Kitap Fuarında bir yayıncı arkadaşıma, “Nasıl, okurun ilgisinden memnun musunuz?” diye sordum.
Beklemediğim bir cevap verdi:
“Valla bu sene okurdan çok yazar var,” dedi.
“Anlamadım?” dedim.
“Okuyan az, herkes yazıyor. Burada dolaşanların yarısı yazar artık,” dedi gülerek.  
Bu konuda bir süre konuştuk.
Bir ülkede yazar sayısının artması ne kadar gurur duyulacak bir şeydir aslında.
Yazarlık zor bir iştir çünkü, kolay yetişmez!
Demek millet olarak bu zor işin üstesinden gelmişiz, ne mutlu bize!

*

Sahiden durum böyle midir? Bizde yayıncı arkadaşımın dediği kadar yazar var mıdır gerçekten?
Hiç sanmıyorum!
Vaktiyle bir yazısında okumuştum, İstanbul’a gelmiş ünlü Sovyet yazarı Cengiz Aytmatov’a sormuş Çetin Altan, “Sizin Kırgızistan’da kaç yazar var?” diye.
“Elli tane vardır” cevabı üzerine Çetin Altan, “Haydi haydi, bütün Sovyetlerde o kadar yazar çıkmaz” demiş, konuşmanın devamı bir pazarlığa dönüşmüş, pazarlık kızışınca en sonunda Aytmatov, “Ama beş tane vardır, bak daha aşağıya inmem” demişti.
Çetin Altan’ın deyimiyle “insanlığın beyin bahçesinde en zor yetişen ürün” yazardır. O yüzden bütün dünyada zaman denilen kıyıcı makineye direnebilen gerçek yazar sayısı iki üç düzineyi zor geçer ona göre.

*

Aslında kitap fuarını gezerken benim de aklımdan bunlar geçiyordu. Hemen hemen bütün kitap sergilerinde, artık çoktan telif sorunu kalmamış belli başlı yazarların kitapları duruyordu ön sıralarda. Varsa yoksa Stefan Zweig, Dostoyevski, Fransız, İngiliz klasikleri ve bizden Sabahattin Ali, Refik Halit Karay, Orhan Kemal ve diğer babalar... Dönüp dolaşıyor, yolumuza aynı yazarlar çıkıyordu. Aradığımız şey bildiğimiz şeylerdi, aynı yazarların farklı yayınevlerinde, farklı kapaklarla basılmış aynı kitaplarıyla karşılaşıyoruz her yerde.
Yani demem o ki, şu anda Hristiyan Müslüman, Yahudi dinsiz, komünist liberal, faşist hümanist hangi dinden, siyasi fikirden, dilden, ırktan olursa olsun dünya edebiyatının gelmiş geçmiş büyük yazarları içinden on beş yirmi yazarı çıkarıp atsak geriye kayda değer pek bir şey kalmaz.

*

Say deseler bana Rusya’dan beş yazarın adını sayarım, o kadar. İngiltere’den bu sayı biraz daha artmaz. Almanya’dan hakeza, Amerika’dan üç dört... Fransa’yla ilgili olarak yine Çetin Altan bir eleştirmene sormuş, “Fransa’da doğru dürüst kaç yazar var?“ diye. Eleştirmen sorunun özünü anladığı için, “Eh, on tane kadar çıkar” demişti.

*

Peki bizde durum nasıl? Durup düşünüyorum şimdi bu yazıyı yazarken. Sahiden bizde zamanın hakemliğinde varlığını sürdüren, başka bir dile çevrildiği zaman benim aldığım zevki aynı dilin okuruna da tattıracak kaç yazar var dersiniz?
Sağdan sayarsam üç, soldan sayarsam beşi bulamam galiba.
Peki bu neden böyle?
Koca bir uygarlığı var eden, o uygarlığın içinde milli bir şuur yaratan, o millete bir kimlik kazandıran gerçek yazar sayısının bu kadar az olması neyle izah edilebilir?

