Latin Amerika’nın kare ası dört romancısından üçünü Mehmed Uzun tanıştırdı benimle. Kolombiyalı Garcia Marquez’i 1984 yılında Seçkin Selvi’nin olağanüstü çevrisiyle Can Yayınları’ndan çıkan “Yüzyıllık Yalnızlık”la biliyordum ama karenin diğer üçlüsünü Meksikalı Carlos Fuentes’i, Arjantinli Julio Cortazar’ı ve Perulu Mario Vargas Llosa’yı Mehmed Uzun sayesinde tanıdım.
Rahmetli Mehmed Uzun tam bir kitap kurduydu. İki üç dilde takip edebiliyordu dünya edebiyatını ama “dünyanın önemli yazarlarının çevrilmesi konusunda kimse Türklerin eline su dökemez, çok hızlılar,” diyordu. Mesela Fuentes’in yeni bir romanı İsveççeye çevrilene kadar, aynı kitap Türkiye’de birkaç baskı yapıyordu, diğerleri de hakeza. Bu yüzden bilmediği dillerde çıkan romanları Türkçe çevirilerinden okuyordu.
1990’lı yıllarda Can Yayınları Carlos Fuentes’in neredeyse külliyatını Türkçeye çevirmiş ama Mehmed Uzun en çok onun “Terra Nostra”sından bahsediyordu bana; Türkçe çevirisi Uzun’un vefatından sonra çıktı ne yazık ki.
İsveç’ten Türkiye’ye her geldiğinde, İstanbul’da ya Ümit Fırat ya bende kalırdı Uzun. 1996 yılının baharında bir akşam eve gelirken her zaman olduğu gibi elinde bir kitap vardı. Oldukça heyecanlıydı, İsveççesi yoktu henüz, Türkçede yeni çıkmış olan Fuentes’in “Diana-Yalnız Avlanan Tanrıça” kitabıydı. O yakışıklı gülümsemesiyle kitabı gösterdi bana, “Bir yığın yazı çıktı dünyada bu kitapla ilgili, heyecanla bekliyordum, hemen okuyacağım” dedi ve o gece kitabı okuyup bitirdi; sabah kahvaltıda elime tutuşturdu, “oku” dedi ve “Diana”nın hikayesinden bahsetti bana. İki büyük yazar, bir dünya starı kadın oyuncu ve peşinden gelen iki intihar, ardından üç ölüm…
Carlos Fuentes’in okuduğum ilk kitabıdır bu roman. Nasıl desem damağımda böyle nahoş bir tat bıraktı, bir insanın yokluğunda ona yapılmış büyük bir haksızlığın belgesi olarak kaldı aklımda o günden bugüne. Çok sevmemiştim. Hoyrat davranmıştı Fuantes o küçük kadına. İnsan sevdiğine bunu yapmamalı, onu bu kadar küçültmemeli demiş, iki aylık bir birliktelikse de mahremiyet denilen bir şey vardı diye düşünmüştüm. Daha sonra bunları Mehmed’le konuşmuş muyduk hatırlamıyorum ama Mehmed Uzun’un aldığı kitap bende kaldı, ondan bana bir hediye gibi, gözüm gibi bakıyorum şimdi ona. Geçen gün kitaplığımın önünde durmuş anılarımı tazeliyordum ki bu kitap geçti elime; anılar sökün etti, kitabı bitirdikten sonra o günün sabahında, kahvaltı masasında Mehmed’in anlattıklarına gitti aklım, başladım kitabı karıştırmaya ve arkasındaki hikayeyi araştırmaya.
