Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

Tam tamına 150 seneden beri, bıkmadan usanmadan, büyük bir hararetle “anayasa meselesini” konuşup duruyoruz. Öncesinde kaç yıl gündemi meşgul etti bilmiyorum ama ilk anayasamız “Kanun-i Esasi” adıyla bundan tam 144 sene evvel, tıpkı bugünlerde olduğu gibi soğuk, kasvetli bir Aralık günü alay-ı vâlâyla kabul edildi.

Sihirli bir kanundu sanki, değdiği her şeyi iyileştirecek, hayatımızı gül bahçesine çevirecekti!

O günden bugüne eskilerini çöpe atarak sil baştan dört-beş yeni anayasa yaptık, arada onlarca kez yapılan değişiklikleri saymıyorum bile. Buna rağmen bu kanunla olan derdimiz hala bitmiş değil. Son günlerde yine güncel… “CHP, İYİ Parti, Saadet Partisi ve HDP bir araya gelip bir anayasa taslağı üzerine çalıştı mı?” sorusu hala gündemin en hararetli tartışma konusu…

Fikrimi soracak olursanız bu çok yersiz bir tartışma derim, doğrusu bütün partiler bir araya gelsin, 12 Eylül Anayasası’nı toptan değiştirsin isterim ama da bu pek mümkün değil. Bu tartışmalar babında, bu konuya dair bir şeyler okurken, ilk anayasamızın babası Mithat Paşa’nın trajik hikayesiyle karşılaştım, bu yazıda onu anlatmak çok daha “faydalı” bir iş olur diye düşündüm.

*

Mithat Paşa, Sultan Abdülhamit’in imparatorluk sınırlarının dışına gönderdiği ilk ve tek sürgündür. Sürgün; 34 yıllık saltanatı boyunca siyasi hiçbir idama imza atmamış olan Abdülhamit’in yaygın olarak başvurduğu etkili bir cezalandırma usulüydü ancak Mithat Paşa hariç hiç kimseyi ülke dışına göndermedi hünkar. Mithat Paşa sürgündeyken Napoli, Roma, İspanya, Paris’e gitti, sonra gidip Londra’ya yerleşti, bir süre sonra kısmi bir affa uğrayarak Girit’te oturmasına müsaade edildi. Buradayken padişah onu affetti ve Suriye’ye vali yaptı. Oradan da Aydın (İzmir) valiliğine getirildi, sonradan da Yıldız’da kurulan "Üç Aliler Divanına" benzer bir divanın huzuruna çıkartıldı.

*

Bu memlekette basının en hür olduğu dönem, Mithat Paşa’nın sadrazamlık yaptığı dönemdir derler. Her türlü fikrin özgürce tartışılmasının önünü o açtı.

Klasik eğitimden geçmişti. 10 yaşında hafız-ı Kuran olmuştu. Ama koyu bir Müslüman değildi, daha çok Bektaşi geleneğine yakın duruyordu. Güçlü bir reformistti. İflah olmaz bir liberaldi. Etnik ve dini ayırım gözetmiyordu, bütün Osmanlı tebaasını eşit haklara sahip kılmak istiyordu. Balkanlarda devam eden iç karışıklıkları sona erdirmeye çalışıyor, böylece devleti dış müdahalelerden korumayı amaçlıyordu. Yüzü Batı’ya dönüktü. Meşrutiyetçiydi. Hıristiyanları daha çok devlet yönetimine katmak istiyordu. Askeri okullara gayri Müslimlerin alınması için uğraşıyordu. İngilizler, Fransızlar ve bizim meşrutiyetten yana Osmanlı aydınları ona bayılıyordu. Ruslarla bizim ulemamız ise nefret ediyordu ondan. (Şu anda bile İslamcılar onu sevmez, Kemalistler ise adeta tapar ona...) Tahta çıkmadan öce Abdülhamit, her dediğini neredeyse emir telakki ediyor, ona çok güveniyor, her istediğine kuz kuzu boyun eğiyordu. O da yanına, zindandan çıkardığı Namık Kemal ile Ziya Paşa gibi iki usta yazarı, iki “liberal Jön Türk’ü” de aldı, öyle girişti işe. (Tam burada “Salah Bey Tarihi”nden bir anekdot nakletmenin sırasıdır sanırım:

Kayazade Reşat Paşa, Namık Kemal, Ziya Paşa, Şair Deli Hikmet, Nuri Bey bir gün sandalla Üsküdar’a geçiyorlardır. Şemsipaşa kıyılarına geldikleri vakit hava patlar. Amaaan, bir fırtına ki eşi Hint denizinde görülmüş değil. Namık Kemal’de telaşın biri bin para. Deli Hikmet dayanamaz:

“Be Kemal, ne tatlı canın varmış. Batarsak ne olur sanki?”