*

Bizim penceremizden bakarsak aslında sorunun cevabı kolay. Bir süre düşündükten sonra, matbaanın bu topraklara geç gelmiş olmasına bağlayabiliriz meseleyi. Düşünün matbaa icat edildikten iki yüz sene sonra gelmiş bu topraklara. Bu süre içinde tek nüsha, el yazması cönkleri saymazsak hiç kitap yok ortalıkta. Bir tek yazar olarak Evliya Çelebi var oradan oraya koşan...
Durumun vahametini anlatmak için şu örneği hatırlamamız yeter. Mesela, bilgisayar icat edildikten iki yüz sene sonra bize gelmiş olsaydı halimiz nece olurdu? Sahiden de böyle olmuş olsaydı, şu anda uygar dünyanın neresinde duruyorduk dersiniz? Uçaklarımız dünyanın her yerine uçuyor, bankalarımız çalışıyor muydu? Dünyanın her yeriyle ticaret yapıyor, istediğimiz yerde, istediğimiz kişiyle haberleşebiliyor muyduk? Dünyada olup bitenden ne kadar sürede haberdar olurduk? Soruları istediğiniz kadar çoğaltabilirsiniz. Hepsinin cevabı aynı yere çıkar.

*

Bizde ilk roman 124 sene önce, 1895’te yayınlandı. Dünyada, 16 Ocak 1605’te yayınlanan ilk modern roman olan Cervantes’in “Don Kişot”undan tam 290 sene sonra Şemsettin Sami, “Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat”ı yazdı.
Tanzimat Fermanı'yla birlikte, ceman asri zamanlara ayak basarak Batılı olmaya karar verdik. O yüzden bir Batı sanatı olan roman ilk defa memleket semalarında belirdiğinde yazarları pek itibarlıydı. Bize yeni bir hayat biçimini tanıtıyorlar, hatta empoze etmeye çalışıyorlardı. Romanın gerçek işlevi “milli şuur” yaratmaktır; o sırada bu ne kadar bilinen bir şeydi bilmiyorum ama yazılan o kitaplarda sözü edilen yenilikler kısa süre içinde topluma yayılırsa bizi kim tutardı!
O yüzden o dönemin yazarları, devleti yönetenler tarafından el üstünde tutuldu.
Galiba bu ülkenin tarihinde yazarların el üstünde tutulduğu tek dönem Tanzimat dönemdir.

*

İkinci Meşrutiyet bizi karpuz gibi önce ikiye böldü. Sonra ufak ufak parçalara ayrıldık.
Bizi kim böldü, bizi bölen o kişiler bugün yaşıyor olsalardı “bölücülükten” yargılanırlar mıydı bilmiyorum ama o bölünmeyle birlikte, siyasetteki kamplaşmalara koşut olarak yönetenlerin her dediğine methiyeler düzen yazarlarla, her yaptıklarına küfür eden yazar kampları oluştu.
İktidar sahipleri kendi yazarlarını taltif etti, onları yüceltti; onlara karşı olan muhalif yazarları da sürdü, süründürdü, hapsetti, hatta sokak ortasında öldürttü.
Misal İttihatçılar Hüseyin Cahit Yalçın’ı baş tacı etti, bugün bile merakla okuduğumuz Refik Halit Karay’ın payına ise sürgün düştü. İttihatçılar gidip İtilafçılar gelince sürgündeki Refik Halit geri getirilerek Posta Telgraf Umum Müdürü yapıldı, Hüseyin Cahit gözden düştü.
Cumhuriyet döneminde ise Refik Halit’in payına tekrar sürgün düştü, hatta vatandaşlıktan atıldı, ama misal aynı dönemde çok yakın arkadaşı Yakup Kadri Karaosmanoğlu Atatürk’ün sofrasında başköşeye oturdu.

