Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        Bütün ömrünü devletin “aksa-yı garbı (en batısı) ile aksa-yı şarkı” arasında mülki idarecilikle geçiren Abdülhalik Renda, Cumhuriyet’in sivil mimarlarından birisi olarak kabul edilir.

        İdareciliği boyunca en çok kafasını meşgul eden şey “iaşe” meselesi olmuş. Bu konuda hem Birinci Cihan Harbi, hem İstiklal Harbi, hem de sonrasında “mucizeler” yaratmış birisidir.

        İstiklal Harbi öncesinde Bitlis, Halep valiliği yapmış, sonra Talat Paşa’nın isteği üzerine Dahiliye Vekaleti müsteşarlığına getirilmiş.

        İstanbul işgal altındayken İngilizler tarafından Ermeni tehcirindeki rolü sebebiyle tutuklanıp Malta’ya sürülmüş, oradan geldikten sonra da Ankara hükümetinin yanına geçmiş, Konya ve İzmir’de valilik yapmış, sonra vekil olmuş, ardından Maliye Bakanı, ardından da Cumhuriyet’in ilk sivil Milli Savunma Bakanı olmuş, sonra Atatürk’ün ölümü üzerine iki günlüğüne Cumhurbaşkanlığı yapmış, daha sonra da Türkiye Cumhuriyeti’nin en uzun süreli Meclis başkanlığını görevini yürütmüştür.

        Cumhuriyet’in ilk bütçesini yapan odur.

        Aşar vergisi onun gayretleri sonucu kaldırılmıştır.

        İsmet İnönü onu “eli bereketli bir devlet adamı” olarak tanımlamış, o da bu özelliğini her alanda göstermiştir.

        Bir de 29 Ocak 1923’te Uşakizadeler’in İzmir Göztepe’deki köşkünde kıyılan Atatürk’ün sürpriz nikahında Latife Hanım’ın şahitliğini yapmıştır.

        *

        Şeyh Sait İsyanı bastırıldıktan sonra Gazi’nin önerisi üzerine, İsmet İnönü tarafından, isyan muhitinde bir inceleme gezisine gönderilmiş, uzun süren gezisinin neticesinde, bugün Kürt meselesine dair yazılan ilk raporu o yazmıştır.

        Bu rapor, daha sonra “Şark Islahat Planı” ve “Mecburi İskan”ın ana malzemesini oluşturmuştur.

        *

        E güzel de bütün bunların Siirt battaniyesiyle ne ilişkisi var diyeceksiniz?

        Biraz daha sabır...

        *

        Bayram tatilinde bir kitap okudum. Kitabın adı “Hatırat”. “Abdülhalik Renda’nın Hatırat”ını Aytaç Demirci ve Sabri Sayarı yayına hazırlamış ve Yapı Kredi Yayınları arasından çıkmış.

        Çok yeni, mürekkep kokuyor hala...

        *

        Kitabı okuyunca, Renda hakkında bir yığın yeni şey de öğrendim.

        Bir kere yaygın inanışın aksine Abdülhalik Renda, Talat Paşa’nın kayınbiraderi değil. Gerçi bu mevzu daha çok Murat Bardakçı’nın alanına girer ama kitaptan öğrendiğimize göre Abdülhalik Renda’nın zevcesi Saadet Hanım, Talat Paşa’nın kız kardeşi değildir ve iki aile arasında herhangi bir kan bağı bulunmamaktadır.

        Ama Talat Paşa’nın Abdülhalik Renda’yı çok sevdiği, güvendiği ve kolladığı aşikardır.

        *

        Öğrendiğim yeni bir şey de Renda’nın derdini anlatabilecek kadar Kürtçe bildiği... Siirt mutasarrıflığı ve Bitlis Valiliği sırasında Kürtçe öğrenmiş ve daha sonra “Renda Raporu” hazırlanırken belli ki işine çok yaramış. (Gerçi Renda raporunda “Türkçe dışında konuşmanın yasaklanmasını” öneren ilk kişi de odur ya, neyse...)

        Söz buraya gelmişken...

        Belli ki Mustafa Kemal’in kafasında o zamana kadar Doğu ve Güneydoğu’nun idaresiyle ilgili farklı bir fikir var.

        Şeyh Sait İsyanı sonrasında, 14 Haziran 1925’te İsmet Paşa Renda’yla görüşür ve Gazi’yle vardıkları fikir neticesinde, “Şark’ı bilmeniz dolayısıyla, Diyarbakır’a gidip vaziyeti tetkik etmesini” ister ondan. Renda da, “Bütün mıntıkada en aşağı iki ay, ekseri zaman at üstünde olmak üzere dolaşarak kanaat edinilebilir” cevabını verir İnönü’ye ve 17 Haziran’da yolculuğa başlar. Bütün bölgeyi il il, kasaba kasaba dolaşıp 7 Eylül’de Ankara’ya döner ve 8 Eylül’de “Gazi Paşa’nın riyasetinde toplanmış bulunan Heyet-i Vekil’e katılır” ve “seyahat intibalarını” anlatır.

