Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin


Salah Birsel, “Salah Bey Tarihi”nin üçüncü cildi, “Boğaziçi Şıngır Mıngır”da (Sel Yayıncılık) “Basiret” gazetesinin sahibi Ali Bey’den aktararak anlatıyor.

Efendim hadise şu:

1877’nin son ayları olmalı... Zira Salah Bey, sehven “1878’in sonu” diyor! Rus ordusu Ayastefanos’a (Yeşilköy) gelmiş, gavur ölüsü gibi ağır, lönk diye oturmuş. İstanbul’a girip girmemeyi düşünüyor Çar. Biliyorsunuz girmek kolay da, ya çıkmak? O sırada Britanya donanması da Çanakkale Boğazı’ndan Marmara’ya girmiş, herkes istim üstünde!

Abdülhamit’in kafasında kırk tilki dolaşıyor, kırkının da kuyruğu birbirine gıcık. Bir anlaşma yapacak Ruslarla, öyle bir anlaşma ki Avrupalılar hop oturup hop kalkacak, gavuru gavura vurduracak, hesap bu!

Ya tutmazsa? Bir de onu düşünmek lazım tabi.

İşte “Basiret”in sahibi Ali Bey o sırada Yıldız’a gider. Büyük Mutfak dolaylarında yüz kadar tenekecinin el çabukluğu ve büyük bir hünerle teneke kutu yaptıklarını görür. Bir yandan da koca koca kazanlarda, yeni kesilmiş yüzlerce koyunun eti pişiyor harıl harıl, dağı taşı, sarayı Beşiktaş’ı kavurma kokuları sarmış. Ali Bey bu büyük kavurma seferberliğinin sebebini merak eder, bir saray görevlisine sorar, şu cevabı alır:

“Ruslar şehre girerse padişah efendimizi esir alırlar Allah mahfuz. O yüzden sultanımız, böyle bir şeye mahal vermemek için peygamber efendimizin hırkası, padişahlık sancağı ve Kutsal Emanetleri yanına alarak çoluk çocuğuyla Bursa’ya kaçmak niyetindeler. Yol azığı olsun diye sekiz yüz teneke kavurma hazırlıyoruz.”

Her mevzuya bir çeşni katan, her lafı baharatlı, her kelamı karamelize şerbet tadında Salah Bey, Ulu Hakan Abdülhamit’i bu fikrinden Darüssaade Ağası Hafız Behram’ın vazgeçirdiğini yazar. Ağa o günün akşam üzeri Sultan’ın huzuruna çıkarak, “Bursa’ya kaçalım tamam, ya bir şekilde Ruslar buradan giderse, acaba ahali bizi tekrar payitahta kabul eder mi Sultanım, 3. Napolyon’un halini gördünüz” der. Ulu Hakan bu uyarıya hak verir ve Bursa’ya gitmekten vazgeçer.

Biz burada Salah Bey’i Boğaziçi’nin şıngırımıngırı içinde bırakıp hikayeye anlatmak istediğimiz istikamete götürelim. (Salah Beyin’in üslubuyla...)

*

Sultan sekiz yüz teneke yolluk kavurmayla Bursa’ya hicret etmekten vazgeçti vazgeçmesine de, yine de bir şeyler yapmalı!

Meclis sıkıştırıyor, matbuat üstüne geliyor, sanki bütün düşmanlar elbirliği yapmış boğazını sıkıyor hünkarın. Başvekil değiştirir, nanay! Hiçbir şey vekilleri yatıştırmıyor. Güvensizlik oyu, isyan söylentileri almış başını gidiyor. Milli sporumuz olan darbe korkusu hakeza!

İşte o sırada Yıldız’da Meşveret Meclis’i toplanır.

Terziler loncasının kethüdası Astarcı Hacı Ahmet söz alır, ağır bir dille, haddini aşarak Sultan’ı paylar.

“Görüşümüzü çok geç soruyorsunuz hünkarım,” diye bağırır. Ne de olsa Meşrutiyet var, Meclis var, fikir serbestisi var!

Sultan’ı Meclis’in fikrini almamakla suçlar. “Bu yüzden bu ağır yenilgiden meclisin hiçbir sorumluluğu yoktur” diye ekler ve yerine oturur.