*

(Anekdotun tam zamanı... Yakup Kadri ile “mektepten memlekete” yeni dönen arkadaşı Yahya Kemal, Çamlıca’da bulunan bir Bektaşi Dergahına sık sık giderler. Yahya Kemal, burada Nazım Hikmet’in annesi Celile Hanımla karşılaşır, aralarında büyük bir aşk başlar. Yakup Kadri bir süre sonra bu dergahta karşılaştıklarından yola çıkarak Nur Baba diye bir roman yazar. Romanı Atatürk okur, pek beğenir. Hemen Nur Baba’yla tanışmak ister. Bir Bektaşi olan Yakup Kadri, “nasib aldığı” Kısıklı Dergahının Şeyhi Ali Baba’yı değil, gördüklerinden yola çıkarak hayali bir kahraman yaratmıştı. Ama çevresindekiler, Ali Baba’yı anlattığını söylerler Atatürk’e. Atatürk de “bana derhal onu getirin” der. Oysa Ali Baba, Nur Baba’ya hiç benzemiyordu, tasavvufla hiç alakası olmayan, hatta okuma yazması kıt, süklüm püklüm, halim selim bir adamdı. Nur Baba’ya tek benzerliği kadınlara olan düşkünlüğüydü. Atatürk’ün emri üzerine bu Ali Baba’yı alıp huzura çıkarırlar. Romandaki Nur Baba’nın sesi pek güzeldir, bunu bildiği için Atatürk Ali Baba’dan şarkı söylemesini, nefes okuması ister. Ama Ali Baba da ses hak getire. Nur Baba’nın fıkır fıkır, şıngır mıngır hali yok adamda, adam süklüm püklüm küçülür oturduğu sandalyede, Atatürk hayal kırıklığı içinde yanındaki Yakup Kadri’ye kimsenin duyamayacağı bir sesle, “Bu senin anlattığın Nur Baba’ya hiç benzemiyor Yakup Kadri” diye yakınır. Bunun üzerine Yakup Kadri, “Paşam bu Nur Baba’nın hammaddesidir,” der.)

*

Cumhuriyet’in ilanından sonra yanında yer alan, yaptıklarını öven yazarlara Atatürk o kadar büyük bir şefkat gösterdi ki, bir çoğunu Üçüncü Dönemde mebus yapıp Meclis’e soktu. Tarihçilere göre, Cumhuriyet tarihinin en başarısız dönemi, birçok yazarın mebusluk yaptığı bu üçüncü dönemdir.
Yazarın gerçek işinin yazı olduğunu unutan siyaset erbabı, yazarların aynı başarıyı siyasette de göstereceklerine inandı. Ama yazarlar siyasette başarılı olamadı. O yüzden Yahya Kemal, Yakup Kadri gibi kıymetler, daha sonra dış temsilciliklerde sefir olarak görevlendirildi.
Ama aynı sırada misal iktidarın karşısında sosyalist fikirlere sahip Nazım Hikmet, uyduruk bir davayla onlarca yıla mahkum edilerek cezaevine atıldı. Şevket Süreyya Aydemir ve İçişleri Bakanı Şükrü Kaya’nın önerisi üzerine “Kurtuluş Savaşı Destanı” kendisine “siparişle” yazdırıldı ancak destan, o sırada hasta yatağında yatan Atatürk’e giden evrakın arasında hususi kalemde mahsur kaldı, ona okutulmadı, Atatürk ölünce de Nazım Hikmet hapishanede çürümeye terk edildi.
Yine Aziz Nesin’in “Benim Delilerim” kitabında aktardığına göre bir seferinde yazar Şefik Hüsnü, Sansaryan Han’da, çok alçak bir tabureye oturtuldu, ayaklarına bir ip bağlandı, ip bir polisin eline verildi, tam on gün boyunca o sandalyede hiç uyutulmadı. Her uyukladığında polis ipi çekti.

