Edebiyat tarihinde Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Yahya Kemal’le ilişkisi en çok Dante ile Vergilius ilişkisini getirir akla; en azında bana öyle gelir. Vergilius, Hıristiyan inancı yaygınlaşmadan önce yaşadığı için “İlahi Komedya”da Dante’ye sadece Cehennem ile Araf’ta “rehberlik” yapar, cennete gitmeye hakkı yoktur onun, bu yüzden kitabın “Cennet” bölümünde Beatrice rehberlik görevini devralır ondan.
Onca şair içinde Dante’nin Vergilius’u seçmesi sebepsiz değildir. Çünkü Roma döneminin bu en büyük şairi, Dante’nin olmak istediği her şeyi temsil eden bir şairdi.
*
Ahmet Hamdi’nin Yahya Kemal’i seçmesi de sebepsiz değildi. Bir efsane olarak “mektepten memlekete” dönmüş olan Yahya Kemal, Ahmet Hamdi’nin olmak istediği her şeyi bünyesinde barındırıyordu. Ahmet Hamdi, Yaşar Nabi’ye yazdığı bir mektupta Yahya Kemal’in onun için neden bu kadar önemli olduğunu anlatır uzun uzun. Edebiyat Fakültesine girdiğinde ilk önce tarih, sonra da felsefe bölümünde okumak ister. Ancak o sırada Yahya Kemal’in edebiyat bölümünde ders verdiğini öğrenir ve hemen bu bölüme yazılır. Yahya Kemal’in derslerini dinledikçe, “içindeki karanlık dünya” yavaş yavaş bir düzene kavuşur; “hislerin dünyasından fikirlerin dünyasına” girmeye başlar.
Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun Yahya Kemal’den aldığı “düello daveti” mektubunu bu sırada ona götürmüş olmalı Ahmet Hamdi. Zira hocasına hayrandır, hocası “içindeki karanlık dünyayı bir nizama” kavuşturduğu için yapamayacağı şey yoktur onun için.
Yakup Kadri, “Gençlik ve Edebiyat Hatıraları” kitabında anlattığına göre bir gün odasında oturmuş günlük gazete yazısını yazıyor. Kapıdan, baştan ayağa heyecandan titreyen bir genç girer, yazarı selamlamadan elinde tuttuğu Yahya Kemal’in o tuhaf mektubunu masanın üstüne fırlatıp geldiği gibi aynı hızla gerisin geri gider.
Yahya Kemal’in derslerini dinleyerek “hisler dünyasından fikirler dünyasına giren” Ahmet Hamdi de o sırada boş değil, yani sadece “postacılık” yapmıyor; şiirler de yazıyor. İçinde müthiş bir yaratıcılık kazanı kaynıyor ama işe nerden başlayacağına emin değildir. Anlattığına göre Yahya Kemal’den öğrendiği en önemli şey, “kendine mühlet vermek” oldu! Bu “mühlet” sonucunda da kendi “dilini buldu”.
Özellikle mütareke yıllarında hocasıyla sık sık yıkılmış, harap haldeki İstanbul’un kenar mahallelerinde uzun uzun gezintilere çıkarlar. Osmanlı İmparatorluğu yıkılmış, geçmişi yadsıyan, hoyrat, kaba saba bir milliyetçilik fikri dolanıyor ortalıkta. Onlar bu fikre uzaktır. “Batılı gibi” düşünerek, imparatorluğu oluşturan halklarla birleştirici bir milliyetçilik fikrini geliştirmek mümkündür onlara göre. Başını Ziya Gökalp’ın çektiği yeni milliyetçiler ise, İslam’la bağları koparmak için Osmanlıyı yok sayarak Orta Asya’ya gitmek için çoktan bir alageyiğin peşine düşmüşler bile. Bu yüzden Gökalp;
“Harabisin harabati değilsin
Gözün mazidedir ati değilsin”
diye yazınca, Yahya Kemal cevabı yapıştırır:
“Ne harabi ne harabatiyim,
Kökü mazide olan atiyim”
Ahmet Hamdi; Yahya Kemal’in Jules Michelet’nin “Fransız toprağı, binlerce yılda Fransız halkını yarattı” sözü ışığında memlekete baktığını söyler. Ona göre bu memlekette ırk bile kan akrabalığının değil, tarih ve coğrafyanın sonucudur.
