Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        Vakti zamanında Tanıl Bora’nın İletişim Yayınları için derlediği “Taşraya Bakmak” kitabının içinde büyük romancı Hasan Ali Toptaş’ın çocukluğunu, doğduğu kasabayı, kasabanın sinemacısı Şerif’i, seyyar kitapçısı Halit Ahmet Amca’yı, dedesini, başındaki yarayı, ilk okuduğu kitabı, çocukluğunun Yeşilçam kahramanlarını, kasabanın fırınını, eczanesini, lokantasını anlattığı “Taşranın da ötesinde” başlıklı denemesini okurken, benden birkaç yaş büyük olduğu halde kendimi kuşakdaş saydığım yazarın anlattıkları-yaşadıklarıyla benim anlatmak istediğim ve yaşadıklarımın ne kadar birbirine benzediğini, iyi edebiyatın nelere muktedir olduğunu bir kez daha görüp her defasında olduğu gibi tekrar şaşırdım.

        On beş sene önce kitap ilk çıktığında, kitabın içinde ilk okuduğum deneme oydu.

        On beş sene sonra tekrar okudum aynı denemeyi, neredeyse her satırı aklımdaydı. Sanki yazıyı on beş sene önce oturmuş, ben yazmış, kendi yaşadıklarımı anlatmıştım. (İyi edebiyat böyle bir şeydir zaten, sana “tam da yaşadıklarımı anlatmış, bunu ben de yazabilirim” hissini verir.)

        *

        Oysa o Denizli’nin bir kasabasında büyümüş, ben Hakkari’nin bir köyünde-sonra şehir merkezinde...

        Onun çocukluğu memleketin en batısında, benimki en doğusunda geçmişti.

        O çocukluğunu pür Türkçe yaşamış, ben ise pür Kürtçe...

        Dillerimiz ayrı, ama yaşadığımız her şey neredeyse tıpatıp aynıydı.

        *

        Onu sekiz yaşındayken, kafasında çıkan bir yara yüzünden hastaneye götürdüler; bu vesileyle ilk kez altmış kilometre uzağındaki şehri, yani Denizli’yi görmüş oldu.

        Beni de dokuz yaşındayken, yaşadığım köyde okul olmadığı için otuz kilometre uzağımızda bulunan şehir merkezindeki Yatılı Bölge Okulu’na götürdüler; bu vesileyle ilk defa şehri, yani Hakkari’yi gördüm.

        *

        O Denizli’nin birazını “hastanenin penceresinden, birazını doktorların yüzlerinden, birazını da hemşirelerin seslerinden ve yürüyüşünden” gördü.

        Ben ise Hakkari’nin birazını köyden gelirken, annemin babamın eski paltosundan bozarak bana diktiği, bir paçası ötekinden kısa, yola çıkmadan önce ıslatıp ütülensin diye bütün gece yatağımın altına koyduğum, hayatımda giydiğim ilk pantolonu, okula kaydımı yapar yapmaz, hamama götürülüp pakladıktan sonra, gözümün önünde harıl harıl yanan sobaya atan okulun çamaşırcısı Sıti Ana’nın yüzünden, birazını yemek yemek için götürdükleri yemekhanede ağabeyimle birlikte masaya oturur oturmaz önümüze ayrı tabaklarda konan mercimeği alışkanlıktan aynı tabaktan yemeğe kalkınca feci bir azar işittiğim yemekhane görevlisi Yusuf’un sesinden, birazını da geceleri arkadaşlarıma masal anlattığım için gelip beni gri ranzadan indirip çıplak baldırlarıma demir cetvelle vuran sarkık bıyıklı Hüseyin Hoca’nın “Kürtçe konuşmak yasaaak!” diye çınlayan narasından gördüm.

        Hasan Ali Toptaş birkaç gün sonra “adına Pamukkale denilen büyülü bir beyazlığın yakınından geçerek” kasabaya geri döndü; ben ise bir daha köye geri dönmedim.

        Artık şehirliydim!

        Ama benim şehrim Hasan Ali Toptaş’ın kasabası gibiydi.

        Hasan Ali Toptaş
        Hasan Ali Toptaş

        *

        Hasan Ali Toptaş kasabanın sinemasında seyrettiği ilk filmden bahsetmiyor ama sinemadan bahsediyor.

        Benim şehrin sinemasında seyrettiğim ilk film, sanki dün seyretmişim gibi aklımda. Film Yılmaz Güney’in “İnce Cumali”siydi, İrfan Atasoy’la birlikte oynamışlardı. Perdede kocaman kocaman adamlar, üzerimize üzerimize geliyordu, korkudan kenara çekileyim derken oturduğum iskemleden düşüşüm hiç çıkmayacak aklımdan.

        Hasan Ali Toptaş’ın sinemacısının adı Şerif, bizimkinin adı Hacıoğlu’ydu.

