Geçtiğimiz günlerde hayatını kaybeden Martin Amis’in her yazara—en azından adı—ders olması gereken bir kitabı var: “The War Against Cliché.” Düzyazıları eleştirileri tıpkı Susan Sontag gibi romanlarının önünde olan Amis’in ilkesi kitabın adından belli; klişeyle savaşmak. Ancak gazetecilikte, hele hele günlük gazetecilikte klişeyle savaşmak o kadar kolay olmuyor. Hatta klişe çoğu zaman yaratıcılığı teslim alıyor.Tam da bu yüzden iyi bir gazete okuru bugüne kadar herhangi bir olayın “dayanılmaz hafifliği” başlığını taşıyan kim bilir kaç tane yazı okumuştur. “Kitabın ortasından konuşmak” gibi saçma sapan bir ifade olan “dayanılmaz hafiflik” özellikle Türk köşe yazarlarının sık başvurduğu bir klişedir.
Zamanla roman adları, şarkı veya albüm adları çok sık tekrar edilerek klişeye dönüşür, anlamını yitirir ve cazibesi kalmaz. Ama hemen hemen her zaman da yeni doğan bir çocuğa isim bulmak için gazetecilerin aklına ilk olarak klişeler gelir. “Kış İkindisinin Evinde” mükemmel bir kitap adı olduğu gibi olağanüstü bir köşe olmaz mı? “Mutsuzluğumuzun Kışı” mesela? Bir gün adları kendisinden daha iyi olan Selim İleri kitaplarını da ödünç almak isterim. “Her Gece Bodrum,” (seyahat sayfası) “Ölüm İlişkileri,” (non-binary Güzin Abla) veya “Cehennem Kraliçesi” (hükümsüzdür). Yıllar önce bir Güney seyahatimden “Oray Eğin Bey ve Butik Otele İki El Revolver” adlı bir romanla dönmeyi hayal etmiştim.
STİL NE DEMEK?
Bazen en basit isim en kalıcı olabiliyor. Bazen ilk başta niyet edilen anlam genişleyiveriyor. Bugün bütün gazetelerin hafta sonu eklerinin miladı aşağı yukarı Washington Post’un efsane yöneticisi Ben Bradlee’nin talimatıyla çıkan “Style”ekidir. Bu haftalık gazete, tıpkı rakibi New York Times gibi, stili mümkün olduğu en geniş tanımıyla kabul eder. Stil eki sadece moda sayfaları anlamına gelmez, hayatın stilini kapsar. Bazen bir parti ya da eksantrik bir politikacı da stil sayfalarında yerini bulur. Veya üniversitenin araştırma bütçesini sevgilisinin manikür ve şoför masraflarına harcayan bir Ivy League profesörü.
Nedense Türkiye’de hiçbir gazetenin “Stil” diye bir eki yok, çünkü İngilizcede durduğu gibi durmuyor. Life’ın karşılığı hayat-yaşam kelimeleri de fazla klişe geliyor bana. Gelin görün ki hayat beni şimdi tepesinde “Yaşam Mekan” yazan bir sayfada yazmaya getirdi. Ne yaşama ne de mekana itirazım var ama günlerdir bu klişeden daha iyisi olabilirmiş gibi geliyor.
Son 10 yıldır gizliden gizliye hep restoran eleştirmeni olmak istiyordum. Yemek için yazmaktansa yazmak için yemek bir gazetecinin gelip geleceği en üst mertebe herhalde. Aklımda Ruth Reichl gibi kılık değiştirip lüks lokantalara gitmek gibi fikirler de var, ama nedense ne yaşam ne de mekan kelimeleri beni tam olarak tatmin ediyor. Notlar, günlük, izlenimler gibi ifadeler de başlı başına birer klişe gibi geliyor.
Temel referanslarımın tamamı İngilizce olduğu için aklıma Batı popüler kültüründen, edebiyatından isimle geliyor. “Freewheelin’” isimli bir sayfada yazmayı çok isterdim mesela, karakterime de uyacağını düşünüyorum. Ama “serbest yuvarlanma” diye tercüme edince ne aynı etkiyi yapıyor ne de referans anlaşılıyor. Tabii ki doğrusu her telden çalmak, ama “chicken translate” yaptım.
New Yorker’ın “Talk of the Town” sayfalarını çok uzun zaman önce “Kent Fısıltıları” diye uyarlayıp tükettim. Artık başında “kent” olan hiçbir başlığa tahammül edemiyorum. Hele hele hiç kimse “kent ve seks” demesin; İstanbul’dan “the city” diye bahsettiğimiz günler Newsweek’in “Cool Istanbul” kapağı kadar eski. Tam da o yıllarda “Asmalı Mescit” diye köşe yazmıştım, şimdi pek uğramıyorum bile.
ÇÖZÜM HEMINGWAY
Aslında “A Moveable Feast” belki de bu sayfa için en uygun isim. En çok gönlümden geçen de bu. Hemingway’in Paris anılarının Türkçeye nasıl çevrildiğine baktım, “Devinimli bir Şölen” diye bir kabus gördüm. Sonradan “Paris bir Şölendir” diye yeniden adlandırılmış. Ben de denedim, daha iyisini bulamadım. Ama sürekli hareket halindeyim ve kendimi daima bir şölenin ortasında bulmak istiyorum. Dahası “A Moveable Feast” kitabında Paris’in cafe’leri, insanları, yemekleri, sokakları, içkileriyle birlikte bir dönemin fotoğrafı, gayrıresmi tarihi var. Keşke birisi bu şahesere mükemmel bir Türkçe isim bulsa.
Esquire dergisi okur mektuplarına yıllarca Faulkner’ın "The Sound and the Fury” romanının adını vermişti ve çok kıskanmıştım. Klişeye kaçmak pahasına edebiyatın bilindik kitap adları arasına dalmaya, "Yaşam Mekan” dışında bir alternatif arayışına giriyorum ama bir türlü içinden çıkamıyorum.
Joan Didion’ın “The White Album” hayatımın başucu kitaplarından biri. Adını Beatles albümünden alan bu kitap gibi ben de bu sayfanın adını o kitaptan alıp bu sayfada yeni ses denemeleri yapabilir miyim acaba? Türkçede “Beyaz Albüm” kulağa iyi gelmiyor.
“Falanca Filanca’nın Mavi Periyodu” nasıl bir sayfa adı peki?
New York Times Magazine’de bir aralar “The Way We Live Now” diye bir sayfa vardı ve belki de bugüne kadar edebiyattan gazete sayfasına geçen en iyi uyarlamaydı. Esquire’ın okur mektuplarından beri dediğini bu kadar net anlatan ve bir gazete bölümüne bu kadar uyan başka bir ifade hatırlamıyorum. “Böyle Yaşıyoruz Artık,” diye çevirmiş Cem Akaş. İngilizcedeki alaycı, tepeden bakan ifade Türkçede biraz daha beylik bir meydan okumaya dönmüş gibi ama yine de güzel. Bir gün bir yerde bu ifadeyi ödünç almak isterdim, acaba o gün bugün mü diye düşünüyorum. Yoksa bundan iyisi “piliç çevirme.”