Oğuz Atay’ın daha sonra “Türkiye’nin ruhu” kavramıyla özetlediği şey, Ahmet Hamdi’ye göre musiki, halk türküleri ve tekke nefeslerinden ibaret bir şeydir; “bir cemiyetin ruhunu anlamak istiyorsanız bu üç şeye bakacaksınız” der.
Bir gün Ahmet Hamdi, hocasına, “Neydi bu eskilerin hayatı acaba? Nasıl yaşarlardı?” diye sorar. Yahya Kemal bu soruya gülerek şu cevabı verir: “Gayet basit, pilav yiyerek ve Mesnevi okuyarak. Medeniyetimiz pilav ve Mesnevi medeniyetiydi”. Birkaç yıl sonra Bağlarbaşı’ndan Karacaahmet’e doğru inen yolda, kim bilir hangi vesileyle canlanan maziyi hatırlama arzusuyla aynı fikre dönerler. Bu kez Yahya Kemal “pilav” ve “Mesnevi”ye bir de “cihadı” ekler, der ki Ahmet Hamdi:
“Itri’nin dehasını o kadar iyi yakalayan adam bu düşünceyle eskiyi inkâr etmiyor, sadece onu büyük realitesinde görmek istiyordu.”
*
Yahya Kemal’in “pilav yiyerek ve Mesnevi okuyarak” yaşadığımız sözüne daha sonra “cihadı” eklemesi, “Viyana önlerine” gitmeye dönüştü zamanla. Zira Ahmet Hamdi’nin Yahya Kemal’e sorduğu soru, birçok yerde geçen “Üstat bu millet Viyana kapılarına nasıl dayandı?” değil, kendisinin yazdığına göre, “Neydi bu eskilerin hayatı acaba? Nasıl yaşarlardı?” şeklindedir. Ancak her önemli söz gibi zamanla değişime uğradı bu söz de. Sözden birçok mana türetildi. Kimisine göre bu söz doğru anlaşılmamış, kimisine göre de bu sözde iki iddia saklıydı. Mesnevi kültürün, pilav da iktisadı hayatın simgesiydi. Bulgurunuz varsa karnınız tok, Mesnevi okuyorsanız da bu dünyada bir düşünüş biçimi edinmişsiniz demekti. Fazlasına ihtiyaç yoktu.
*
İsterseniz bu sözden bir “fetih” sonucunu çıkarın isterseniz söyleyenin ve aktaranın niyetlerinden bağımsız istediğiniz manayı… Her açıdan mühim bir sözdür çünkü hem “pilav” hem de “Mesnevi” başlı başına mühim iki şeydir.
Peşinen söyleyelim. Yahya Kemal’in bahsettiği pilav, pirinç pilavı değil, bulgur pilavıdır. Zira Osmanlı’da pirinç pilavı havasın, bulgur pilavı avamım yemeğidir. Saraydakiler yani havas çeşit çeşit pirinç pilavlarını yer; ister Mary Işın’ın “Osmanlı Mutfak Sözlüğü”nde saydığı acem pilavı, adi pilav, köse pilavı, baş pilavı, biberli pilav, güveçte pilav, börülceli pilav, düğün pilavı, hünkâri pilavı, kıymalı pilav, hamsili pilav, lüfer pilavı, patlıcanlı pilav, Medine pilavı, Mevlevi pilavı, midye salması, muzaferiyye pilavı, sebzeli pilav, susuz pilav, Özbek pilavı, akide pilavı, süzme pilav, sütlü pilav, şehriyeli pilav, tarak pilavı, temcit pilavını yer; Anadolu’nun yoksul ahalisi de, yani avam yağsız bulgura kaşık sallar.
Bulgur pilavı yiyerek hiçbir Yeniçerinin pazıları şişmez, sadece bulgur pilavı yiyerek kimse buradan Viyana’ya da gidemez. Dolayısıyla üstat bunun ötesinde bir şeyden söz ediyor olsa gerek.
*
Anadolu’da halkın diline pelesenk olmuş bir söz vardır, derler ki, “Buğday ile koyun, gerisi oyun…” Bir koyundan iki post çıkmaz ama bir koyundan et, süt, yün, deri, gübre ve başka şeyler de çıkar. Buğday da sadece ekmek değil, aynı zamanda pilav ve başka şeylerdir de.