*
Carlos Fuentes’in romanında adını değiştirerek “Diana” adını uygun gördüğü “yalnız avlanan tanrıça” ünlü Hollywood yıldız Jean Seberg’tir. Ben Jean-Luc Godard’ın yönettiği “Serseri Aşıklar”da Jean-Paul Belmondo’nun rol arkadaşı diyeyim, siz kimden bahsettiğimi anlayın artık. Açlıktan Amerika’ya kaçmış İsveçli bir ailenin kızıdır Seberg, Amerika’da doğmuş, oyunculuk kariyerinin büyük bölümünü Fransa’da yapmış. Warren Beatty, Irvin Kershner, Stanley Baker, Lee Marvin, Sean Connery ve Clint Eastwood’la birçok filmde oynadı. 1960’ların başından itibaren siyasi eğilimlerinden dolayı FBI’ın radarına takıldı. Kadın, liberal, asil, sempati uyandıran davaları destekliyor, hatta fiilen angaje oluyor, ırkçılığa karşı duruyor, siyahilerin haklarını savunuyor, insan hakları diyor, Cezayir’deki faşist generallere karşı sesini yükseltiyor, hayvan haklarını savunan bütün bildirilere imza atıyor, üstüne üstlük 1960’ların en büyük ikonu Che Guevara’nın resmi bulunan bir tişörle dolaşıyordu. Bütün bunları yapan bir dünya starının peşine elbette polis takılır! Bir komployla hayatını karartma planları yaparken FBI, yapımcılar hemen fişini çekti, Amerika’da iş vermediler ona, o da Avrupa’da, daha çok Fransa’da çalıştı.
1962’de büyük Fransız yazar Romain Gary ile evlendi. Gary aynı zamanda film yönetmeniydi, onun çektiği iki filmde rol aldı, 1969 yılında Meksikalı romancı Carlos Fuentes’le tanıştı, tanışır tanışmaz da kocasını onunla aldattı. Anlatacağım hikaye de böyle başladı işte.
*
Carlos Fuentes romanında onu şöyle tasvir eder:
“… ufak tefekti, sarışın, saçları erkek çocuklarınki gibi kesilmiş, beyaz tenli ve solgundu. Gözleri mavi ya da belki de griydi, çok neşeli gözlerdi bunlar, yanaklarındaki gamzelere uygundular.”
Carlos Fuentes ile Jean Seberg, 31 Aralık 1969’da bir yılbaşı partisinde tanıştılar. Seberg, bir film çekimi için gitmişti Santiago’ya, “edebiyatı her kabahatin özrü sayan” Fuentes ise kendi deyimiyle “şansı yaver gitmiş bir çocuk”tu o gece.
Tanıştıklarında Fuantes’in karısı Luisa da yanındaydı. “Ona baktım. O bana baktı. Luisa bizim birbirimize bakışımıza baktı”. Bir süre sonra karısı eve gitti, kocasına “geç kalma” dedi ama Fuentes o gece hiç eve gitmedi:
“…..yanına oturdum, sinemadan, Paris yaşamından, ortak dostlardan konuştuk; ama ben sadakatsizlik ettiğimin farkındaydım ve her zamanki gibi, edebiyata sadakatsizlik etmediğim, kendi kendime sadakatsizlik etmediğim sürece başka her şeyin önemsiz olduğunu yineledim kendime. Ama parmak uçlarımla elini okşadığımda, sadakatsizliğin -eğer varsa- çifte olacağını hissettim.”
Fuantes de Seberg de o gece günaha girdi; ikisi de eşlerini aldattı. Bu ilişki sadece, Seberg’in Santiago’da bulunduğu iki ay sürdü. Sonra herkes yoluna gitti. Seberg’in tarihinde yaşadığı onca ilişkinin içinde sıradan bir ilişki olarak kaldı ama Fuantes’in hayatında o iki ayın romanını yazacak kadar mühim bir yer işgal etti.
*
Jean Seberg’in kocası, ünlü Fransız yazar Romian Gary’di, otuzdan fazla roman yazmıştı. İkinci Cihan Harbine savaş pilotu olarak katılmıştı ve eve sağ dönen beş pilottan birisi olduğu için devlet nişanı sahibiydi. Büyükelçilik de yapmış saygın bir yazardı. Romanlarında Fuantes’in deyimiyle “hem derin bir zeka hem de gittikçe artan bir ümitsizlik, bir düş kırıklığı” göze çarpıyordu. Fransa’nın en iyi yazarlarından birisiydi. Hemen hemen tümü bizde de yayınlanan “Uçurtmalar”, “Kadının Işığı”, “Yalan Roman”, “Şafakta Verilmiş Sözüm Vardı” ve başyapıtı “Onca Yoksulluk Varken”…Kitaplarının bir kısmında kendi adı vardı; bir kısmında da Emilé Ajar takma adı göze çarpıyordu.