Herkes dona kalır. Büyük bir sessizlik çöker salona. Osmanlı tarihi boyunca galiba ilk defa avamdan birisi böyle “edepsiz” bir üslupla padişaha hitap ediyor, bu ne cüret!

Sultan öfkeden çılgına döner.

“Her türlü fedakarlığı yapmaya hazırım” der, ardından dedesi 2. Mahmut usulüne geri dönmekten başka bir yol olmadığını söyler.

Ertesi gün Sultan’ın kılıcı rejimin boynuna iner.

Meclis’i dağıtır.

Astarcı Hacı Ahmet tutuklanır.

Bütün vekiller payitahttan ayrılıp memleketlerine gider.

Böylece Birinci Meşrutiyet’in canına bir terzi okumuş olur!

*

Terzi deyip geçmeyeceksin... Şehrin en çelebi, en fiyakalı, en ağzı laf yapanı, en haldan bilenidir. Belki de en yasak fikirlerin sahibi odur.

O yüzden mi Abdülhamit’i ilk o payladı?

Sorunun cevabı bende yok ama dükkanının meşveret mekanı olduğunu bilirim.

Eskiden şehirler terzilerle nefes alırdı. Görünür yerlerdeydi dükkanları. İyi bir ışık aydınlatırdı. Sabunu, mezurası, kumaş kaplı geniş masası, duvardaki raflarda renk renk kumaşları, içerde çalınan müzik, müşterinin kalitesi, muhabbetin düzeyiyle terzi dükkanları, yanındaki berberden, sol tarafındaki zücaciyeciden, berisindeki bakkaldan, sağ yanındaki kasaptan, yakındaki aşçıdan çok farklıydı.

Herkes günlük rızkın peşinde; terzinin kalbi İstanbul’da, belki de Milano’da, Paris’tedir.

Gitmemişse de orada ne kıyafetler dikiliyor, ne maharetli ustalar var diye duymuştur muhakkak, onları, oraları hayal eder durur.

Ümit Abim (Fırat) anlattı da oradan biliyorum.

Eskiden uzak Anadolu şehirlerinden İstanbul’a “makas almaya” giderlermiş terziler. Yolların bu kadar yakınlaşmadığı, her yerin İstanbul’a çok uzak olduğu yıllar... Makas, yaşadıkları şehirlerde alınacak bir şey değildi! Çünkü aradıkları makas, kumaş kesen makas değildi. İstanbul’a “makas almaya” giden terzi, oraya varınca hem görgüsünü arttırır, hem şehri “görür”, hem de loncadan ustalık beratını alır, memleketine öyle dönerdi.

Elinde o belgeyle gelen, artık “makas almış” demekti.

Düşünsenize döndükten sonra o küçücük yerde anlatacağı hikayeleri...

Herkesin anlatacak bir hikayesi vardır mutlaka ama terzi daha çok şiirle hemhaldır.

Şairlikle terzilik yakın mesleklerdir zira.

Çünkü Haydar Ergülen’in dediği gibi, “sabır mesleğidir ikisi de.”

*

Hangimizin ölçüsünü almadı ki terziler. Yeni kuşakları bilmem ama bencileyin yaşta olanlar ve büyüklerim hemen hemen tümü, bir terzi dükkanında bırakmışlardır boylarının ölçüsünü. Terzi dükkanında oturup çay içmeyen ben yaşadım demesin. Ütüye vurulmuş sıcacık kumaştan çıkan buhar kokusunu ciğerlerine çekmeyen, çocukluğumun, ilk gençliğimin geçtiği şehirde anılarım kaldı hiç demesin!

Bilinen hikayedir; sormuşlar bir bilgeye, “Dünyada en çok kimi seversiniz?” diye. Yekten “Terzileri” demiş bilge. Şaşırmış soruyu soran, “Amma yaptın ey alim, dünyada sevilecek bu kadar çok insan, meslek varken neden ille de terziler?”

Bilge hiç düşünmeden vermiş cevabını sorunun:

“Terziyi çünkü ona her gittiğimde ölçümü yeniden alır. Ötekiler öyle mi? Bir kez hakkımda bir karar verdiler mi, artık ölünceye kadar hep aynı kalıpla, aynı ölçüyle görürler beni.”

