Bir şehre gittiğinizde; çok değil bundan elli sene önce orada insanların yaşadığına dair bir emareyle karşılaşmıyor, bir istasyon, bir postane binası, bir kışla, bir cami çıkmıyorsa karşınıza eğer, binalar eciş bücüş, ön cephesi sıvasız, yapılardan çıkan demir filizleri birer mızrak başı gibi uzanıyorsa göğe, sokaklar düzensiz, evler gelişigüzel inşa edilmişse, mimari bir bütünlükten yoksunsa şehir, sokakları toz içinde, her yere düzensiz bir şekilde arabalar park etmiş, her yer seyyar satıcı istilası altındaysa orası şehir değil kocaman bir köydür.
Birkaç gün önce memleketim Hakkâri çarşısının her sokağını, vakit ayırıp her girdi çıktısını dolaşmaya çıkıp o sokaklarda geçen çocukluğumun izlerini ararken geldi aklıma bu cümle.
60’lı yılların sonuna doğru köyden ilk defa buraya geldiğimde burası bir şehirdi. Şehrin tam ortasında yer alan kalenin kalıntıları duruyordu hâlâ. Yeni seçilen belediye başkanı, “Bu eski yıkık duvarlar çok çirkin, yıkalım bunları, kalenin başını dozerle dümdüz edelim, açılan alana fıskiyeli havuz yapalım, etrafına çiçekler ekelim, çay meşrubat satalım, insanlar buraya gelip hoşça vakit geçirsin” dedi ve dediğini yaptı, kalenin eski kalıntılarını ortadan kaldırdı.
Kalenin altında Meydan Medresesi var. Kutu gibi bir binadır. Kesme taşlarla inşa edilmiş. Bitlis ve Hoşap medreseleriyle bir örnektir. Kapısının üzerindeki kitabeden, yapının 1700-1701’de Hakkâri mirlerinden İzzeddin oğlu İbrahim Bey tarafından inşa edildiğini yazar. Şehre girer girmez bu medrese çıkardı karşına. Kalenin altındaki düzlük alanda tek başına duruyordu. Etrafında hiç bina yoktu. Bu gidişimde gözlerim medreseyi aradı; ara ki bulasın. Yüksek yüksek apartmanların arasında kaybolup gitmiş o güzelim yapı.
*
“Burada yazlık sinema vardı” dedim yanımdaki arkadaşıma. Sinemanın yerinde birkaç katlı bir apartman yükseliyor şimdi. Sinemanın etrafındaki evlerin toprak damlarında karpuz yiyerek, çekirdek çitleyerek çoluk çocuk herkes beleşe film seyrederdi. Gökyüzü, Can Yücel’in dizesiyle “yıldızdan çiçekleriyle bir Babil bahçesi”ydi. Elini uzatsan “Büyük Ayı sana hırlardı”. Eskiden geniş bir bahçenin içinde yer alan Vali Konağı’nın bahçesini küçültmüş, yola vermişler. Sağ tarafta tekmili camdan oluşan o muhteşem İl Kütüphanesi binası yok, yıkıp yerine Defterdarlık binası yapmışlar. Defterdarlığın önünde durup bu binadaki bütün kitapları alıp eve götürmek istediğim yıllara gittim bir anda. Her vesileyle bu kütüphaneye gelir, bütün katlara çıkan iç merdivenin önünde dururdum. Giriş katında çocuk kitapları vardı. İlkokuldaydım, üst kattaki kitapları ödünç alıp götüremezdim eve, yaşım tutmuyordu. Her defasında kaçıncı sınıfta olduğumu sorar beni çocuk bölümüne gönderirlerdi. Oysa ben Kemalettin Tuğcu okumak istemiyordum, merak ettiğim kitaplar yukarıdaydı. Ama yukarıdan ödünç kitap almak da meseleydi, zira abone olman lazımdı, abonelik de o zamanın parasıyla beş liraydı. Beş lirayı depozito olarak yatırıyor, kütüphaneye abone oluyordun.
Beş lirayı bulsam bile ortaokula gitmeden bana kitap vermezlerdi.
