Bugünlerde İstanbul’un en şık mekanlarında hep aynı kokuya rastlıyorum. AKM’nin tepesindeki Biz’e gitmek için yedi kat asansör çıkarken, Bebek Otel’in özel kartla girilen Omakase restoranının ya da Asmalımescit’teki Ernest adlı kokteyl barın tuvaletinde karşıma çıkıyor. Islak mendil, oda parfümü ya da el sabunu halinde. AKM’nin terası İstanbul’un en güzel rüzgar alan yeri belki de. Size esmeyi anlatayım: rüzgar ıslak mendillerin paketi her yırtıldığında anında o kokuyu da uzak masalara dahi taşıyıveriyor.
Bu koku son birkaç yılda İstanbul'daki mekanları ıslak mendil tekeli olarak ele geçirmiş Atelier Rebul’un İstanbul temalı kokusu. Gezdiğiniz yerde ıslak mendil, asansördeki oda kokusu, el kremi, el sabunu yetmiyorsa bu kokuyu gündelik hayatınıza taşımak için şampuan, duş jeli ve mum olarak da temin etmek mümkün. Bu ağır, insanın içini bayan, İstanbul’la hiç alakası olmayan kokuyu.
İSTANBUL’LA ALAKASI YOK
Atelier Rebul’un sitesindeki tarife göre bu koku “bergamotun ışıltılı notaları ile açılırken, tarçın, karanfil ve safranın lüks, sıcak baharat notaları ile ihtişamlı ve gizemli bir dünyanın kapılarını aralıyor.” O bahsettiği gizemli ve ihtişamlı dünyanın kapılarını bir türlü aralayamadım. Ama sadece adı İstanbul olduğu için İstanbul’da her mekanda bu koku “baştan çıkarıcı çiçek kokuları menekşe, yasemin ve siyah orkide” veya alt notalarındaki “vanilya, amber ve miskin derin kokularıyla” kullanılarak kenti hızla ele geçiriyor.
“Sedir ağacı, paçuli ve sofistike odunsu sandal ağacı notaları, baştan çıkarıcı Oud ile birleşerek kalıcı bir iz bırakıyor,” diye yazıyor parfümün tarifinde. Bıraktığı iz İstanbul’un gerçek dokusunun üzerine çöken, tarihi, kültürü, birikimi örtüp adeta sıfırdan yazmak isteyen bir büyük dayatma aslında.
Londra’nın Knightsbridge semtinde Körfez ülkelerinden gelen çok paralı müşterilerin kaldırımlara yayılan kokusunu andırıyor Atelier Rebul’un İstanbul’u. Bir yere özenmiş, bir şey olmaya benzemiş ve yolun sonunda yeni parayı, yeni paranın zevklerini ve tüketim alışkanlıklarını bulmuş.
Belli şehirlerin belli kokuları vardır. Los Angeles’ta havalimanında sahile doğru arabayı vurunca açık pencerelerden içeri yasemin kokusu girer; bu şehrin kokusu budur. Ama İstanbul dokusu gibi kokusuyla da karmaşık bir şehir.
İstanbul dendiğinde insanın burnuna ilk olarak toplu taşımadaki ter, köprü altlarındaki sidik, taksilere veya insanların kıyafetlerine sinmiş sigara, Beyoğlu barlarındaki bira ya da ithal uskumruyla basit ızgarada pişirilen balık kokusunun gelmesi olası. Apartmanlarda kızartılan ve bütün dairelere yayılan balık ya da bütün İstanbul mutfağının temeli zeytinyağında kavrulmuş soğan kokularına da bu kentin sokaklarından aşinayız.
Bütün bunların türlü karışımlarla yaratmak mümkün olsa dahi insan evine sokmak istemez, lüks restoranların tuvaletlerine el sabununu yerleştirmez. İstanbul farklı kültürlerin bileşimiyle tek bir kokunu hakim olmadığı, tek bir kokuyla özdeşleşmeyen bir şehir.
Çoğu zaman algısı pis (New York’tan temiz ama) olsa da sokaklarında yüründüğünde tek bir kokunun peşimizden gelmediği bir şehir İstanbul. Aksine belli bölgelerinin belli kokuları var. Bir ara Ülker fabrikasının yakınında çalışıyordum ve bütün semte fabrikadan bisküvi kokusu yayılırdı, durmaksızın içime çekmek isterdim. Serin bir akşam Boğaz kenarından gelen esintinin İstanbul’un en güzel kokusunu getirmediğini kim söyleyebilir?
Türkiye’nin en iddialı otellerinden Bodrum’daki Maça Kızı’nın spa’sının her kapısı açıldığında insanı çocukluğuna götüren beyaz Türk sabunu kokusu dışarı yayılıyor. Temiz, nostaljik, tanıdık, güvenli, huzurlu bir koku bu. Ayasofya’daki Hürrem Sultan başta olmak üzere muazzam hamamlarla dolu, hamamda yıkanmanın geleneğin, kültürün, dokunun vazgeçilmez bir parçası olduğu bir şehirde beyaz sabun kokusundan daha İstanbul pek az şey vardır herhalde. İstanbul’un illaki bir laboratuvarda oluşturulmuş ve gazino assolistlerinin sahneye çıkmadan önce şişeyi boşaltarak sürdüğü ağırlıkta bir kokuyla ele geçirilmesi gerekmiyor.
PARFÜM DİKTASI
Parfüm kullanımı görünürde bireysel bir tercih olabilir, aslında başkalarının özgürlük alanını çiğnemekle çok alakalı. Bundan bir süre önce bir partide Türkiye’nin en büyük iki ailesinden birinin yeni kuşağı genç kadın kapıdan içeri girer girmez herkes adeta aynı anda öksürmeye başladı. Türk socialite'ı New York’ta birkaç kapı yapacağı o geceye başlamadan önce Frederic Malle’ın “Portrait of a Lady” parfümünü belli ki boca etmiş. “Damage” filminin yönetmeni Louis Malle’ın oğlu en güzel yağlarla en usta burunları bir araya getirse de bu epey pahalı parfümde bile doz önemli. Bir fısfıs fazla, çevrede öksürüğe neden olur.
İnsanların sağlıklı yaşadığı, yoga yaptığı, birbirine yakın bisikletin üstünde salonlarda egzersiz yaptığı, sporun hayatın olmazsa olmazı olduğu kent yaşamında parfüm kullanımında çok daha dikkatli ve saygılı olmak zaten kaçınılmaz. Evde müziğin sesini açmak gibi, insan sadece kendisi sevdiği için bir parfüm şişesini boca ederken de iki kere düşünmeli.
Rebul Atelier’nin İstanbul kokusunun da seveni elbette vardır, benim gibi tahammül edemeyeni olduğu gibi. Ama İstanbul’da hangi mekana gidersem gideyim karşıma bu kokunun çıkması benim için dayatmalar ülkesinde bir başka dayatmaya daha mahkum edildiğimizin işareti. Elimi yıkamamak, asansöre binmemek gibi seçeneklerim yok. Ama herkes her yerde aynı kokuyu üzerimize sıkmak zorunda değil. Tek tipleşmeye zaten müsait bir ülkede şimdi bir de parfüm diktasına karşı mı bireysel özgürlük mücadelesi vereceğiz? Hayat gerçekten zor Türkiye’de.