*

Eskinin dert babalarıydı terziler, üstü başı iplik içinde ustalar, uzak şehirlerin hayalini getiriyorlardı yaşadığımız küçük şehirlere.

O yüzden Turgut Uyar, gelişlerini bir müjde gibi verdi “Terziler Geldiler” adlı uzun şiirinde:


"Terziler geldiler. Kırılmış büyük şeylere benzeyen şeylerle
daha çok koyu renklere ve daha çok ilişkilere
Bir kenti korkutan ve utandıran şeylerle.
Kumaşlar bulundu ve uyuyan kediler okşandı. Sonra
sonsuz çalgısı sevinçsizliğin.
Çay içmeye gidenler vardı akşamüstü, parklara gidenler de
Duruma uymak kısaltıyordu günlerini artamayan eksilmeyen bir hüzünle...
Yorgun ve solgundular, kumaşları buldular, kenti doldurdular
O çelenk onbin yıllıktı, taşıyıp getirdiler
Ölülerini gömmüşlerdi, kalabalıktılar, tozlarını silkmediler
Bütün caddeler boşaldı, herkes yol verdi."

Turgut Uyar, bu şiiri yazdığında sene 1962’ydi.

Benim yaşadığım şehirde de o tarihlerde dükkan açtılar galiba terziler, o zamana kadar evlerinde yürütüyorlardı işlerini. Dışarıdan gelmişti Sabri Kalfa. Şehrin ilk terzilerinden Ali Abimin yanında yetişmiş, sonradan dükkanını açmıştı.

Sonradan ustasının kızıyla, yeğenimle evlendi.

Geceleri, Hilmi Yavuz’un Çölemerg’te gördüğü “Bakır bir bileziğe benzeyen hilal” on dördüne dönüp şehri şavkına boğmadığı zamanlarda, yani zifiri gecelerde bulunduğu sokağı, dükkanının florasan lambası aydınlatırdı. Parlak, beyaz bir ışıktı. Uçuşan pervaneler girerdi bazen aydınlığına, içerden her daim Nuri Sesigüzel’in türküleri yayılırdı şehre...

Aynı yıllarda Diyarbakır’da, Terzi Niyazi’nin dükkanında harıl harıl “Sosyalizmin Alfabesi”ni okuyordu “vatanı kurtarmaya yeminli” bıyıkları yeni terlemiş yeni yetmeler.

Kalfası Mehdi Zana’dır Terzi Niyazi’nin... “Dünyanın en güç siyasi vazifesi Kürt olmaktır” gibi veciz sözleri vardır o dükkanın duvarlarına sığmayan... Birkaç sene sonra Fatsa’da Terzi Fikri nam bir başkası dükkanından yaymaya çalışacaktı sosyalizmi bütün memlekete, yapamadı, kodesi boyladılar.

Demem o ki nerede bir terzi varsa, bir terziden daha çok kişi vardır orada.

*

Pirleri İdris Peygamberdir. O gelmeden önce hayvan derileriyle örtünürmüş insanlar. O gelmiş, elbise biçmiş insanın üstüne, giydirmiş. Bir diğer işi cennettekilere giysi dikmektir İdris’in, Kuran’da iki yerde zikredilir ismi. “İdris”in de, “ders”in de, “derz”in de etimolojisi aynı yere dayanır. “Terzi” “derzi”den gelir, yani “iğne”den... Farisi’dir kelime. Kürtçede de “iğneye” “derzi” denir.

İğnelerini alıp bize giysi dikmeye başladılar terziler.

Turgut Uyar anlatmaya devam eder:

“Bir şey vardı ısınmaz kalın kumaşların altında, kesip biçtiler
Patron çıkardılar, karşılaştırdılar,
Katlanılmaz bir uykunun sonunu kesip biçtiler
Şarkılara başladılar ölmüş bir at için
Makaslarını bırakmadılar
Bekleniyorlardı."