Yazının burasında Halil İnalcık’ı yardıma çağırmanın zamanı, der ki Hoca:
“(Osmanlı’da) Büyük kitlelerin geçimi, geçimlik ekonomi, ordunun ve şehirlerin iaşesi hububat ekimine, başlıca buğday-arpa ekimine dayanır. Darlık ve açlık, hububat ekiminde noksandan ileri gelir. Devlet bu yüzdendir ki, tarla ziraatını, hububat ekimini kontrol altında tutmak zorunluluğunu duymuştur. Osmanlı kanunnamelerinde kesin bir madde vardı: Tarla; bağ ve bahçe haline getirilemez. Tarlaların devamlı işletimi kanunla garanti altına alınmıştır.”
Demek ki koyunun yanında buğday ve ondan elde edilen ürünler, ahalinin, yani avamın ana besinidir. Osmanlı çoktan yıkıldı, yüz seneden beri Cumhuriyetle idare ediliyoruz, bu durum hâlâ değişmiş değil. Hâlâ ekmek üzerine yemin ediyor, “ekmek çarpsın” diyoruz, yerde bir ekmek parçası görsek, öpüyor, yüksek bir yere koyuyoruz, işten kazandığımıza “ekmek parası” diyoruz, “ekmek uğruna” gurbete gidiyoruz, en hararetli arayışımız ekmek arayışıdır, “ekmeksiz karın doymaz” diyoruz, makarnayı, bulgur pilavını ekmeğe katık ediyoruz, lahmacunu lavaşa sarıyoruz… Buğdayın anavatanıdır yaşadığımız coğrafya, buğdayın pişirilmesinin adı olan bulgur pilavı eldedir, boldur, onunla yetiniyoruz. Yaşamak için yiyoruz bulguru, daha lezzetli şeyleri yemek için yaşamıyoruz. Kanaatkâr bir hayatın besinidir bulgur çünkü.
*
Yaşar Kemal’in “Ortadirek” romanı uzun bir yürüyüşün romanıdır. Pamuk toplamak üzere Çukurova’ya yürüyorlar kahramanları. Varacakları yerde onları sadece ayakta kalma mücadelesi bekliyor, yine de yürüyüş bir umuttur onlar için. Romanın kahramanı Meryemce oğlu Uzunca Ali’ye küstür, ama yolculuk boyunca sırtından hiç inmez, yine de tek kelime etmez ona, bir şey soracaksa ağaca ota, börtü böceğe, dağa taşa sorar. Ama bu Meryemce kadın var ya Meryemce, yolculuk boyunca bir bulgur pilavı pişirir, üzerine bir kızgın tereyağı döker, kokusu tekmil coğrafyayı sarar. Tahta kaşıklarla tencerenin başına oturduklarında, Uzunca Ali yumruğuyla yanına bir soğan kırar. Elli sene önce okumuşum romanı, Meryemce’nin pişirdiği ve üzerine kızgın tereyağını döktüğü bulgur pilavının kokusu tütüyor hâlâ burnumda…
Bulgur pilavı yapmak kolaydır. Bulgur fazla su kaldırır, pişirende ustalık aranmaz ama pirinç pilavı öyle mi? İyi pirinç pilavı pişiren her türlü zor yemeği kolayca yapar. Osmanlı mutfağına yeni aşçı adayı aldıklarında pirinç pilavı yaptırırlarmış, iyi pilav yapanın pişiremeyeceği yemek yoktur çünkü.
İyi pilav yapmak için iyi bir planlama lazım. Pilav yapmak, tencereyi ocağa sürmeden önce başlar çünkü. “Pilav mutfakta yapılan ve masada kazanılan bir savaştır,” derler.
*
Yaşar Aydemir, “Ravzî Dîvanı” adlı kitabında pilavın divan şiirindeki yerine de geniş yer verir. Yüzlerce beyit vardır divan şiirinde pilava dair ki birkaçı şöyle:
“Kande gittin ey gıdâ-yı rûhum ey cânım pilâv?
Haste-i cû‘um gel ey dermân-ı cev‘ânım pilâv?”
(Ey rûhumun gıdası, ey cânım pilâv, sen nereye gittin?
Açlıktan takatsiz kaldım. Ey açlığımın dermanı pilâv, gel artık.)