Romian Gary, Jean Seberg’le 1957 yılında Hollywood’da tanıştı. Tanıştıklarında o 45, Seberg ise 21 yaşındaydı, Seberg bir stardı, saf bir güzelliği vardı kadının. Gary tanışır tanışmaz aşık oldu ona, her şeyi göze alarak kızın “radikal-aktivist-bohem” dünyasına girmeye karar verdi, evlendiler. Gary, adeta Seberg için yaşamaya başladı. O başrolde oynasın diye senaryolar yazdı, film yönetti. Bir süre sonra Diego adını verdikleri bir oğulları oldu. Her şey yolunda görünüyordu ama Seberg’in manik-depresif rahatsızlığı Gary’e kabuslar yaşatmaya başladı. Seberg onu Meksikalı yazar Carlos Fuentes’le aldatınca bu zor ilişkiyi bitirmeye karar verdi, ayrıldılar.
*
Romain Gary’nin asıl adı Roman Kacew’di, Litvanya’da bulunan bir Yahudi gettosundan Fransa’ya gelmişlerdi. Daha çok küçükken babası onu ve annesini terk etti. Babanın rolünü de anneye yükledi, annesini o kadar büyük sevdi ki, dünyanın bu büyüklüğü kaldıramayacağına inandı. Annesi tiyatro oyuncusuydu, oğluna bakabilmek için başka işlere girdi, terzilik yaptı, eskicilik yaptı, el falı baktı, pansiyonculuk yaptı, evlerinin bir odasını kedi köpek bakıcılığı için ayırdı, bir odasında kuş yetiştirdi, bütün bu işlerden kazandığı parayı oğlunun geleceğine yatırdı, keman kursuna, dans kursuna, resim kursuna gönderdi oysa Gary’nin eli bu işlere yatkın değildi; annesi oğlundaki yazma yeteneğini keşfettiğinde o zaten yazmaya çoktan başlamıştı. O da evin bir odasını oğluna ayırdı, içerideki açmadıkça oraya kimse giremiyordu. Romain'in yazı yazması gerekiyordu çünkü. Saçını süpürge yapmış bir kadın, Nice'in banliyölerinden birinde, geleceğin Fransa büyükelçisi ve ünlü yazarı Romian Gary’yi yetiştirmeye başladı.
Yazarlık iyi güzel de biricik oğluna yazarlığın yanında diplomatlığı yakıştırdı annesi; hukuk okuttu. Bu sırada İkinci Cihan Harbi patlak verdi; Romian Gary’nin on parmağında on marifet, uçak uçurabiliyor, askere savaş pilotu olarak alındı. Savaştan sağ dönen beş pilottan birisi olarak Fransa tarihine geçti.
Oğlu askerdeyken, annesi her gün ona bir mektup yazdı ama göndermedi. Ağır hastaydı. Mektupları bir tanıdığına teslim etti, o öldükten sonra her hafta oğluna bir mektup gönderecekti. Askerde annesinden gelen bu mektuplar biraz da onu hayatta tuttu. Askerlik bitip eve dönünce annesinin tam üç yıl önce öldüğünü öğrendi.
1950’lerde Gary bir diplomattır artık. Bir diplomat gibi yaşıyor, o davetten bu davete koşuyor, Londra’daki moda evlerinden giyiniyor ve durmadan yazıyordu. İlk romanı “Polonya’da Bir Kuş Var” diplomatlığının ilk günlerinde yayınlandı. Babası hakkında bildiği tek şey, bir toplama kampında öldüğüydü, ondan ona kalan tek şey de “Kacew” soyadıydı, o soyadını da kullanmadı, romanlarının kapağındaki adı Romian Gary’di. 1944 yılında İngiliz gazeteci, yazar ve Vogue dergisi editörü Lesley Blanch’la evlendi, 1961 yılında boşandı, aynı yıl diplomatlığı da bıraktı.