        “Gazi Paşa, ‘Bu söylediklerini yazıyla bildirir misin?’ dedi.

        ‘Yazıyla yazmayacağım şeyi söylemem zaten. Raporumu birkaç güne kadar Başvekil Paşa’ya takdim edeceğim’ dedim.

        ‘Peki’ buyurdular. ‘Bir nokta daha soracağım. Adem-i merkeziyet ile o yerlerin idaresi nasıl olabilir? Balkan Harbi’nden evvelki cereyanları biliyorsunuz. Burada böyle bir vaziyet olur mu?’ dedi.

        ‘Nüfus çok girift. Buhtan (Botan) kısmında elli bin kadar karışmamış Kürt vardır. Diğerleri tamamen karışıktır. Kanaatime göre bu yayla üzerinde iki ayrı idare olmaz. Yalnız şark çok geridir. Kalkınmak için çok paraya ihtiyaç vardır’ dedim.” (s.298)

        Şeyh Sait İsyanı konusunda da Gazi ve İnönü’den farklı düşünüyor Renda. İkiliye göre bu ayaklanma “rejim karşıtı dini bir ayaklanmadır”.

        Renda ise onların aksine isyanı “din perdesi altında milli bir hareket” olarak görüyor, bu konudaki görüşlerini hükümete kabul ettiremediği için de yaşadığı “hayal kırıklığını” gizlemiyor, “Çok müteessir oldum ve ekalliyette (azınlıkta) kaldım” diyor. (s.283)

        *

        Şimdi sıra geldi Siirt battaniyesine...

        *

        11 Haziran 1913’te Harbiye Nezareti’nden Sadaret’e giderken suikasta uğrayan Mahmut Şevket Paşa’nın cenaze töreninde bir arkadaşı Abdülhalik Renda’ya Takvim-i Vekayi gazetesini uzatır. Gazetede, o sırada münhal bulunan Siirt kaymakamlığına atandığı yazıyor.

        İstanbul’dan Lloyd Triestino kumpanyasının vapuruyla Batum’a, trenle Tiflis’e ve Açmazin’e, arabayla Iğdır’a ve Van’a, göl üzerinde motorla Tatvan’a, atla Bitlis’e ve tekrar at sırtında Siirt’e varır.

        Siirt o sırada Bitlis’e bağlı bir kazadır.

        *

        Renda’nın Siirt’te mutasarrıflık yaptığı zamanlarda orada kaba yünden aba yapan ustalar var, “abacı” deniyor onlara. Bitlis’e yaptığı bir gezi sırasında misyoner faaliyetlerinde bulunmak üzere 1856’dan itibaren bölgeye gelmiş Dominiken papazların Cizre-Zaho tiftiğinden yaptıkları renkli halıları görür, halıları hiç boyamadan, doğal renklerle tiftikten yapıyorlar, onları çok beğenir.

        Aklına bir fikir gelir ve Siirt’e döner dönmez abacılardan Ahmet’in dükkanına gider. Nasıl aba yaptığına bakar, sonra da ne kadar genişlikte aba dokuyabileceğini sorar, abacı bir arşından geniş yapamayacağını ama uzunluğu istediği kadar yapabileceğini söyler.

        Üç arşın uzunluğunda üç kanat ısmarlar, hepsi beyaz ve saçaklı olacak. Sonra iki kanat daha dokuyup kanatları dikmesini söyler, uçlarına da aynı yünden saçak yapılacak.

        Ancak Abacı Ahmet Usta saçakları şık olsun diye Avrupa yününden yapar.

        Renda beğenmez, yaptığının parasını öder, bir de kendi istediği şekilde tekrar yapmasını ister. Kısa zamanda yenisini yapar getirir usta.

        Renda da iki battaniyeyi meclis-i idare odasına serer.

        Toplantı günü idare azaları, “Bu güzel battaniyeleri Rumeli’den mi getirdiniz, ne güzel şeyler” derler.

        Battaniyeler Rumeli tipidir ama Siirt’te yapıldığını söyler, kimse inanmaz. Bunun üzerine bütün azaları Abacı Ahmet’in dükkanına götürür, gözleriyle görür ikna olurlar.

        Renda hatıratında hikayenin gerisini şöyle anlatır:

        “Ahmedo iyi bir ustaydı. Başka tabii renklerden üstleri kesik battaniyeler yapmaya başladı. Onu teşvik için on battaniye ısmarladım ve yün alabilmesi için yarı parasını da peşin verdim. Ahmedo benim için yaptığı battaniyeleri başka müşteri çıktıkça satıyor, bana yenisini yapmaya kalkıyor, ona da müşteri çıkınca onu da satıyor ve benimkiler en sona kalıyordu.

        Ahmedo’yu gören diğer abacılar da battaniyeler yapmaya başladılar.

        İşte ‘Siirt battaniyesi’ denilen tabi renkli, boyasız battaniyeler bu suretle yapılmaya başlanmıştır. (s.136)”

        *

        Biraz araştırdım, Siirt battaniyelerinin tarihine dair bu hikayeye hiçbir yerde rastlamadım.

        Bazen bir kitap...

        Diğer Yazılar