“Kaldım aç u zâr u muhtâc u zebûn u bî-nevâ,
Pây-mâl-i leşker-i cû‘ itme sultânım pilâv”
(Ey sultanım pilâv; aç ve muhtacım, yiyeceksiz bir şekilde zelil durumdayım. Beni açlık askerinin ayakları altına itme.)
“Ayasofya kubbesi sandım görüp nâ-geh seni,
Yüreğim koptu hemân ey dînim îmânım pilâv”
(Seni (sofrada) ansızın gördüğüm zaman Ayasofya kubbesi zannettim.
İşte o vakit yüreğim koptu ey dînim îmânım pilâv.)
*
Eskiler, edebiyatın şu kuralını akıllarından hiç çıkarmazlardı:
“Gözyaşıyla yazılan metinler, gözyaşıyla okunur”.
Gözyaşıyla yazılmış bir kitaptır Mesnevi. Kuran, “iqra” yani “oku” diye başlar; Mesnevi ise “bişnev”, yani “dinle” diye… Mevlana, “seyrüsülûkte bulunanlar için irşad kitabı” olarak nitelendirmiş kitabını. Yüzyıllardan beri birçok insanı dönüştürdüğü gibi toplumu da dönüştürmüş. Bu yüzden Abdurrahman-ı Câmî, Mevlana için, “Peygamber değil fakat kitabı var” demiş. Tasavvufa mevzu olan ne varsa bu kitapta hepsi var. Bu yüzden binlerce şerhi vardır her yerde.
Aslında basit bir kitaptır. Ayet, hadis, ahlak gibi derin mevzuları, bazen işin içine eğlenceyi de katarak, halkın diliyle, herkesin anlayabileceği bir şekilde, hikâyeleştirerek anlatır. Bu dil yalın bir dildir, ancak basit olduğu kadar derindir de. Saf şiir sözün cevheridir derler ya, Rumi kitabında bu cevheri bulmuş. Anlattığı her hikaye mutlaka yaşanmış duygusunu hissettirir. Kısa cümlelerle uzun mevzulara dalar. Bu yüzden Anadolu’da anlatılan her meselin, her kıssanın ucu mutlaka Mesnevi’ye dayanır.
“Aşk kime benzer?” dedi
“Aşk bir neyzene benzer,” dedim
“Aşk bir neyzene benzerse biz neyiz?”
“Evet” dedim, “Çok doğru,
Aşk bir neyzene benzerse… Biz ney’iz.”
*
Mesnevi’den bir hikaye:
Musa, dağda kendi bulduğu bir usulle Allah’ı zikreden bir çoban görür. Çobanın dilinden şu sözler dökülüyordu:
“Hey koca Tanrı! Gel bana sakalını tarayayım, gel bitini ayıklayayım, gel sana süt içireyim, gel de kulübemde dinlen.” Musa hiddetlenir:
“Behey sersem, Allah’la nasıl konuşursun? Dua ederken kâfir oldun gitti, behey akılsız.”
Çoban bir feryat eder ki, tası tarağı oracıkta bırakır, ağlayarak kendini çöle vurur.
Allah Musa’ya vahi eder;
“Kulumla arama girmeye utanmaz mısın? O ne güzel beni kendi aklı ve gönlünce anardı. Ey Musa sen Allah’a yaklaştırmaya mı geldin uzaklaştırmaya mı?”
Musa hatasını anlar ve çok üzülür, telaşla çobanın ardına düşer. Çobanı kızgın çölün bir yerinde bulur. Musa “hakkını helal et, gel sürünün başına geri dön” der çobana. Çoban “sen beni azarlayana dek ben dünyada idim. Şimdi rabbim beni öyle bir nurla ateşledi ki durmam artık, perde açıldı ey Musa!” der ve kızgın çölde sırra kadem basar.
Can, sevgiden nurdur. Allah can ehlinin diline bakmaz kalbine bakar. Kâbe’nin içine girene “kıbleye dön” demek ne kadar abestir.”
*
Bir hikâye daha:
Harut ile Marut, Allah’ın iki sevgili meleğidir. Yeryüzünde insanoğlunun yaptığı kötülüklerin sebebini merak ederler. Allah’ın sevgili kullarının bu kadar acımasız olmalarına bir mana veremezler. Allah onları yeryüzüne gönderse, bütün kötülüklere son verecekler! Bu taleple Rabb'in huzura çıkarlar. Allah onlara der ki:
“İnsanlardaki nefsani hisler ve şehvet sizde olsaydı, sizler daha kötüsünü yapardınız. Sizi melek yapan şey, kalbinizde şehvetin olmamasıdır.”