*
Jean Seberg, iki ay kaldıktan sonra Meksika’dan ayrıldığında gebeydi. Bunu o bilmiyordu ama FBI ve direktörü J. Edgar Hoover biliyordu. Her şeyi takip altındaydı, ne de olsa o “Hollywood’lu şık radikallerin bir simgesi”ydi. Radikal davalara para yardımı yapan, şöhretiyle destekleyen bir ünlü…. Irk ayrımına karşı kurulmuş olan Kara Panterler Teşkilatına açık açık destek veriyordu. Şimdi FBI onun kara derili birisinden hamile kaldığını yayıp hayatını karartacaktı. Ne de olsa FBI, “tıpkı ötekiler gibi, KGB, CIA, Gestapo ya da Piochet’nin DINA’sı gibi, dünyayı basitleştirerek düşmanı çok açık seçik belirlemek ve onu hiç düşünmeden” yerle yeksan etmekle görevliydi. Fuantes onları şöyle tanımladı: “Politik polis örgütleri, modern dünyanın gardiyanları olarak her zaman güvenebilecekleri bir düşmana ihtiyaç duyarlar ki, yaptıkları işin, kendilerine ayrılan bütçenin, akşamları çocuklarına götürdükleri ekmeğin belirgin bir nedeni olsun”.
Birçok kişiye göre Seberg, Fuentes’ten hamile kalmıştı. Ama Fuentes romanında, “bebeğin babasının kendisi olmadığı, sakınımlı davrandığını” yazar. Meksika’dayken Seberg’in Fuantes’ten başka Carlos Ortiz adında solcu-devrimci bir gençle daha ilişkisi olmuştu ama FBI kesin kararını vermişti, bebeğin babası Kara Panterler Örgütü’nün lideri Hakim Jamal’di!
Olacak şey miydi? Beyaz tenli, sarışın, mavi gözlü bir yıldız, İsveç’ten Amerika’ya gelmiş bir ailenin çocuğu, memleketin orta batısında bir kasabada doğmuş, dondurma yiyip Mickey Rooney filmleri seyrederek büyümüş, Luther’ci, oranın lisesinden mezun olmuş, lise futbol takımından güçlü bir delikanlının sevgilisi olmuş, on sekiz bin rakibi arasında seçilip azize rolünü oynamış bir kız; zengin, özgür bir kadın, ünlü bir Fransız yazarın karısı, jet sosyetenin gözdesi, beyaz Tanrı’nın onca lütfuna sahip olan bu kadın kalksın kara tenli birisinin koynuna girsin hem de ondan bir piç peydahlansın! Olacak şey mi?
FBI, Seberg’in gebeliği belirgin bir hal alıncaya kadar bekledi. Sonra Hollywood’un dedikodu yazarına bir haber uçurdu. Takma isimle yazılmış mektup-haber şöyleydi:
“Geçenlerde seni düşünüyordum, sana bir iyilik borçlu olduğumu hatırladım. İster inan ister inanma, geçen hafta Paris’te rastlantı sonucu Jean Seberg’le karşılaştım. Karnı burnundaydı. Romian Gary’le barıştılar sandım önce ama bana babanın Kara Panterler Örgütünün lideri Hakim Jamal olduğunu söyledi. Bu kızın kırdığı cevizlerin sayısını herkes biliyor. Neyse, bu haberi ilk sana vereyim dedim…”
Yalan haber bir anda bütün dünyaya yayıldı. Bu haber üzerine zaten ruhsal bir bunalımın içinde debelenip duran Seberg tam bir çukurun içine düştü. Yedi aylık hamileydi. Bebeğin babasının adı geçen kişi olmadığını biliyordu. Sezaryenle doğum yapmaya karar verdi, bebek üç gün sonra da öldü. O da ölü bebeğini cam bir tabutun içine koyarak Amerika’ya gitti, onu orda toprağa verecekti. Jeffessontown’da bir basın toplantısı düzenledi. Toplantıda, cam tabutun içinde ölü bebeği de duruyordu. Bebeğin rengini yakından görmek için tüm kasaba halkı akın etti, minik cam tabutun çevresi hınca hınç insanla doldu. Kalabalıkta şuna benzer sesler yükselmeye başladı:
“Beyaz değil”.
“Siyah da değil, yüz hatları siyah değil”.
“Melezlerde anlaşılmaz ki. Türlü türlüdürler”.
“Seberg’in doğurduğu bebeğin bu olduğunu nereden bilebilirsin ki? Siyah bir cenini çöpe atmaktan kolay ne var?”
“Yani beyaz bir bebeğin cesedini satın alıp bize göstermek için buralara kadar getirmiş midir, diyorsun?”
“Kaç paraya mal olur böyle bir şey?”
“Yasal mıdır?”
