Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

CUMHURİYET’in kendi evlatlarıyla hangi zorluklar altında kurulduğunu dün bir kez daha anladım…

Hem de gençliğimin en güzel mekanlarından birine yeniden gitme olanağı bularak.

Sözünü ettiğim Ankara’nın hiç tükenmeyen kekik kokulu en güzel hafif esintisine sahip Çubuk-1 Barajı…

En önemli özelliği de Cumhuriyet tarihinde yapılmış ilk baraj olması.

Ankara Büyükşehir Belediyesi alanı baştan aşağı elden geçirmiş ve harika bir mesire yerine, rekreasyon alanına dönüştürmüş.

Hatırladığım kadarıyla 30 yıl öncesine kadar faaliyetini yürütüyor, Ankara’nın belirli bir bölgesinin su ihtiyacını karşılıyordu.

Kentin gelişimi sonrası faaliyetini durdurdu.

Aradan geçen bunca zamanda da mezbelelik hale geldi.

Bu alanda daha önce bir çalışma başlatılmış, ancak atıl bırakılmıştı...

DÜNYA KRİZİNİN ORTASINDA

Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş, son hali tamamlanan bugün de Cumhuriyet Bayramı’nda açılışı yapılacak olan alanı biz gazetecilere gezdirdi, bilgi aktardı.

Atatürk’ün talimatıyla Baraj’ın yapımına 1929 yılında başlanmış.

Amacı da Ankara’nın içme suyu ihtiyacını karşılamak ve zirai üretime katkı vermek diye tanımlanmış…

Barajın yapımının başladığı tarih çok önemli, çünkü dünyadaki ekonomik buhranın en pik yaptığı yıl...

Buna karşın o dönemin imkansızlıkları ve malzeme eksikliğine karşın 6 yıl gibi kısa sürede bitirilmiş…

Başkan Yavaş da o dönemin olanaksızlıklarına dikkat çekti, Barajın rekreasyon alanına dönüştürülmesindeki amaçlarının da bunu halka göstermek olduğunu belitti.

Anlattıkları içinde beni çok etkileyen iki nokta oldu.

İlki Hakka yürümesinden 6 ay önce Atatürk’ün baraja gelip Baraj alanında bulunan Konut’un terasından piknik yapmakta olan halkı selamlaması.

Diğeri de barajın yapımında karşılaşılan güçlüğün aşılması için bulunan yol…

Öncelikle Türk şirketi tarafından, Türk mühendisleri tarafından projelendirilip yapılmış.

“GERİ GÖNDERİLMEK ÜZERE”

Barajın vana, boru gibi malzemeleri de Almanya’dan getirtilmiş.

Bunların arasında beni de etkileyen ise şu cümle oldu:

“İş bitiminde Almanya’ya geri gönderilmek üzere 3 adet silindir makinasının getirilmesi de Bakanlar Kurulu izni ile olmuş…”

Bugün en küçük ilçe belediyesinin elinde bulunan veya istendiğinde anında kiralanabilecek yol inşaatlarında gördüğümüz silindir makinası…

Satın alınamıyor, Baraj inşaatında kullanılmak ve geri gönderilmek üzere Almanya’dan getirtilmesine de Bakanlar Kurulu kararı ile izin veriliyor…

Kent parklarının ne denli önemli olduğunu pandemi döneminde daha iyi anladık.

Bu açıdan Çubuk-1 Barajı görülmeye ve gezilmeye değer yer olmuş…

Ayrıca mangal dumanı da yok.

ANKA PARK’IN GELİRİ

Bunları konuşurken bir arkadaşımız Ankara Park’ın durumunu sordu.

Başkan Yavaş’ın aktardığına göre işleten şirketin Belediye’ye ödemesi gereken para için tanınan süre 12 Kasım’da doluyormuş.

Büyük olasılıkla Belediye’ye kalacağını öngörüyor.

Ne yapacağını sorduk, Yavaş’ın yanıtı şöyle oldu:

“Bu denli yatırım yapılmış olan yerde, o denli malzeme var, bunların hepsi de Belediye kasasından satın alınmış kaldırıp atacak halimiz yok. Önerileri topluyoruz…”

Şirketin teminat olarak yatırdığı 26 milyon liranın Belediye’ye aktarımı dışında da bu süreçten herhangi bir geliri olmamış; farklı rakamlar konuşuluyor olsa da milyonlarca liralık yatırımı karşılaması dahi imkansız bir zararla sonlanmış.

Bir arkadaşımızın sorusu üzerine Başkan Mansur Yavaş bir başka ilginç bilgiyi aktardı.

Madem işleten şirketle yapılan anlaşmada hem makinalarını, hem arazisini kullanan şirketin aktarması öngörülen miktar olarak sadece kardan %3 hak tanınmış.

