Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

Enkaz altındaki vatandaşlarımızın kurtarılması için 2 gündür canını dişine takarak olağanüstü çaba sarf eden tüm kurtarma ekipleri…

Ekran başında nefesini tutmuş; Umut’un, İnci’nin, Günay’ın, Buse’nin, Seher Hanım ve 4 çocuğunun sağ salim çıkarılması için tek yürek dua eden insanlarımız…

Başında kanayan yaraya, yanında telefonla konuşan bakana, bakanın fotoğrafını çekmeye çalışan densiz korumaya falan zerre aldırış etmeden, elindeki fenerle enkaz altına ışık tutmaya çalışan isimsiz kahraman görevli…

Kurtarma çalışmalarına katılan Somalı madenciler…

Son dönemdeki tüm siyasi gerilimleri bir kenara bırakarak “Farklılıklarımız ne olursa olsun, bunlar halklarımızın birlik olma zamanları” diyerek Türkiye’ye dayanışma mesajı veren Yunanistan Başbakanı Kiriakos Miçotakis…

Kazandı…

Buna karşılık;

Enkaz üstünde poz verip hiçbir uzmanlığı olmadığı halde zamanla yarışan kurtarma ekibinin elindeki telefonu alarak “Şarjı biter mi?” diye düşünmeden depremzedeyle kameralar önünde konuşan Tarım ve Orman Bakanı Bekir Pakdemirli…

Koordine etmesi gereken çok daha kritik işler dururken vatandaşa çorba dağıtıp sosyal medyadan paylaşan İzmir Belediye Başkanı Tunç Soyer...

Kızılay Kan Merkezi’nin çöktüğünü iddia ederek yanlış haber yayan Gürsel Tekin…

Uyarıları dikkate almadan yıkılan apartmanların etrafını seyir amaçlı dolduran münasebetsizler…

İzmirliler hakkında sosyal medyada kin ve nefret dolu paylaşımlar yapan alçaklar…

Kaybetti…

İzmir’de deprem oldu diye sevinip İzmirlilerin siyasi görüşleri ve yaşam tarzları üzerinden ahlaksızca mesajlar yazarak "Hak etmişlerdi" diyen karaktersizler ile Süleyman Soylu ve İbrahim Kalın koronaya yakalandı diye beddua edip "Oh olsun" diyenlerin zerre farkı yok…

“Bizden değilse ölsün” diyecek kadar insanlıktan uzaklaşan bu mahluklar, karşıt mahallelerden olduklarını zannetseler de aslında aynı bağnazlıkta buluşuyorlar.

Giderek bir bataklığa dönüşen sosyal medya ortamında bir salgın gibi çoğalan bu virütik tiplerle hep birlikte mücadele etmeli, rastladığımız yerde aramıza mesafe koymalıyız.

Muharrem İnce Memleket Hareketi’nin kadrosunu açıkladı, hayırlı olsun.

“Halka soracağız” falan dese de CHP’ye dönüp “Sizinle siyaset yapmaya mecbur muyuz?” demesinden yeni parti kuracağı kesin olarak anlaşılmış oldu…

İnce’nin ayrı bir parti kurmasının önündeki en büyük engel CHP tabanının kendisinden “Oyları böler” düşüncesiyle uzaklaşması.

Bunun farkında olduğu için sürekli Millet İttifakı’nın içinde olduğunu vurguluyor.

“Millet İttifakı’nın içindeyim, parlamenter sistem olsaydı bir bölme işlemi olurdu. 50 artı 1'de bölme işlemi olmaz” diyor.

Oysa yanılıyor. Belki de kasten yanıltıyor, bilemiyorum.

Çünkü ayrı parti kurarsa CHP oylarını bal gibi böler.

Yeni sistemde kazanılması gereken iki odak var, hükümet ve Meclis çoğunluğu…

İttifaklar 50+1’i yakalamak üzere sadece Cumhurbaşkanlığı seçimi için kuruluyor.

Oysa milletvekilliği seçimi de Meclis’te çoğunluğu yakalamak için son derece önemli.

Yasaları Meclis yapıyor, hükümeti Meclis denetliyor, yeter sayıya ulaşırsa erken seçim kararını Meclis alabiliyor…

İnce’nin kuracağı parti CHP oylarının bir kısmını alırsa, belli bölgelerde her iki parti de milletvekili çıkaramama riskiyle karşılaşır. İşte o durumda AK Parti'nin vekil sayısı artar ve muhalefet Meclis’te zayıflar.

CHP bu durumu tabanına tane tane anlatırsa, seçmen nasıl ki son yerel seçimde Şişli’de Mustafa Sarıgül’e oy vermediyse, gelecek seçimde de İnce’nin partisine oy vermekten imtina eder.

İşte bu yüzden kendisine “bölen” gözüyle bakılması kaçınılmaz olacak...

İnce, gerçekten iddialı bir çıkış yapmak istiyorsa, sadece bir grup küskünü değil tüm CHP oylarını firesiz kendisine yöneltecek güçte bir hareket başlatmalı.

Muharrem İnce dün Memleket Hareketi’nin kadrosunu açıkladı. İçinde pek çok akademisyen, bilim insanı ve uzman var fakat vitrinde kamuoyunun yakından tanıdığı güçlü isimler yok.

Aslında bu durum yeni kurulan partilerin ortak sorunu.

Deva Partisi ve Gelecek Partisi de liderleri dışında adından söz ettiren iddialı kadrolardan yoksun.

Her ikisinin de bu konuda çok uğraş verdiği, pek çok sembolik ismin kapısını çaldığı ama ikna edemediğini biliyoruz.

Buradan çıkarılacak iki sonuç var. Bir, siyasete girmek, hele de yeni kurulmuş, rüştünü ispat etmemiş bir partinin kadrosuna katılmak artık tanınmış isimlere cazip gelmiyor. Belki de Türkiye’nin şu anki kutuplaşmış ortamında siyaset tehlikeli bir mecra olarak görülüyor.

İki, her ne kadar “Lider değil kadro hareketiyiz” deseler de yeni kurulan partiler de lider partisi geleneğini sürdürüyor.

Fransa’da İslam adı altında vahşice insan öldüren teröristlere karşı çıktığımız gibi had bilmez bir derginin karikatür olduğunu öne sürerek Hz. Muhammed’e hakaret etmesini de asla kabul etmemeliyiz.

Heyhat, bugün dünyadaki liderler bu ikisini birden kınamayı bir türlü beceremiyor, popülist politikalar uğruna lafı eveleyip geveliyorlar.

İşte bu sığlık içinde beklenen tavır Kanada Başbakanı Justin Trudeau’dan geldi.

Önce, Fransa'nın Nice kentinde kilisedeki bıçaklı saldırıyla ilgili, "Bu saldırıları gerçekleştiren suçlular, teröristler, soğukkanlı katiller İslam'ı temsil etmiyor" dedi.

Sonra da Charli Hebdo karikatürleri ile ilgili soruya “İfade özgürlüğü sınırsız değildir. Bizimki gibi çoğulcu, çeşitli ve saygılı bir toplumda sözlerimizin ve eylemlerimizin başkaları, özellikle ayrımcılığa maruz kalan topluluklar ve gruplar üzerindeki etkisinin farkında olmak görevimiz" diye yanıt verdi.

Bravo Trudeau, demek ki protokol geleneklerini bir kenara bırakarak giydiğin renkli çorapların kadar vicdanın da güzelmiş.

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!
0:00 / 0:00