*

Hal böyle olunca da yazar iktidarla muhalefet arasında kendine gri bir alan yaratamadı. Ya muhalefetin yazarı oldu, ya da iktidarın!
Kalemini kılıç yaptı, siyaset meydanına atıldı.
Haliyle de bağımsız, misal Dostoyevski’nin yaptığı gibi kahramanlarının tarafını tutmayan, her kahramanına aynı hoşgörü, aynı sevecenlik, aynı babacan tavırla yaklaşan, onları kendi siyasi fikirlerine göre iyi ve kötü diye ayırmayan, iyiye de kötüye de kendi yarattıkları karakterler olarak bakan yazarlar yetişmedi.
Böyle yazarlar yetişmeyince de, zamana karşı direnen, yüzyılları aşıp gelen, dünyanın başka bir diline çevrildiğinde, örneğin İzlanda’daki balıkçı için de bir şeyler ifade eden kalıcı bir edebiyat oluşmadı.
Yazılan tek tük örnekler kıyıda köşede kaldı. O “iyi” edebiyatçılara “küçük burjuva” yazarı muamelesi yapıldı.
Bugün de okuduğumuzda bizi allak bulak eden romanlar yazan Ahmet Hamdi “sükut suikastine” uğradı, Türk edebiyatında hala aşılmamış, bugün bile okuduğumuzda ruhumuzu buza kesen, bizi hasta eden, antibiyotik almamıza sevk eden bir tedirgini anlattığı romanı “Aylak Adam”ın yazarı Yusuf Atılgan’a yazar muamelesi bile yapılmadı.
Düşünün, 1959 yılında aralarında Halide Edip, Orhan Kemal, Behçet Necatigil, Haldun Taner, Sabahattin Eyüboğlu gibi büyük yazarların jüri üyeliği yaptığı  Yunus Nadi Ödülü yarışmasında birinciliği “Aylak Adam”a değil, o dönemde estetik ve sanatsal kaygıları gözetmeden köyde bir kötüye başkaldırmış bir kadının direnişini anlatan Fakir Baykurt’un “Yılanların Öcü” romanına verildi, “Aylak Adam” ikinci oldu. Buna da şükür!
Fakir Baykurt toplumun sorunlarını dile getiriyor, solcuydu; Yusuf Atılgan toplumun kıyısına safra olarak attığı bir anti kahramanı anlatıyordu, sol ideoloji o zamanlar bu tür meseleleri sevmiyordu.
Hal böyle olunca da edebiyat ideolojilerin emrinde bir silah olarak kaldı.
Sağda da böyle oldu, orada zaten çok az romancı yetişti ve özellikle sol bu işin cılkını çıkardı.


*

Yazarlık bizim memleketimizde böyle de, coğrafyamızda farklı mı? Erken bir dönemde kapılarını yeniliklere açmış bir toplum olarak biz, coğrafyamızda yaşayan diğer halklara göre birkaç asır önde bir yerde duruyoruz.
Bugün Türkiye’den Japonya’ya doğru bir edebi yolculuğa çıkın, Japon edebiyatının yetiştirdiği birçok yazarı dışında tutarsak; yolumuzun üzerinde karşılaşacağımız İran’da Sadık Hidayet, Mısır’da Necip Mahfuz hariç, eserleri başka bir dile çevrildiğinde, misal İzlanda’daki balıkçı için de bir anlam ifade edecek, zamana direnebilecek çok az yazar çıkar yolumuza!

*

Siz bakmayın fuarda karşılaştığım yayıncı dostumun “bu sene okurdan çok yazar var” demesine.
Yazar, fikir tarlasında kolay yetişen bir ürün değil. Ne gübre, ne su, ne iyi toprak, ne de bakım yeter ona.
Zor bir iştir yazarlık!
Bu yüzden olsa gerek Tanrı bile, "oku" dedi, "yaz" demedi kullarına. 

 

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!