*
Çok eski bir gelenektir bizde. Düğünden sonra her komşu, geline bir bohça içinde hediye götürür. Annem bir bohça tutuşturdu elime, içinde ne vardı bilmiyordum, muhtemelen bir şal veya eşarp, bir şişe Çoban kolonyası, birkaç kalıp kokulu sabun, hediyelik öteberi gibi şeyler. Aynı mahalleden Fatma hanımın oğlu evlenmişti, geline hediye gönderiyordu annem. Bohçayı aldım, götürdüm, kapıyı çaldım, Fatma Hanım’a teslim ettim, “Bekle oğlum” dedi. Döndü, elime beş lira tutuşturdu. Gözümün önünden bir bir kitaplar geçmeye başladı, cilt cilt… Romanlar, hikaye kitapları. El ele tutuşmuş bana gülümsüyorlardı. Hızlı karar vermeliydim. Ya beş lirayı götürüp anneme verecek ya da kütüphaneye götürüp depozito olarak yatıracaktım. İkincisinde karar kıldım, hiç oyalanmadan gittim kütüphaneye. Sarı devrimci bıyığı olan, mavi gözlü yakışıklı Mustafa (ki daha sonra beraber devrim yapmaya kalkıştık, biz devrimi yapmadan askerler elini çabuk tuttu, devrimi onlar yaptılar, Mustafa’nın payına da o gün bugün Danimarka’da mültecilik düştü) parayı alıp abonelik kartımı doldururken kaçıncı sınıfta olduğumu sordu. İlkokul dördüncü sınıftaydım, okula üç yıl geç başlamıştım, dolayısıyla pek ilkokul öğrencisine benzemiyordum, yekten “orta birdeyim” dedim, inandı. Raflardaki kitaplara bakmaya başladım, kütüphane görevlileri kitapseverleri hareketlerinden tanır galiba, “dur ben sana bir kitap seçeyim” dedi, uzandı, bana Sait Faik’in “Semaver”ini çıkarıp verdi. Söylediğim bir yalanla Mustafa’yı kandırmış, kütüphanenin orta katında kitap almayı başarmıştım. “Semaver”i aldım ve aceleyle okuma salonunda bir sandalyeye oturdum. Kitabı karıştırdım, karşıma “Bohça” diye bir hikâye çıktı. Bir bohça beni Sait Faik’e götürmüş, Sait Faik de bir “Bohça”yla karşıma çıkmıştı.
“Eskiden Binbaşı Hidayet Bey’in evinde besleme” olan bir kız, “hain bir burjuva çocuğunun” yaşadığı bir zengin evine gelir hikâyede. “Küçük Bey” kıza eziyet etmeye başlar. Kızın esmer teninde yer yer çürükler peyda olur, yaralar açılır. Küçük, şekilleri bozulmuş ellerinin yukarısındaki narin ve mor damarları okunan bileklerine tırnak yaraları açar. Bütün işkencelerine rağmen kız onunla laubali olmaya devam eder. Hoşuna gittiği için Küçük Beyin kitaplarına bakar kız, Küçük Bey bu hareketlerine kızar gibi yapar ve ona, “Kız sen de benim hoşuma gidiyorsun. Hem de her gün yiyip sana vermediğim, çok sevdiğim şamfıstıklarından daha çok. Ama ben, hoşuma gidiyor diye, seni kabuklarından sıyırıp şamfıstığı gibi yeşil ve tatlı içini yiyor muyum…” der. Evin bahçesinde, dut ağacının altında bir gün kızın başı Küçük Beyin dizinde annesi yakalar onları. Küçük Bey kaçar, akşama kadar dönmez, akşam eve gelir, kız evde yoktur. Hikâye şöyle biter:
“Bohçasının sandık odasının bir köşesinde olduğunu evde herkes bilirdi. Evde bir şey kaybolduğu zaman, evvela bu üzeri kırmızı, beyaz, sarı, lacivert yamalı bohça aranırdı.
Aradığım bohçayı sandık odasının naftalin kokan köşesinde bulamadım.”
Annemin elime tutuşturduğu bohça beni Sait Faik’in bohçasına o günden itibaren soktu ve hâlâ çıkamadım o bohçadan.
*
İl Kütüphanesinin sağında Hükümet Konağı, onun karşısında Cumhuriyet İlkokulu ve TRT Hakkâri Radyosunun binası vardı. Aralarında bir meydan vardı, şehrin tek meydanı, Süleyman Demirel, Bülent Ecevit falan şehre geldiğinde Hükümet Konağının balkonundan, bu meydanda toplanmış olan ahaliye nutuk atarlardı. Resmi bayramlar bu meydanda kutlanırdı. Güzeldi, muntazamdı. İlkokul ve radyo binasını yıkıp yerine Adliye Sarayı yapmışlar. Hükümet konağını da merkez komutanlığının binası, Hakkari’nin ilk oteli, postanesi ve Lale Sinemasıyla birlikte yıkıp hepsinin yerine, günümüzde her şehirde bir örnek inşa edilen o “külliye görünümlü” bir valilik binası inşa etmişler.