“İyi bakın o bebeğe, bal gibi beyaz.”
“Ama kömürcünün süpürgesi değmiş gibi. Hadi hadi, yemezler.”
“Babası kimmiş peki?”
“Kocası kendisinin olduğunu söylüyor.”
Romian Gary, gerçekten de çocuğu sahiplenmişti. Sadece iki gün yaşayan bebeğe, onu “Victor Hugo kadar önemli bir yazar” yapmak için “saçını süpürge yapan annesinin Nina olan adını vermişti.
*
Roman Gary, 1945 yılında henüz 31 yaşındayken ilk romanı “Polonya’da Bir Kuş Var” romanıyla Perix de Critiques Ödülü’nü kazandı. Daha sonra çıkan her romanı olay oldu. Afrika’da yasadışı fil avını konu alan “Cennetin Kökleri”yle de Fransa’nı en önemli edebiyat ödülü olan ve her yazarın sadece bir kez alabildiği Goncourt Ödülü’nü kazandı. Bu sırada da Fransa’nın Los Angeles Başkonsolosluğu’na atandı.
Fransa’da yaşıyordu, Fransızca yazıyordu, Fransa devletine hizmet ediyordu ama hiçbir zaman tam anlamıyla bir “Fransız” olarak kabul görmedi. “Fransızcası çok kötü” gibi bazı eleştiriler gelince sonra gelen beş romanını İngilizce yazmaya karar verdi. Bu romanlar daha sonra Fransızcaya çevirtti ama kimlik arayışı hiç bitmedi.
1973 yılına gelindiğinde Romian Gary, 22 roman yazmış Fransa’nın en önemli yazarlarından birisiydi ama birçok eleştirmene göre artık eskimiş bir muhafazakardı o. Ona böyle bakanları günlerini gösterme zamanı gelmişti. Ayrıca kendisi olmaktan sıkılmıştı, “birinin gençliğine, başlangıç heyecanına, yeniliğine ihtiyacı var”dı. Yılanıyla yaşayan yalnız bir adamın hikayesini yazmaya başladı, kitabı bitirdi, yayıncısı Robert Gallimard’a teslim etti ama ona kitabı Romian Gary adıyla değil “Emilé Ajar” adıyla çıkarmak istediğini söyledi. Gallimard şaşırdı ama isteğine evet dedi, söz verdiler birbirlerine bu isim ikisinin sırrı olarak kalacaktı. Hani gazeteciler sorarsa, birileri tanışmak isterse Emilé Ajar, 34 yaşında Cezayirli bir tıp öğrencisidir, Fransa’da yasadışı bir kürtaj işine karışmış ve Brezilya’ya yerleşmiş, yazdıklarını oradan gönderiyor diyecekti. Oğlu Diego Brezilya’da yaşıyordu, taslakları ona yolluyor, o da oradan yayınevine ulaştırıyordu.
Yazdığı, yılanla yaşayan adam hikayesi çok beğenildi ama asıl ününü Nazi kamplarından kurtulmuş bir hayat kadınının oğlu olan Arap bir çocuğun, fahişe çocuklarına bakan Yahudi Madam Rosay’la birlikte geçen hayatını anlattığı “Onca Yoksulluk Varken” romanıyla yaptı Emilé Ajar. Bir süre sonra roman bir edebiyat olayı oldu. Yirminci yüzyıl Fransız edebiyatının en çok satılan romanı 22 dile çevrildi. Simone Signoret’nin başrolünde oynadığı ‘Madame Rosa’ adıyla 1977’de sinemaya aktarıldı, film Oscar kazandı, yazarı Emilé Ajar da her yazara sadece bir kez verilen Goncourt Ödülü’yle ödüllendirildi. Şimdi Romian Gary iki Gonccour Ödülü sahibiydi, biri kendi adıyla, öteki müstearıyla...
Bir süre sonra yeni ortaya çıkan Emilé Ajar’ın ünü Romain Gary’i fersah fersah aştı. Charles de Gaulle, Albert Camus ve André Malraux sadık birer okuru oldu. Emilé Ajar daha fazla gizlenemedi; Romian Gary oyuncu olan yeğeni Paul Pavlowich’i “işte Emilé Ajar” diye piyasaya sürmeye karar verdi. Paul, Emilé Ajar kimliğiyle ortaya çıktı, gazetelere röportajlar verdi, televizyonlara çıktı, turnelere gitti, amcasının rolünü birkaç yıl boyunca şahane bir şekilde oynadı.