Bunun üzerine iki melek, kalplerini şehvetle doldurarak kendilerini yeryüzüne indirmelerini talep ederler Allah’tan. Sınanmak isterler! Uzun tartışmalar sonucu Allah ikisinin kalbini şehvetle doldurur ve Babil şehrinde görülmekte olan bir boşanma davasına kadı olarak gönderir.
Hani bir içim su dedikleri cinsten var ya öyle güzel, Zühre adında bir kadın kocasından boşanmak istiyor.
Harut ile Marut, Zühre’yi görünce ikisi aynı anda ona aşık olur. Bir yolunu bulur, kadınla buluşurlar. Ve ikisi de kadınla birlikte olmak ister. Kadın tamam der ama şartları vardır.
“Ya kocamı öldürün ya şarap için veya puta tapın.”
Şartların içinde en az zararlı olanı şarap içmektir. Sarhoş oluncaya kadar içerler.
Kadın isteklerini yerine getirir.
Birkaç gün sonra şehvet ikisinin de beynini kemirmeye devam eder, tekrar kadına giderler, bu kez yeni şartlar öne sürer kadın; her defasında hırsızlık yaparlar, cinayet işlerler, akla gelmedik kötülük neyse onu yaparlar. Her geçen gün kadının şartları ağırlaşır ancak gelin görün ki, şehvet her şeye baskın gelir.
Gün gelir, kadın artık bu kadarı da olmaz dedirten bir talep ileri sürer.
“Siz her gece İsm-i Azam duasını okuyarak gökyüzüne çıkıyorsunuz. Bana da o duayı öğretin.”
Gözleri şehvetten kör olmuş Harut ile Marut bu şarta da “evet” derler ve kadına İsm-i Azam duasını öğretirler. Kadın duayı okuyarak Allah’ın huzuruna çıkar.
Bir anda karşısında o “fettan” kadını gören Allah, elinin tersiyle bir tokat atar ona. Kadın, yediği tokadın etkisiyle uzay boşluğuna ışık hızıyla dalar, göğün büyülü boşluğunda kayar kayar, yıldız olur, durur bir yerde.
O günden itibaren orada duran yıldıza “Zühre” adı verilir, bir diğer adı “işveli” yıldızdır, devamlı göz kırpıp durur.
Harut ile Marut’a gelince...
Allah iki sevgili meleğinden, yeryüzü ile ahiret azabı arasında bir tercih yapmalarını söyler. Yeryüzü azabı geçicidir nasılsa, ahiret ise sonsuz; yeryüzü azabını tercih ederler...
O günden itibaren Allah Harut ile Marut’u Babil Kulesi’ne ayaklarından baş aşağı asar.
Kıyamet gününe kadar orada asılı kalacaklar!
*
On yıl kaldığı Fransa’da çok şey öğrenerek memlekete dönen Yahya Kemal, talebesi Ahmet Hamdi’yle harap olmuş, çoğu yangınlarda yanmış, bakımsızlıktan çürümüş ahşap ev yıkıntıları arasında İstanbul’un uzak, ücra, yoksul semtlerini gezip eskiden ve memleketin geleceğinden konuşurlarken koca imparatorluk küçüle küçüle Anadolu’ya büzülmüş, payıtahtı besleyen kaynaklar hepten kurumuş, şehrin sokaklarını Balkanlardan kaçmış Müslüman ahalinin sümüklü çocukları istila etmişti.
Sonra iki büyük edebiyatçı da öldü, Aşiyan’da yan yana gömdüler.
Son yıllarda mezarlarından kalkıp İstanbul’un artık betonun istilasına uğramış daracık sokaklarında bir gezintiye çıksalardı; Ahmet Hamdi yüksek beton bloklara bakıp, “Bu çürük çarık beton evlerde nasıl yaşıyorlar, hayatları nasıldır acaba?” sorusunu sorsaydı; Yahya Kemal muhtemelen, “Pirinç pilavı yiyip televizyon dizisi seyrediyorlar,” cevabını verirdi.
Yüz yılda bulgurdan pirinç pilavına terfi ettik, Mesnevi ise hak getire!