*
Yıktıkları Hakkâri Hükümet Konağı, mimar Aydın Boysan’ın eseriydi. Herkes rahmetli Aydın Boysan’ı, “rakının meziyetlerini” anlata anlata bitiremeyen bir muhabbet erbabı olarak bilir daha çok. Oysa o 55 yılda 15 milyon metrekare bina tasarlamış iyi bir mimardı. Hakkâri Hükümet Konağı 1947’de inşa ettiği ilk eseriydi. Daha sonra aralarında Sütlüce’deki Arçelik binası ve Arçelik Çayırova Fabrikası, Gebze’deki Nasaş Alüminyum Tesisleri, Levent’teki Eczacıbaşı Binası, Karamürsel’deki İpek Kağıt Fabrikası, İkitelli’deki Hürriyet Medya Towers, Çatalca’daki Nesin Vakfı binasının restorasyonu olmak üzere birçok esere imza attı. İşin ilginç yanı o ki bu eserlerin çok azı bugün ayaktadır; çoğunu yıkıp yerine başka şeyler yaptılar. Hürriyet Medya Towers’ın yerine ne yaptılar bilmiyorum ama Levent’teki Eczacıbaşı Binasının yerine Kanyon AVM, Hakkâri Hükümet Konağını da valilik binasına çevirdiler.
Aydın Boysan der ki, “Bir şehri planlamak marifet değildir. Bütün memleketteki nüfus yayılışını ve dolayısıyla o yayılışı doğuran hareketleri planlamaktır,” marifet.
Misal, çocuklarımın okula gittiği, bir ayağımızın orada bulunduğu İsveç’in Östersunds şehri, 80 bin nüfuslu küçük bir şehirdir. Şehir bir gölü gören bir yamaca kurulmuş. Bütün sokaklar paralel bir şekilde göle iner, o sokakları da yandan kesen caddeler var, yukarıdan baktığında bir ızgaraya benzer. Şehrin tam ortasına bir meydan inşa etmişler, her taraftan sokaklar meydana çıkar, dikdörtgen şeklinde muhteşem bir meydandır. Meydanın etrafında şehre kimliğini veren ana binalar vardır. Belediye binası, bankalar, postane, kilise, tiyatro salonu, sinema ve hastane var. Çoğu binanın üzerinde inşa tarihleri var. En genci 1800’lerin sonunda inşa edilmiş. Varsayın o günkü nüfusu… Bugün bile 80 bin nüfusu olan şehrin belki de o zamanlar birkaç bin olan nüfusuna rağmen, birkaç yüz yıl sonraki “nüfus yayılışını” düşünerek tasarlamışlar.
1947 yılının ocak ayında Van’dan Hakkâri’ye yaya olarak 200 küsur kilometrelik yolu karlar içinde yürüyerek varmış Aydın Boysan, bir yazısında anlatır. Şehre gelmiş, birçok kişinin geçimini katırcılıkla sağladığını görmüş. Katır sahiplerinden taş istemiş, onlar da ta Zap vadisinden taş taşımışlar katırlarıyla. Eseri dikdörtgen biçiminde iki katlı uzun bir binaydı. O binaya ilk girişim hiç çıkmadı aklımdan. Koridor o kadar uzundu ki. Bir dürbüne tersten bakmak gibi… Sağlı sollu devlet daireleri vardı. Emniyet, defterdarlık, nüfus müdürlüğü, askerlik şubesi hepsi aynı binadaydı. Valilik makamı üst kattaydı, şehre gelen politikacıları nutuk attığı balkona valinin odasından çıkılırdı. Bunu, bir 23 Nisan günü, hani bayramın şerefine çocukları bir saatliğine vali, bakan, reisicumhur falan yaparlar ya, beni de ilkokuldayken bir saatliğine vali yaptıklarında o odaya girdiğimde anlamıştım.
Aydın Boysan’ın eserinin yıkımında görev alanlardan duydum; katır sırtında birkaç kilometre uzaktan getirilen o kocaman taşlardan yapılma binayı yıkmakta bir hayli güçlük çekmişler.
