Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

İlk mektepte yatılı okurken, istisnasız hepimiz annelerimizin isimlerini birbirimizden sır gibi saklıyorduk. O yüzen hiçbirimiz bir diğerinin annesinin adını bilmezdik. Olur da arkadaşlarımızdan birisi birimizin annesinin adını öğrenirse, felaketimiz olurdu. Çünkü her kavgada, insanın canını daha çok yakmak için, ilk yumruktan önce anneye küfredilir. Hele annenin adını vererek küfür ediliyorsa!.. Oracıkta al bir hançeri sapla kalbine daha az acıtır canını.

*

Çocuklar zalimdir. Zulmün idrakle ilişkisi vardır çünkü. İdrak, belirli bir yaşta oluşur. İnsanda idrak yeteneği geliştikçe merhamet, kendini ötekinin yerine koyup düşünme, acıma, adil olma gibi yetenekleri de gelişmeye başlar.

Zaten bir çocuğun beyinsel gelişimini anlamak için önce çevresinde gördüklerini anlamlandırma, kavrama, akıl erdirme çabasına, yani idrak yeteneğine bakarlar.

Bir meseleye akıl erdiremiyorsa insan, yaptığı hareketin sonuçları felaket bile olsa, onu felaket olarak algılamaz, tam tersine onunla eğlenir.

Çocuklar, arkadaşlarına en büyük kötülüğü ona bir lakap takarak yapmaya başlarlar. O lakap çok kısa sürede o çocuğun üzerine yapışır, bir süre sonra ismi yerine geçer, zamanla da ismi unutulur, geriye lakabı kalır.

*

Çocuk kalmış ve ekseriyeti köylülerden müteşekkil toplumlarda (köylüler lakaplara bayılır!) lakap bolluğu sebebinin yukarıda anlatmaya çalıştığım “idrakle” ilişkisi var mı bilmiyorum ama ne zaman şu “lakap meselesi” açılsa aklıma ister istemez Ahmet Hamdi Tanpınar’ın, “etrafına her gün yenileşen ve hiç yıpranmayan bir ilk insan hayretiyle bakmanın sırrını bilen” büyük şair Ahmet Haşim gelir.

Kusurlarından, bir hareketinden, adından yola çıkılarak takılan lakaplar belki o kadar yaralayıcı değildir; en yaralayıcı olan etnik aidiyetinden dolayı takılan lakaplar olsa gerek, bunu ancak yaşayanlar bilir.

*

Ahmet Haşim’e “Arap Haşim” lakabını yaygın inanışın tersine Yahya Kemal değil, tek kelime Türkçe bilmeden yatılı girdiği Mekteb-i Sultani’deki arkadaşları taktı. Bağdat’tan geliyordu, annesini üç yaşında kaybetmişti, yalnız bir çocuktu, kötü giyimliydi, sessizdi, ürkekti, dil bilmiyordu; lisenin şen, bıçkın, haşarı çocuklarının arasında kaldı, tek başına oturup dolaştı, oyunlarına katılmadı. Yetimdi, onu oraya bırakıp gitmişlerdi, kimsenin arayıp sormadığı ailesi olmayan bir çocuktu. Dilsizdi. (Haşim’in yaşadığı gibi yatılı okulda dilsizliği en iyi bilenlerdenim. Ama benim Haşim’den farkım, annem beni bırakmıştı oraya, ben de onun gibi Türkçe bilmiyordum ama hiç kimse benimle “Kürt Muhsin” diye dalga geçmedi, çünkü bütün akranlarım Kürt’tü, Türkçeyi merhametle değil, döverek öğretmeye kalkıştılar, ben de Haşim gibi sekiz yaşındaydım.)

*

Dil silahtır. Kan dökmeyen, fiziksel zarar vermeyen, kırıp dökmeyen ama yöneldiği hasmını hayretler içinde bırakan, onu kendisinin yarattığı kötülük cehenneminin en derin kuyusuna gark eden bir silah… Kendini egemen gören dilin sahipleri, berikini kendisininkine benzemeyen dilinden dolayı vurmaya, aşağılamaya başladıklarında; aşağılanan, horlanan o dili öğrendiğinde, ondan o kadar muazzam bir zırh, o kadar muhteşem bir silah edinir ki, hasmı şaşar kalır. Bu silaha edebiyat denir!