Yani şirket tüm oyun makinalarını, araziyi, binaları, AnkaPark üzerinde ne varsa hepsini kullanacak…

Elde ettiği karın da ancak %3’ünü verecek; o da ederse…

Özetle tüm zararın zararının zararını yaşıyoruz…

Dönüp Cumhuriyet’in ilk kurulduğu yıllarda gösterilen çabaya ve emeğe bakınca da hayıflanmadan edemiyorum.

Cumhuriyet Bayramımız kutlu olsun…

GERİLİM, özellikle milenyum ile sahne alan popülist karizmatik liderlerin sandık için taktiği oldu…

En iyi örneği de 2007’de yaşandı.

Şili’nin Başkenti Santiago de Chile’de düzenlenen Latin Ülkeler ve İspanya Zirvesinde Venezüella Devlet Başkanı Hugo Chavez, İspanya Başbakanı konuşurken sürekli sözünü kesti ve tahrik etti.

Taktiği tuttu toplantıda bulunan İspanya Kralı Juan Carlos dayanamadı ve Chavez’e “Neden artık  çeneni kapatmıyorsun” çıkışında bulundu.

Bu Chavez için bulunmaz nimetti, ülkesine kral gibi dönen oldu. Zaten çok geçmedi bir yıl sonra resmi ziyaret için ülkesine gelen Chavez’i, Kral Carlos Mallorca Adası’ndaki yazlık sarayında kabul etti.

Hem de bir saat gecikmeyle gelen Chavez’i kapıda karşılayarak.

ASKERİ GÜÇ YETMEDİ

Bugün Macron’un yapmak istediği de Chavez’den farklı değil...

Çünkü ülkesinde içerden sıkıştı, dışardan çıkış arıyor.

Çünkü sürekli kaybediyor.

Ne Covid-19 sürecini yönetebildi ne de ekonomiyi düzeltebildi.

Göreve geldiği 2017’den bugüne birçok krizin üstesinden gelemediği gibi Paris AB evreninde Madrid’in peyki oldu.

Macron bu sıkışmışlıktan çıkışın yolunu askeri gücünü Doğu Akdeniz’de sergileyerek bulmaya çalıştı.

Kendisinden çok daha güçlü ABD ve Rusya’nın oyunun içinde olması, Türkiye’nin proaktif siyaseti nedeniyle geride kaldı.

Yanında yer aldığı Yunanistan da Almanya’nın kaş çatmasıyla geri çekildi.

Yetmedi, zaten başarısız yönettiği Covid-19 sürecinde ikinci dalga daha kötü vurdu.

YERELDE HEZİMETE UĞRADI

Sonuçta 4 ay önce yapılan yerel seçimde partisi Cumhuriyet Yürüyüşü Hareketi’nin (LREM) hezimete uğradı, Paris, Marsilya ve Lyon gibi büyük merkezlerde yenik düşmesi bir yana, sadece 3 kentte belediye başkanı çıkarabildi.

Türkiye karşıtı çıkışlarıyla tanınan partisi LREM’in milletvekili Sonia Krimi de kaybedenler arasında yer aldı.

Son günlerde Sosyalist Parti’nin de politikalarını sert şekilde eleştirdiği dikkate alınırsa Macron’un işi daha da zor..

2022 SEÇİMİNİN ARAYIŞI

Bütün bunlar 2022 Cumhurbaşkanlığı seçimine gidiş sürecinde Macron’un ruh halinin nedenini anlamaya yeter.

Nasıl ki 2017 seçiminden, ikinci tura birlikte kaldığı aşırı sağcı FN (Ulusal Cephe) lideri Marine Le Pen’i, İslam karşıtı politikasını öne çıkararak yenebildiyse, bugün de aynı siyasi taktiği gütmek istiyor.

İçerdeki uygulamalarıyla dağılan sosyolojik tabanını, dış düşmanla konsolide etmenin peşine düşüyor.

FİKİR ÖZGÜRLÜĞÜ, İNANÇ ÖZGÜRLÜĞÜ

Fransızların ağırlıklı bölümünün ifade özgürlüğünü önceleyen tutumunun üzerinden sörf yapıp, inanç özgürlüğünü öteliyor.

Bir özgürlüğün başladığı yerde, ötekinin bittiğini anlamak istemiyor; bu inanç ise ifade özgürlüğünün sınırının daha da geride bitmesi gerektiğini görmüyor.

Arap Magrep kökenlilerden oluşan 5 milyon nüfusla birlikte, Fransa nüfus içinde ciddi oranda bulunan Müslüman Fransız vatandaşlarını görmezden geliyor.

Yakın geçmişte başörtüsü nedeniyle Magrip kökenlilerin her yeri yıkıp yaktığı günleri unutuyor.

Bunun zamları ve geçim sıkıntısını protesto eden Sarı Yelekliler Hareketine (Mouvement des Gilets Jaunes) zemin hazırladığını görmüyor.

Popülizm de zaten böyle bir şey değil midir?

 

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!
0:00 / 0:00