        Ama sinemanın sahibinden çok kapıyı kontrol eden, öz oğlunu bile biletsiz içeri almamaya yeminli, hiç birimizin gerçek adını bilmediği, Kuran’ı hatmettiği için herkesin “Mela” (İmam) dediği bilet toplayıcısı kalmış hepimizin aklında. “Mela”, sinema günahtır diyen softalara rağmen sinemanın giriş kapısında bilet kontrolü yapıyor, sıraya girmeyi öğrenememiş çocuk tazyiki karşısında bastonunu rastgele sallıyor, bin bir eziyetle herkesi hizaya sokmaya çalışıyor, işini bitirdikten sonra namaz vakti namazına gidiyor, ötesinde de kapının önüne bir tahta iskemle çekip uzaklardaki Bay Kalesi’ne dalıyor, ekmeğine bakıyordu. Sinema günahtır diyen “mela”lardan değildi ama gecesi gündüzü sinemada geçtiği halde hayatında bir kez bile olsun film seyrettiğini gören olmamıştı.

        Hasan Ali Toptaş’la kahramanlarımız aynıydı; “Yılmaz Güney, Fikret Hakan, İrfan Atasoy, Cihangir Gaffari, Cüneyt Arkın, Kartal Tibet, Tanju Korel, Tugay Toksöz, Bilal İnci ve Danyal Topatan.” Tabii bir de Türkan Şoray, Filiz Akın, Fatma Girik, Hülya Koçyiğit ve ötekiler...

        “Filmi kaçıran” arkadaşlarından bahsediyor Hasan Ali Toptaş.

        Biz de onun gibi yapar, filmi görmeyen arkadaşlarımıza filmi anlatırdık. Hatta oynardık! Bir süre sonra anlattığımız-oynadığımız hikayeyi görüp görmediğimizi kendimiz de unutur, bambaşka bir hikayenin içinde bulurduk kendimizi.

        Böylesi zamanlarda Hasan Ali Toptaş, “filmin hikayesinin içinde kaldıkça yavaş yavaş kasabanın tekdüzeliğinden uzaklaşır, uzaklaştıkça da kendimizi iyi hissederdik” diyor.

        Oysa “Hakkari’nin tekdüzeliğinden kurtulmak” mesela benim aklıma hiç gelmedi. Çünkü ben zaten “tekdüzeliğin başkenti” ücra bir köyden geliyordum. (Tekdüzelik meselesi çok sonraları... Liseyi bitirirken, “olur da üniversiteye kazanamazsam, ben bu boğucu, bu tekdüze yerde ne yaparım” diye aylarca için için kendimi yedim.)

        *

        Ağabeyim kırmızı bir plastik kamyon getirmişti bana şehirden... Dağ bayır o kamyonu gezdiriyor, sarp yamaçlarda ona yollar yapıyordum henüz hayatımda hiç kamyon görmemişken.

        *

        Arabaların geçtiği yol bizden yedi kilometre uzaktaydı; oraya görmüş bizden biraz daha büyük akranlar, oradan en son ne zaman bir arabanın geçtiğini anlamak için yolu koklamak gerektiğini anlatıyorlardı büyük bir bilgiçlikle biz araba yolu görmemişlere; lastik kokusu tazeyse bekle, lastik kokusu burnuna gelmiyorsa hiç araba bekleme, kolay kolay geçmez buradan...

        *

        Bir süre sonra o yatılı okula götürmek için ilk defa araba yolunun geçtiği o lastik kokusu efsanesiyle dolu o yere vardık.

        Geniş, uzun bir yoldu!

        Sonra ilk defa bir ses duydum, ardından bir toz bulutu, bulutun içinden kıpkırmızı bir canavar homurdana homurdana, aksıra tıksıra, yuvarlana yuvarlana bize doğru geliyordu; geldi geldi, tıpkı daha sonra o sinemada göreceğim o kocaman adamlar gibi yanımızdan geçti, kenara çekildim!

        *

        Hasan Ali Toptaş’ların kasabasına, postaneden emekli Halit Ahmet Amca getirmişti ilk defa kitapları...

        Bana ilk kitapları getiren gezgin kitapçının ismini hiç bir zaman öğrenemedim ne yazık ki.

        Uzak bir yerden gelmişti. Hemen hemen tümü tek ressamın elinden çıkma kitap kapaklarındaki bazı adamların yüzüne benziyordu yüzü. Kim olduğunu, adını sanını sormamış, getirdikleriyle ilgilenmiştim.

        O mahpushane benzeri kasvetli yatılı okulda, çarşıya salmadıkları bir tatil gününde o meçhul kitapçı, okulun avlusuna tezgahını açmış, muşambanın üzerine kitapları dizmiş, tıpkı Hasan Ali Toptaş’ın kitapçısının yaptığı gibi, rüzgar uçurmasın diye her birisinin üzerine küçük küçük taşlar koymuştu.