Yeni öğrendiği egemenin dilinden, öylesine güçlü bir edebiyat yaratır ki bazen aşağılanan; kendi dilini kullanmaktan aciz, sadece kof bir milliyetçi böbürlenmeyle şişinip duran egemen çaresiz kalır, bir süre sonra sanatı karşısında eğilmekten başka bir şey yapamaz hale gelir.

(Adana’dan İstanbul’a ilk geldiğinde Yaşar Kemal’in de lakabı, “Arzuhalci Kör Kürt Kemal”di; sonradan öğrendiği Türkçeyle kısa sürede o kadar güçlü bir edebiyat yarattı ki, ona bu lakabı takan Bab-ı Ali’nin kifayetsiz muhterisleri benzersiz bir Türkçeyle yazdığı romanları sayesinde ona “Türkçenin ses bayrağı” payesini vermek zorunda kaldılar.)

*

Ahmet Haşim; “Arap Haşim” lakabına mektepte o kadar maruz kaldı ki, her geçen gün biraz daha içine kapanmak zorunda kaldı. İçten içe bir şiir volkanı kaynayıp duruyordu derininde. Edebiyat hocası Ahmet Hikmet o cevheri hemen keşfetti. Herkes “Arap Haşim” derken ona, hocası “Şair” diye çağırmaya başladı Haşim’i.

Türkçe yazdığı o muhteşem şiirlerle, onu “Arap” diye aşağılayanların yüzüne bir tokat gibi inmeye başladı bir süre sonra. Yine de lakabı “Arap” kaldı. Oysa o kendini Arap değil, Türk hissediyordu. Türklüğünü ispat etmek için yedek subaylığını Çanakkale Savaşlarına katılarak göstermek istedi. Askerliği bittikten sonra, cephedeki muazzam direnişi yazsınlar diye yazarları, şairleri toplayıp savaş alanına götürdüler, onun adı unutuldu, Haşim yoktu giden kafilenin içinde.

Çetin Altan’a göre “bu son unutkanlık”, küçük yaşta üstüne yapışan “Arap” lakabıyla kimsesizliğinin kubbesinde kendisini gelişmiş çevrelerden dışlanmış olarak görmesine yol açtı. Toplumsal meselelerden uzak durdu. Kendisine önem vermeyenlere sanatıyla karşı durdu.

*

Lise müfredat kitaplarında uzun yıllardan beri en çok onun adı geçer. Her edebiyat dersinde onun adı mutlaka bir defa anar öğretmenler. En şiir cahili bile, mutlaka onun birkaç dizesini ezberinden söyler:

“Ağır ağır çıkacaksın bu merdivenlerden,

Eteklerinde güneş rengi bir yığın yaprak,

Ve bir zaman bakacaksın semaya ağlayarak...”

Bu mısraları herkes bilmiyorsa;

“Akşam, yine akşam, yine akşam

Göllerde bu dem bir kamış olsam!”ı bilmeyen yoktur sanırım bu memlekette. (Bu dizeleriyle, vakti zamanında kendini beğenmiş birçok kalem erbabı dalga geçti, “insanı kamışa benzetti” diye ti’ye aldılar onu. Özdemir Asaf, onunla dalga geçen şairlere şöyle cevap verdi: “İnsan kamış olur mu efendim/ İnsan odun olur da neden kamış olmaz.”)

“Melali anlamayan nesle aşina değiliz” dizesini ise bilen bilir; onu herkesin bilmesine gerek yoktur zaten.

*

Hayatı boyunca peşini bırakmayan “Arap Haşim” lakabına Peyami Safa, “Hınzır Fellah” tüyünü dikti. “Esseyyid” diyerek Araplığını ima edenlere, “Fuzuli ve Ruhi’nin vatanında (Bağdat) doğmuş olmaklığımı bir ayıp gibi yüzüme çarpıyorlar” diyerek yakındı halden anlayanlara.

Başının belası sadece “Araplığı” değildi, “çirkinlik” diye bir belayı da kendisi sarmıştı başına.