*
Tam karşıda şehir kulübü vardı, elektrik o zamanlar zırp pırt kesildiğinden içinde her daim bir lüks lambası yanardı. Kravatlı, kerli ferli adamlar olurdu içerde, camdan bakardık. Lokanta vardı köşede, ilk lokanta yemeğini orada yedim. İçeri girmiş, yemeklere bakmış, türlüyü beğenmiştim. Biz her türlü sebze yemeklerine “şorva” derdik. Garsondan “şorva” istemiş, o da bana mercimek çorbası getirmişti. Sonradan fotoğraf sanatçısı Enver Özkahraman bir dükkan açtı aynı sırada, “Foto Ender”de çektirdiğim ilk “haftalık fotoğrafı” (fotoğrafı çekiyordu, bir hafta sonra alıyordun çerçeve içinde büyütülmüş halde) bir yerlerde bulup saklayan bir yeğenim bu gidişimde hediye etti bana. Turistik Otel olarak inşa edilen, daha sonra belediye binası, öğretmen evine dönüşen modern binanın bahçesi çarşının tek serin gölgelikli bahçesiydi. Yine bu gidişimde gördüm, o çay bahçesine de demir direkler dikmiş (beton kullanırsan inşaata girer, ruhsat alamazsın, oysa bu yöntemle çardak benzeri bina yapmak mümkün galiba) tuhaf bir yapı yapmaya çalışıyorlar, “yapmayın, etmeyin, günahtır, zulümdür” diyen yok galiba!
*
Hiçbir şey ben o şehri terk ettiğimde bıraktığım gibi değil. Olması da düşünülemez zaten.
İtalo Calvino “Görünmez Kentler”de der ki:
“Anılardan akıp gelen dalgayı bir sünger gibi emer kent ve genişler. Zaira’nın bugün olduğu biçimiyle bir anlatısı, Zaira’nın tüm geçmişini içermeli. Oysa kent geçmişini dile vurmaz, çizik, çentik, oyma ve kakmalarında zamanın izini taşıyan her parçasına, sokak köşelerine, pencere parmaklıklarına, merdiven tırabzanlarına, paratoner antenlerine, bayrak direklerine yazılı geçmişini bir elin çizgileri gibi barındırır içinde.”
Benim şehrimde geçmişe ait hiçbir şey çarpmıyordu gözüme.
Calvino’nun “Görünmez Kentleri”nden bir alıntı daha:
“Düşünde bir kent gördü Yüce Han; Marco Polo'ya anlatıyor:
‘Gölgede, kuzeye açık bir liman. Doklar duvarlarına çarpan siyah suların üzerinde yükseliyor; yosun kaplı kaygan taş merdivenler iniyor suya. Katran sıvanmış halen bağlı kayıklar rıhtımda aileleriyle ağır ağır vedalaşan yolcuları bekliyor. Veda sahneleri sessizlik içinde geçiyor; gözyaşı var sadece. Hava soğuk; herkesin başında şallar var. Kürekçinin çağrısı son veriyor oyalanmalara; yolcu soğuktan büzüşmüş pruvada, geride kalanlar kalabalığına bakarak uzaklaşıyor; daha şimdiden seçilmez oldu hatları kıyıdan; sandal, demirlemiş bir gemiye yanaşıyor; küçülmüş bir figür tırmanıyor merdivene; sonra kayboluyor; Zoka deliğini sıyıran paslı zincirin gıcırtısı duyuluyor. Geride kalanlar, burnu dönünceye dek gemiyi izleyebilmek için rıhtımdaki kayalığın üstündeler, büyük duvarlara dayanmışlar; beyaz bir bez parçası sallıyorlar son kez.’‘Hemen yola çık,’ der Marco Polo’ya Kubilay Han, ‘bütün kıyıları ara ve bul bu kenti. Sonra dön ve rüyam gerçeğe uyuyor mu söyle bana.’
‘Bağışla beni efendimiz: er geç o rıhtıma çıkacağım kuşkusuz,’ der Marco, ‘ama dönüp sana anlatamayacağım onu. Böyle bir kent var ve de basit bir sırrı var: yalnız gidişleri bilir, dönüşleri bilmez.”
Hakkâri dışarıya göç veren ama içeri göç almayan tek şehirdir Türkiye’de.
*
Şehirlerin içinde tarihi en eski şehirlerden birisidir Hakkâri, neredeyse yedi yüz yıllık bir tarihi var ama emirlikle yönetildiği dönemi saymazsak, sonradan gelen hiçbir yönetim, şehrin en az yüz yıl sonrasını düşünerek planlamamış şehri. (Anadolu’nun diğer şehirleri farklı mı?) Bu gidişle bundan sonra gelecekler de var olan ucube yapıyı başka bir ucubelikle değiştirecekler.
Uzun uzun dolaştım şehrimin sokaklarında… Bir gölge gibi sokaklarda çocukluğum takip etti beni gezerken. Aklımda hep 31 aşında veremden ölen Fin asıllı İsveçli şair Edith Södergran’ın “Aradığın Burada Yok” şiirindeki “Sakin ol çocuğum yok aradığın burada/Salt gördüklerindir var olan” mısraları vardı.
*
Çocukluğunuzun geçtiği şehre gider de orada, bundan elli sene önce insanların yaşadığına dair bir eser görmezseniz eğer, oturun ağlayın şehrinize.