Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

Yıllar önce Murat Bardakçı yazmıştı, sonra birkaç yerde daha karşıma çıktı hadise, en son Zülfü Livaneli’nin “İstanbul’da yüzyıllardır süren cümbüşün” romanı diyebileceğimiz “Konstantiniyye Oteli” kitabının sayfaları arasında da rastlayınca olaya, toplumsal hafızayı bir kez daha tazelemek istedim ben de.


*


İttihatçı Troyka; Enver, Talat ve Cemal Paşalar, daha sonra imparatorluğun bir kısım gayri Müslim tebaası üzerinde uygulayacağı tehcirin ilk denemesini 1910 yılında İstanbul’daki sokak köpekleri üzerinde yaptılar.

Şehirde, ahaliyle birlikte barış içinde yaşayan 80 bin köpeği toplayıp Hayırsız Ada’ya sürgün ettiler.

Bu şehrin tarihinde o kadar uğursuz, o kadar korkunç bir faciadır ki, yıllar yılı bura ahalisi, şehirlerinin başına daha sonra gelen bir yığın felaketi bu korkunç hadiseye bağladılar.

1912 yılının Ağustos ayında meydana gelen Mürefte-Şarköy depremini de, bir yıl sonra çıkan İkinci Balkan Harbini de, şehrin bir süre sonra İngilizler tarafından işgal edilmesini de o günahsız köpeklere reva görülen o korkunç muameleye yordular.

Sonradan gelen bir yığın uğursuz musibeti de hakeza...

*

Bir hayvan dostu olan Sultan Abdülhamit’i devirir devirmez İttihatçıların yaptıkları ilk işlerden birisi bu “köpek tehciri” oldu.

Daha önce de İstanbul’un köpekleri çok çekmişti zalim yöneticilerin elinden.

Abdülhamit dönemi, ona muhalif bir yığın insan için katlanılması zor bir istibdat dönemiydi amenna, bu konuda hemen hemen herkes hemfikir. Hafiye teşkilatı muhaliflere nefes aldırmıyordu ama galiba sokak köpekleri, tarih boyunca en rahat nefesini onun döneminde aldılar.

Sultan hakiki bir hayvan dostuydu çünkü. Yıldız Sarayı’nın bahçesi aynı zamanda bir hayvanat bahçesiydi. İstanbul sokakları da, nasıl insanların gezinti yeriyse, aynı şekilde köpeklerin de yuvasıydı. Yönetimin gösterdiği itibar, halkın verdiği değerle birleşince bir süre sonra kuduz vakalarında artış görüldü şehirde. Bunun üzerine Sultan Abdülhamit, kuduz köpekleri tedavi ettirmek için, kuduz aşısını bulmuş olan ünlü Pasteur’ü İstanbul’a davet etti. Doktor hemen gelmeyince kurduğu enstitüye padişah 10 bin Fransız Frangı bağış yaptı. Buradan Paris’e, enstitüde eğitim görsünler diye uzmanlar gönderdi.

O sırada Avrupa’da parfüm ve kimya sanayinde denek olarak kullanılmak üzere köpeklere büyük ihtiyaç duyuluyordu. Bizde köpek çok, onlarda teknoloji... Henüz onların teknolojisine tam anlamıyla sahip olmadığımız için, pek ala onlara hammadde verebilirdik!

Böylece onlara Batılılaşmaya ne kadar eğilimli olduğumuzu da göstermiş olacağız, bir taşla iki kuş misali.

Fransızlar İttihatçılardan İstanbul’un sokaklarında hür doğmuş hür yaşayan, halkın beslediği başıboş köpekleri istediler.

Allah verdi iki göz!

Ne de olsa, “Ne yapıyorsun bre hayvanlar” diyecek bir Sultan da yok artık başlarında.

Şehrin sokaklarında köpek avı başladı. Halk, İttihatçılar gibi düşünmüyordu, direnişe geçti. Eylem büyüdü. Tophanede toplanmış, oradan gemilere bindirilerek Fransa’ya götürülecek köpekleri halk bir baskınla kurtardı, serbest bıraktı hepsini.