Yakup Kadri’nin aktardığına göre bir gün aynanın karşısına geçmiş ve şunları söylemiş:

“Ne kadar çirkinim. Şu alnımın çıkıklığını düzeltsem acaba nasıl olurum? Burnumun da küçülüp daha bir biçimli olması gerek. Ya gözlerimin rengi, nasıl değiştirebilirim bu rengi? Ağzımla yanağımın arasındaki yara izini nasıl silebilirim? Yok, olmuyor, bu çirkin kafayı dibinden kesip atmaktan başka çare yok.”

Yüzüne duyduğu nefretin şiirini yazdı, adını “Başım” koydu ve en yakın arkadaşı Yakup Kadri’ye ithaf etti şiiri:

“Bihaber gövdeme gelmiş konmuş,

Müteheyyiç, mütekallis bir baş;

Ayırır sanki bu baştan etimi

Ömrü ehrâma muâdil bir yaş!..

Ürkerim kendi hayâlâtımdan,

Sanki kandır şakağımdan akıyor;

Bir kızıl çehrede ateş gözler

Bana güya ki içimden bakıyor.

Bu cehennemde yetişmiş kafaya

Kanlı bir lokmadır ancak mihenim,

Ah ya Rabbî, nasıl birleşti

Bu çetin başla bu suçsuz bedenim?”

Yine dostu Yakup Kadri'ye yazdığı bir mektupta halet-i ruhiyesini şöyle dile getirdi:

“Bütün nesiller, yanımdan kahkahalar ve şarkılarla geçip gidiyor ve ben dünyanın nimetlerine hâlâ bir dilenci gözleriyle kenardan bakıp durmaktayım.”

*

Çok aşık oldu. Aşık olduğu bütün kadınları kendine çok gördü. Çok nişanlandı, hiçbirisiyle evlenmedi. Hayatının son yılında (topu topu 49 yıl yaşadı) kendisine bakan Güzin Hanım’la nikahlandı. “Çok mesudum artık benim de ardımdan ağlayacak bir dul olacak,” dedi.

Boğazına düşkündü, doktorlar sıkı bir rejime sokmuşlardı. Yemesi yasak yemekler listesinde bir sürür şey vardı ancak hazmı zor olan zeytinyağlı patlıcan dolması yoktu. Bir gün Güzin Hanım bir tencere patlıcan dolması pişirdi. Oturdu başına. Bu dolmalar yediği son yemek oldu.

*

En yakın arkadaşı Yakup Kadri arkasından şunları yazdı:

“O büyük Türk şairi, her cevre kanatlanarak kültürüyle, kalbiyle bağlı olduğu bu vatandan ayrılmayacak ve -bunu belki kimse bilmiyordur- ve Irak hükümeti tarafından kendisine vadedilen bütün refah imkanlarını iterek bir küçük iaşe memurluğunun daracık geçim şartları içinde İstanbul’da yaşamaya gönlünün meyillerine daha uygun bulacaktır. Oysa Osmanlı devletinin son şeyhülislamlarından biri olan akrabası Alusizade ve şimdi adını unuttuğum öz kardeşi, ilk fırsatta hemen Bağdat’a gitmişler ve yüksek makamlara geçmişlerdir. Ahmet Haşim, bununla beraber, onların haline imrenmek şöyle dursun, hatta isimlerini bile ağzına almak istemez.”

*

Ölünceye kadar “Arap Haşim” lakabından mustarip olan Ahmet Haşim Arap’tı Arap olmasına ama kendini hep Türk hissetti. Arapça şiir yazsaydı Türk edebiyatı eksik kalırdı; ama eğer bugün Arap edebiyatından biraz güneş, biraz yıldızlar, biraz çiçek ve çokça renk cümbüşü eksikse, Ahmet Haşim Türkçe yazdığı içindir.

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!
  • zekitahir 2 ay önce Bağdat'ta doğan Fuzûlî ne kadar Türkse Ahmet Hâşim de o kadar Türktür; çocukluğu Arap muhitinde geçtiği için Türkçe bilmemekteydi. Bunda annesinin o çok küçükken ölmesi ve babasının sorumsuzluğu vardı.
    CEVAPLA