Bu kez de Emilé Ajar adıyla yeğeni Paul Pavlowich daha meşhur olunca, Emilé Ajar’ın maskesini düşürmeye karar verdi Romain Gary…
*
Sadece iki gün yaşayan, bir cam tabut içinde ölü bedenini herkese gösteren Jean Seberg bebeğini toprağa verdikten sonra Paris’e döndü. Fuantes’in deyimiyle “içsel ölümü” bedensel ölümünden önce gerçekleşti. Ondan sonra birlikte olduğu erkekler ona en fazla gardiyanlık yaptılar. Onları bir gün dost, ertesi gün düşman olarak gördü. Paris tren garlarının önünde erkek avına çıktı. Kimliği belirsiz, yanlarında az eşya taşıyan erkekler girdi hayatına. Hayatını yalınlaştırdıkça yalınlaştırdı, “Son zamanlarda da yalnızca köpek maması yemeye” başladı. Artık kimse iş önermiyordu. Yalnızdı, münzeviydi, uyuşturucu müptelasıydı.
30 Ağustos 1979 günü, Paris’in dar sokaklarından birinde, bir Renault araba içinde çürümüş cesedini buldular. Meğer iki haftadır oradaymış. Meksika işi bir pelerine sarılmıştı. Gazetelerde çıkan haberlere göre yanında boş bir maden suyu şişesi, bir de intihar mektubu vardı, mektup tek satırdı; “Bu sinirle yaşayamıyorum…” Cesedinin kokusu mahalleyi sarmıştı. İki hafta boyunca ölümle baş başa kilitli kaldığı çıkmaz sokağı mikroplardan arındırmak için sağlık ekipleri devreye girdi. Bedeninden arta kalanlar, sigara yanıklarıyla kaplıydı.
*
Carlos Fuentes’in romanında anlattığına göre FBI, Seberg’in ölümündeki dahlini daha sonra kabul etti. 1970’te ona kasıtlı olarak iftira attıklarını, olayın karşı istihbarat programının bir parçası olduğunu itiraf etti. Kurumun sonraki yöneticisi J. Edgar Hover planı onaylamıştı: Jean Seberg, harcamaya uygun biri olduğu için harcanmıştı.
1980’de kurumun başına geçen William H. Webster, FBI’ın “halkın sevmediği davaları”destekleyenlere karşı aşağılayıcı bilgi yaydığı dönemlerin sona erdiğini açıklayarak, “Karalama ve iftira artık bizim işimiz değildir” dedi.
*
Bir süre sonra bir yazarlar toplantısında Carlos Fuentes ile Romian Gary karşılaştılar. Gary fazla bir kıskançlık ve öfke belirtisi göstermeden ona dedi ki:
“Sorun şu ki, yardım edemeyeceğiniz, değiştiremeyeceğiniz ama terk de edemeyeceğiniz bir kadını sevmenin zorluğundan habersizdiniz.”
Fuantes ona hak verdi:
“Elbette. Aziz dostum, o ideal bir varlıktı. Kuşağının idealizminin bir özetiydi sanki ama yoz bir toplumu, ahlaksız bir yönetimi alt edecek güce sahip değildi. Hepsi bu işte. Onu böyle hatırlayın.”
*
Jean Seberg’in trajik ölümünden sonra sıra Romian Gary’e geldi. 2 Aralık 1980 günü editörü Gallimard’la öğlen yemeği yedi, sonra bir dükkana girdi, kımızı bir sabahlık aldı, eve gitti, giydi onu, ölümünden sonra yayınlanmak üzere yazdığı, 20 yaşından beri hayatının bütün ayrıntılarını anlattığı kitabı ve yazdığı veda mektubunu başucu sehpasına koydu, yatağa uzandı, tabancanın namlusunu ağzına soktu ve tetiğe dokundu. Tek kurşunla iki kişi, hem Romain Gary hem de Emilé Ajar öldü.
Mektupta; “Emilé Ajar benim. Sonunda kendimi ifade edebildim. Çok eğlendim, teşekkür ederim, hoşça kalın…” yazıyordu.