu ve aksamayan anlatımıyla seyre değer bir film olduğunu düşünüyorum. Brad Pitt’in filme çok şey katan oyunculuğunu da atlamayalım.

        REKLAM

        6.5/10