Yeğenimle evlenen Sabri Usta, benden iki büyük ağabeyimi çırak aldı yanına. Eski bir ustanın, şehrimizin ilk terzisinin kızıyla evlenmişti. Artık en büyüğümüz Ali olmak üzere iki terzi vardı sülalede.

Bütün söküklere o zaman meydan okudum işte!

Kumaş, iplik, düğme, yaka, şerit, pamuk, iğne, patron, mezura, makas gibi bilmediğim kelimeler girdi hayatıma.

Bir de prova...

Birinci, ikinci, üçüncü...

Sonra tamamlanırdı elbise.

Tıpkı bir şiirin yazılma süreci gibi..

Sonra yol verdi herkes, çekip gittiler. Biz bize kaldık. Çarşı dağıldı sanki.

“Terziler geldiler. Durgunluktu o dökük saçık giyindikleri
Yarım kalmışlardı. Tamamlanmadılar. Toplu odalarını sevdiler.
Ölümü hüzünle geçmişlerdi, ateşe tapardılar.
Kent eşiklerindeydi, ağlayışını duydular
Kestiler, biçtiler, dikmediler ve gitmediler,
iğnelerine iplik geçirip beklediler;"


*

Zaten bitmesi gelmiş olan Birinci Meşrutiyet’in bitmesini, terzi esnafından Astarcı Hacı Ahmet’in Sultan Abdülhamit’e “çıkışması” hızlandırmış olabilir, amenna, ama bu, o günden itibaren Abdülhamit’in terzileri düşman bellemesi anlamına gelmedi. Tam tersine uzun boylu, esmer tenli, ela gözlü, hafif kıvırcık sakallı, detaycı Sultan sade giyimine çok düşkündü. O yüzden ta Hollandalardan Jean Botter adında bir kefere terziyi getirtip bütün kıyafetlerini tam 30 yıl boyunca ona diktirdi. Bu süre boyunca haliyle cümle Osmanlı bürokrasisinin, vezirlerin, paşaların, zenginlerin, kelam erbabının giyim stilini o terzi belirledi. Tasarladığı her kıyafet, İstanbul’da moda oldu.

Jean Botter, memleketin ilk modacısıdır.

Sultan Abdülhamit’in sevgili kızı Naima Sultan, 1898 yılında Gazi Osman Paşa’nın oğlu Kemalettin Paşa’yla evlenince “beyaz gelinliğini” Jean Botter dikti. Abdülhamit gelinliği, 1867’de, henüz yirmi beş yaşındayken amcası Sultan Abdülaziz’le çıktığı ilk ve son, bir buçuk aylık Avrupa seyahatinde bir düğünde görmüş, terziye kızı için o beyaz gelinlikten dikmesini emretmişti.

O da yaptı, beyaz gelinlik de o düğünden itibaren bugüne kadar memleketimizde moda oldu.

Jean Botter giyim alanında her işe el atınca, 1901 yılında Sultan onun için özel bir “Moda Evi” inşa ettirdi.

Tünel’de İsveç Konsolosluğu’nun yayında Botter Apartmanı adında, dış cephesi gül rölyefleri ve lalelerle süslü muhteşem bir apartman vardır. Derler ki İstanbul’daki en güzel beş apartmandan biridir.

İşte bu apartman Türkiye’nin ilk moda evidir. İtalyan mimar Raimondo D’Aronco inşa etmiştir. Doğu ile Batı’nın sentezidir. Lalenin yanında imparatorluğun en özel sembolü olan gülle süslenmiştir.

Altı katlıdır.

Girişte bulunan yüksek tavanlı asma kat, Paris’teki mağazalar misali dizayn edilmişti o tarihlerde. Duvarları rengarenk kumaşlar ve şık aynalarla kaplıydı. Botter Usta hemen girişte karşılardı seçkin müşterilerini.

Yüzyılın başında bu binanın önünden geçmek bile fiyakalı bir işti. Defileler tertipleniyor, her daim şık beyler, hanımlar girip çıkıyordu.

*

Bir terzi Sultan Abdülhamit’e yardım etti, Birinci Meşrutiyet devri kapandı.

Başka bir terzi bütün imparatorluk elitinin giyim tarzına belirledi.

Hasılı kelam, bir terzi çoğu zaman bir terziden daha fazla biridir.

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!