Ancak devlet kararlıdır, cahil halk bizi Batı’ya rezil mi edecek? Bir kez söz vermişiz. Tekrar köpek avı başladı, serseriler ava çıktı, toplanan köpeklerin başına bu defa zaptiyeler nöbet tutmaya başladı. Kısa sürede 80 bini aşkın köpek toplandı. Ancak Fransa’dan bir türlü vize çıkmadı. Satmayı düşündükleri “mal” ellerinde kaldı. Diplomatik görüşmeler başladı, bir süre sonra kara haber geldi, Fransa köpek almaktan vaz geçmiştir! Bunun üzerine ittihatçılar, köpekleri bedava vermeyi önerdi, ancak gavur bunu da kabul etmedi.

Elde kalan köpeklere tek yol kalmıştır; yaşadıkları şehirden tehcir!

Kavurucu bir Ağustos günü bütün hayvanları mavnalara atarak, suyun ağacın olmadığı, kör engereklerin, derisi kalın sürüngenlerin bile yaşamadığı, sadece bir kayadan ibaret olan Hayırsız Ada’ya götürüp bıraktılar. Su yok adada, ağaç hak getire, ne sığınılacak bir gölge, ne de bir parça ot vardır çevrede.

İlk gün adanın her yerini keşfettiler hayvanlar. Bir su kuyusu vardı adada. Teker teker atladılar kuyuya. Atlayan çıkamadı bir daha. Kısa bir süre içinde kuyu, köpek cesetleriyle doldu. Geride kalanlar yiyecek, su aradılar. Yok! Susuzluk ve açlık başlayınca, uzun uzun ulumaya başladılar, hep bir ağızdan. İnsan dostlarına seslendiler kendi dilleriyle, ancak şehirden bile duyulan çığlıklarına hiç kimse yetişmedi. Yavaş yavaş çıldırmaya başlar köpekler.

Birbirini yemeye başladılar.

*


Dr. Zekai Muammer Tunçman, Türkiye’nin Pasteur’ü olarak bilinir. 1920’lerde İstanbul’da doktorluk yapıyor. Bir yazı gelir Anadolu’dan ona, yüz bin kişilik çiçek aşısı, kolera ve veba kültürleri temin etmesi istenir.

İstanbul işgal altındadır. İşgalciler, İstanbul’dan Anadolu hareketine her türlü yardımı yasaklamışlar. O sırada İstanbul’un Sıhhiye Müdürü ünlü düşünür Dr. Abdullah Cevdet’tir. Abdullah Cevdet göz yumar, Dr. Tunçman yanına bol miktarda aşı alarak Anadolu’ya gider, Kuvayı Milliye’ye katılır. Milli Mücadele sırasında binlerce aşı ve serum hazırlar.

Cumhuriyet kurulunca hükümet onu Paris’e yollar. Pasteur Enstitüsü’nde kuduz konusunda eğitim görür. Bundan sonraki hayatı, bu ölümcül hastalıkla mücadeleyle geçer.

Dr. Tunçman ister istemez, İstanbul’dan Hayırsız Ada’ya tehcir edilen köpekler konusuyla da ilgilenir. Bir ara vapurla bu ada yakınlarından geçen bir Fransız gazetecinin gözlemlerini aktarır. Adada olup bitenlerle ilgili Fransız’ın yazdıkları hemen hemen birinci elden tek kaynaktır. Piyer Loti de mevzuya el atmış, hatta büyük düşünür Jean Paul Sartre, “Uyanış” romanında bir kahramanına, “Onları sokaklarda tuzağa düşürmüşler, çuvallara, sepetlere koymuşlar ve sonra ıssız bir adaya bırakmışlardı. Köpekler birbirlerini yiyorlardı. Açık deniz rüzgarı onları bağırışlarını denizcilerin kulaklarına kadar getiriyordu. Oraya bırakılması gereken köpekler değildi...” dedirterek bahsetmiş hadiseden ama Dr. Muammer Tunçman’ın yabancı gazetecinden aktardıkları, facianın boyutlarını çok çarpıcı bir şekilde anlatıyor bize:

*

“Dayanılmaz derece sıcak vardı. Etkisinden kurtulmak için kabineme çekildim. Vapur durmuştu. Biraz kestirmiştim. Hemen kalktım. Acele merdivenleri çıkarak güverteye kendimi attım: Küme küme köpek cesetleri ve etrafa yayılan çok fena bir koku. Kaptan köprüsünde toplanmış olan arkadaşlarımın yanına çıktım. Hepsi mendilleriyle burunlarını tıkamışlardı. Koku o derece dayanılmaz bir hal almıştı ki ikinci kaptan emir verdi! Kamaraların kapılarını, pencerelerini kapadılar. Vapurun diğer kısımları da kapatıldı.
Bir mil uzakta ağaçtan, bitkiden oluşmuş yalçın bir kayadan ibaret olan ada gözüküyordu. Güneşin parlak ışınları görme kabiliyetimizi azaltmış olduğundan üzerinde bulunan hayvanları önce fark etmemiştim. Zannediyordum ki bu ada üzerinde taşlar hareketli, büyük bir kütle halinde çalkalanıyor, kaynaşıyor. Bu yanlış görüşü güneşin etkisi yapıyor diye düşünmüştüm.
Yalçın kayanın üstünde köpekler karınca gibi kaynıyor. Bir kısmı kıyıya yayılmış, güneşin yakıcı sıcağından kurtulmak için ve biraz serinlemek için kendilerini suya atmışlar. Diğer bir kısmı tepelere tırmanmış adeta tiyatrolardaki panoramaları andıran acıklı bir tablo vücuda getirmiş. Yaklaştıkça durum ve görünüşler daha belirgin hale geliyor. Dürbüne ihtiyaç duymaksızın gözlerimizle her şeyi, bu zavallı hayvanın çaresiz çırpınışlarını elemle görüyor ve izliyorduk.
Köpeklerin en büyük kısmı sahili takip eden kayalık üzerinde toplanmıştı. Pek çokları güneş hararetinden kavrulmuş, serinlemek için var güçleriyle suda yüzüyorlar, son takatlarına kadar suda kalmak istiyorlar. Ötede beride görülen cesetlerin etrafında dolaşarak, çabalayarak bir parça et koparmaya çalışıyorlar. Karadaki diğer kısmı ufak bir gölge bulabilmek için taş kovuklarına sığınmak üzere delik, deşik arıyorlar. Diğer bir kısmı ise adeta delirmiş gibi oraya buraya koşuyorlar, sürekli kendi etraflarında dönüyorlar. Seslerini şimdi tam olarak duyuyorduk. İşittiğimiz bu feryatlar köpek havlaması değil adeta insan feryadı idi.
Kaptan geminin düdüğünü çaldırdı. Zavallı hayvanlar bir yardım sesi duymuş gibi heyecanlandılar. Bu sese hayvanların nasıl yalvarırcasına cevap verdiklerini size anlatamam. Bilmem göz önüne getirebiliyor musunuz? Feryat ve inilti saçan bir yalçın kaya. Bir yanardağ ki ateş yerine feryat, duman yerine cesetler saçıyor. Bu kızgın zemin üzerinde su, yiyecek için ağızları açık köpekler... Etrafında martıların uçuştuğu cesetler kısım kısım denizde lekeler oluşturuyor. Vapur hareket etti. Zavallı köpekler yine bizleri son bir ümit ile takibe çalışarak çırpınıyorlar. Hiçbir şeyden habersiz geminin dalgaları onları büsbütün batırıyor, boğuyor, öldürüyordu. Ne karada ne denizde ölümden başka onlara el uzatan yoktu. Uzaktan bir romorkörün adaya doğru geldiğini gördük. Arkasında iki mavna köpek dolu kafeslerle aynı adaya gidiyor. Hayırsız Ada'nın aç sakinlerine İstanbul'dan taze köpek getiriyorlardı. Biz uzaklaştık. Marmara'nın yüzü üzerinde siyah bir nokta halinde kalan bu müthiş manzaralı adadan bakışlarımızı ayıramıyorduk...”

*

Kısa bir süre içinde 80 bin köpeğin hepsi öldü. Ada’dan pis bir koku yayıldı İstanbul’a. Derler ki, o kesif köpek cesedi kokusu, İstanbul’un Anadolu yakasının sahil şeridinde, üç dört sene boyunca kovaladı insanları her yerde.

Adaya atfedilen “hayırsız” sıfatı da bu olaydan geliyor zaten.

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!
0:00 / 0:00