        (Bakın, okulun bahçesine demiyorum, avlusuna sermişti kitapları. Mutlu çocuk seslerinin duyulduğu evlerin bahçesi olur, hapishanelerin ise avlusu... Bahçe ile avlu farklı şeyler çağrıştırıyor çünkü. Biri çiçeği, öteki betonu... Gerçi bizim avlumuzda da çiçekler vardı ama biz o çiçekleri hiç sevmiyorduk. Onlar da bizi sevmiyordu. Hatta onlardan korkuyorduk. Sarmaşıklar büyük bir arsızlıkla her yere dolanmış, bakımlarının bile askeri bir nizamla disiplin altındaydı. Onlara zarar veren, koparan, hatta koklayan bile cezalandırılıyordu. O yüzden uzak tutuyorduk kendimizden, bizim değil, onlar “müdürün çiçekleri”ydi. )

        *

        Hasan Ali Toptaş’ın Halit Ahmet Amca’dan alıp okuduğu ilk kitabın adı “Konuşan Katır”dı.

        Benim ise adını hiçbir zaman bilmediğim o gezgin kitapçıdan alıp okuduğum ilk kitabın adı “Hayber Kalesi”ydi.

        Hasan Ali Toptaş’ın okuduğu ilk kitabın içinde “göğe doğru yükselen göz kamaştırıcı saraylar, kötü kalpli büyücüler, hükümdarlar, kervanlar ve çarşılar vardı.”

        Benim okuduğum ilk kitapta ise Hz Ali, Hayber kalesinin kapısını tek eliyle söküyor, kalkan yapıp “Allah Allah deyu” gavurun içine dalıyordu.

        *

        Hasan Ali Toptaş’ın okuduğu ilk kitap onu, “önce yazarları belli olmayan öteki kitaplara, oradan Kemalettin Tuğcu külliyatını hatmetmeye, oradan Kerime Nadir ve Muazzez Tahsin’e, oradan da başka başka yazarlara” götürerek uzun bir yolculuğa çıkardı.

        O birkaç yıl benim önümdeydi. Geçtiği yoldan geçtim ben de...

        “Arzu ile Kamber” beni Kerime Nadir’e, Muazzez Tahsin’e götürdü ama arada Kemalettin Tuğcu’yu atladım. Sait Faik çıktı yoluma... Sonra Fakir Baykurt, sonra Yaşar Kemal, sonra da “Sosyalizmin Alfabesi” girdi kanıma!

        *

        Sanırım işte tam burada yollarımız ayrılmış olmalı Hasan Ali Toptaş’la.

        Muhtemelen o “Felsefenin Temel İlkeleri”ne yüz vermemiş, kötü Bulgan partizan romanlarına bulaşmamış, “çeliğe su vermeye” kalkışmamış, kimseyi “halk adına ölüme mahkum etme” fikrine kapılmamıştır.

        Belki de tam tersidir, bana bulaşan her şeye ona da bulaşmıştır, bilmiyorum.

        *

        Çok sonra, o büyük bir romancı olunca, ben onun yazdığı her şeyi okuyunca, hayatına dair her şeyi en az yazdıkları kadar merak etmeye başladım.

        Taşrayı, o sıkıcı kasabayı çoktan bırakmış, başka bir taşrayı, Ankara Keskin’i mesken tutmuştu.

        O büyülü metinlerin yazarı bir postanede memurdu! Aynı saatte daireye gidiyor, aynı saatte çıkıyordu. Arada kalan zamanlarında roman yazıyordu.

        (Bazen de mesaiye kalıyor muydu? Sahi, sefertası var mıydı?)

        Ama yazdıklarının hiçbirinde yaşadıklarını anlatmıyordu. Bir cümle arıyordu, bu arayış bazen aylarca sürüyor, o cümleyi bulduğunda kelimelerin dizginlerini bırakıyor, biriken metin bir süre sonra bir sele dönüşüyor, o sel de tek cümlesini çıkarsan bütün mimarisi bozulacak adeta dilden kale sağlam bir romana dönüşüyordu.

        *

        Onu özgün yapan, taşradaki insanı anlatması değil, Canetti’nin deyimiyle “insanın taşrasını” anlatmasıdır.

        Romanlarında sıkılan kahramanları değil, dilidir.

        Hani benim de bir gece vakti demir cetvelle dayak yememe sebep olan dil var ya, o işte!

        *

        O Ankara’da romana sığındı, dilini kurtardı.

        Benim yolum ise İstanbul’a düştü.

        Dil derdi onu roman denilen büyülü sanatın dehlizlerine çekti.

        Beni ise yıllar yılı dilimdeki kağıt kesiğini sağa sola göstererek, “bir dil niye kanar?” sorusunun cevabını aramaya götürdü.

        On sene kadar önce kitap fuarı vesilesiyle bir Frankfurt akşamında karşılaştık, tanıştık, çok az konuştuk.

        Hepsi o kadar!

        Beni hatırlıyor mu bilmiyorum.

        Oysa ben onu taşradan kurtardığı diliyle çok önceden, harflere nota muamelesi yapmaya başladığı günden beri tanıyorum.

        Diğer Yazılar