Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

1940 yapımı ‘Rebecca’, 1930’lu yıllarda İngiltere’de çektiği filmlerle adını duyuran yönetmen Alfred Hitchcock’un Hollywood’daki ilk çalışmasıydı… İngiliz yazar Daphne Du Maurier’nin 1938’de yayımlanan romanından yapılan uyarlama, 11 dalda aday olduğu Akademi Ödülleri’nde film ile görüntü yönetimi kategorilerinde Oscar kazandı ve yıllar içinde bir klasiğe dönüştü.

Hitchcock’un ‘Rebecca’sını 9-10 yaşlarında TRT ekranında seyretmiştim. Aklımda kalan ilk duygular, gerilim ve huzursuzluktu… Hitchcock, aristokrat kökenli İngiliz Maxim de Winter’in yeni eşinin görkemli Manderley malikanesine gelerek dahil olduğu o tekinsiz ve karanlık dünyayı öyle bir kuruyordu ki sürekli kötü şeyler olacakmış duygusuyla seyrediyordunuz filmi… Her karanlık köşesinden hayaletlerin çıkacağını düşündüğünüz ev kadar, kâhya Mrs. Danvers karakteri de ürperticiydi. Hitchcock’un başarısı, gotik korku geleneğinin görsel kodlarını kullanarak Manderley’in geçmişten gelen karanlık enerjisini adeta görünür kılmaktı. Öte yandan, ‘hayaletlerin hiç görünmediği hayaletli bir film’ seyrettiriyordu bize. Maxim’in film boyunca hiç görmediğimiz eski eşi Rebecca’nın varlığını Manderley’in her köşesinde hissediyorduk.

‘Kill List’, ‘High-Rise’ gibi filmleriyle tanıdığımız Ben Wheatley’in yönettiği 2020 yapımı ‘Rebecca’nın havası, duygusu ise her şeyiyle çok farklı… Açılıştaki çok kısa karanlık Manderley imgesini saymazsak, Fransız Rivierası’nın cömert gün ışığında, rengarenk, sıcak bir film olarak başlıyor. Hiç beklemediği anda ‘beyaz atlı prensi’ni bulan, refakatçi kızın aşk öyküsünü seyrediyoruz ilk bölümde... Armie Hammer’ın canlandırdığı Maxim de Winter ile Lily James’in oynadığı müstakbel Mrs. de Winter’ın tanışmalarına, flört etmelerine ve aşklarına tanık olurken peri masallarını andıran romantik bir dönem filminin içinde buluyoruz kendimizi.

Filmin ilk anlarından itibaren 1940 yapımı ‘Rebecca’nın yeniden çevrimini değil, romanın farklı bir uyarlamasını izlediğimizi anlıyoruz. Wheatley, gerilim yaratma ve görsel atmosfer konusunda Hitchcock ile rekabet etme gibi bir derdi olmadığını hemen belli ediyor. Gece sahneleri dışında karanlık, koyu tonlara ve ışık gölge oyunlarına pek girmiyor; ilk filmin gotik tarzına öykünmüyor. Manderley’i tekinsiz, karanlık bir ev olarak tasvir etmek yerine, Mrs. de Winter’in kendisini bir türlü rahat hissedemediği, müze gibi çok büyük, soğuk ve resmi bir mekâna dönüştürüyor. Ev, İngiliz aristokrat sınıfının kibrini yansıtan ve iki aşığı birbirinden ayıran bir güce dönüşüyor. Manderley’in görkemi ve büyüklüğü, Mrs. de Winter’a sürekli olarak sınıfsal kökenini ve evdeki yalnızlığını hatırlatıyor. Kâhya Mrs. Danvers de varlığı ve sözleriyle ona Manderley’e ait olmadığını düşündürmek için elinden geleni yapıyor.

2020 Netflix yapımı ‘Rebecca’nın ilk filme oranla daha çok odaklandığı konu, Mrs. de Winter’ın Rebecca’nın evdeki görünmeyen varlığıyla rekabet etme konusunda yaşadığı sıkıntılar… Maxim’in kaybettiği eşi Rebecca, nerdeyse eve girdikleri andan itibaren çiftin arasına giriyor, aralarındaki sevgiyi soğutuyor. Öte yandan, Mrs. de Winters, Rebecca ile rekabet etmeye çalışıp evin yeni hanımefendisi olmaya gayret ettikçe eşinden daha da uzaklaşıyor.

Bazen ölüler çeşitli yollardan varlıklarını sürdürür ve yaşayanların dünyasını olumlu ya da olumsuz anlamda etkilemeye devam ederler. Rebecca da onlardan biri…Yaşayanların dünyası üzerinde zehirleyici bir etkisi var adeta… Dolayısıyla, bütün filmin, Mrs. de Winter’ın Rebecca’ya karşı verdiği bir varoluş mücadelesi gibi tasarlandığını söylemek mümkün. Mrs. Danvers bu mücadelede Rebecca’nın temsilcisi olarak çıkıyor karşımıza.

Danvers’in, yeni filmde marazi ve karanlık bir karakter olmanın ötesine geçen bir derinlikle yazıldığını görüyorsunuz. Wheatley’nin filminin, ilk uyarlamaya göre belki en üstün yanı Danvers karakteri… Film ilerledikçe kötücül biri olmanın ötesinde kendine özgü motivasyonları ve geçmiş öyküsüyle öne çıkan trajik bir karaktere dönüşüyor. Ama onun da filmi kurtardığını, yeterince ilgiye değer ve çarpıcı kıldığını söylemek zor. Ayrıca geçmişteki Rebecca–Danvers ilişkisinin de yeterince iyi yansıtıldığını düşünmüyorum.

‘Rebecca’ ilk uyarlamayı hiç bilmeyen seyirciler için ne ifade eder bilmiyorum ama öyküsü ve anlatımıyla bana demode bir sinemanın örneği gibi geldi. İlk film, kendine özgü bir dram-gerilim örneğiydi. Yeni film ise açıkçası tam olarak ne olacağına karar verememiş gibi duruyor. Ben Wheatley ve senaryo ekibinin Daphne Du Maurier’nin romanından bugünün seyircisini yakalayabilecek bir film çıkardıklarını söylemek zor. Wheatley, psikoanalitik yaklaşımı öne alan çok daha modern ve üslupçu bir yaklaşım benimseyebilirdi belki. Ama romana sadık kalmak ve ilk filmi tekrar etmemek gibi hedefler uğruna cesaret yoksunu vasat bir uyarlamaya imza atıyor. ‘Rebecca’ bu haliyle iddiasız, düz ve biraz da yavan kaçıyor. Hatta naftalin kokan bir melodram olarak inandırıcılıktan hayli uzak olduğu dahi söylenebilir.

Filmde en çok Kristin Scott Thomas ve Lily James’in oyunculuklarını sevdim. Gerçi Lily James’in çabaları belirli bir noktadan sonra pek işe yaramıyor ama Kristin Scott Thomas, filme kendine özgü bir hava getirmeyi başarıyor.

Ben Wheatley, görüntü yönetmeni Laurie Rose ile birlikte ilk filme oranla çok daha farklı bir görsel atmosfer oluşturmayı başarıyor ama hikâyeye kişisel bir damga vurduğu söylenemez.

5/10

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!
0:00 / 0:00