“Ayol ben kendi canım için telaş etmiyorum. Sandal batarsa biz değil, kamuoyu boğulmuş olacak.”)

Anayasaya; “padişaha mahkeme kararı olmadan, rejim için tehlikeli gördüğü şahısları sürgüne gönderme” yetkisi veren maddeyi koymak onun fikriydi. Hatta Kanun-i Esasi henüz ilan edilmeden önce, ona karşı geliyorlar diye yirmiden fazla kişinin sürgün edilmesini bizzat padişahtan o istedi. Sultan Abdülhamit “mahkeme kararı olmadan böyle bir şey yapamam” diye itiraz ettiyse de itirazı fayda etmedi. “Anayasa Komisyonu” üyesi Namık Kemal ve Ziya Paşa’nın onu destekleyen kılıçtan keskin kalemleri de etkili oldu, padişah istediklerini yerine getirdi.

Padişaha sürgün yetkisini veren 113.maddeyi kurşun kalemle yazarak anayasaya sonradan bizzat o eklemişti.

Abdülhamit’ten önce iki padişahla çalışmıştı; amcası Abdülaziz ve ağabeyi 5. Murat’la…

İkisinin de darbeyle gitmiş olmasında “dahli” olduğu söyleniyordu. (İkisi ekarte olunca şehzadeliğinde padişahlığı rüyasında bile görmeyen Abdülhamit aniden kendini tahtta buldu.)

O yüzden Sultan Abdülhamit gözünü üstünden ayırmıyordu. Dün amcasına, ağabeyine yaptıklarını yarın pekala ona da yapabilirdi!

Tarzı kendine özgüydü Paşa’nın. O zamana kadarki hiçbir Osmanlı devlet adamının tarzına benzemiyordu. İnatçıydı. Başına buyruktu. Uzlaşmaya gelmiyordu. Sürekli padişaha akıl veriyordu. Kendi doğrularını empoze ediyordu. “Asâkir-i Mülki” (Milis Askeri) adı altında asker toplamaya başladı. Bu “kuşkulu” hareketleri, bir süre sonra paşanın, bulabileceği ilk fırsatta bir darbeyle Abdülhamit’i de devirip kendisinin “başkan” olacağı bir Cumhuriyet rejimi kurmaya çalışacağı dedikodularının ayyuka çıkmasına yol açtı.

*

Goethe, “Bir hükümdara, en ufak bir şeyden bile vazgeçmesini öğütlemek çok tehlikelidir” der. Belki de Mithat Paşa’nın en büyük hatası, Sultan Abdülhamit’i, Halife-i Ruy-u Zemin” katına çıkardıktan, kendi eliyle anayasaya “padişaha mahkeme kararı olmadan sürgün yetkisi veren” maddeyi ekledikten sonra ondan onun kabul edemeyeceği bir yığın şeyi istemiş olmasıydı.

İlber Ortaylı’ya göre saf, naif bir devlet adamıydı, beceriksiz bir sadrazamdı ama. Osmanlıyı 93 harbine o sürdü, darbecilerle en ufak bir ortak yanı olmadığı halde iki darbe teşebbüsünün içinde yer aldı.

*

Sultan Abdülhamit, bir süre sonra Mithat Paşa’yla ilgili kesin bir yargıya vardı:

O kesinlikle “yerli” biri değildi, bu memleket böyle adamları sevmiyordu! Üstelik hem amcasını hem de ağabeyini (gerçi hiç hesapta yokken onu da tahta çıkarmıştı ya!) darbeyle tahttan indirilmesinde “etkisi” olmuştu! O bir yönetici değil, bir ihtilalciydi! Hiçbir hükümdar, başka bir hükümdarın hal’ine karışmış bir adama güvenmez. Bu hal işi onu tahta çıkarmış olsa bile! Dünyada bütün ihtilalciler sadece yıkar! Yıkmakta gösterdiği başarıyı yapmakta gösteren ihtilalciye tarihte pek rastlanmamıştır!

*

Mithat Paşa azılı bir Rus karşıtıydı. 93 Harbi’nin ayak sesleri duyulurken iyice gözden düşmüştü, artık hiçbir önerisi padişah tarafından kale alınmıyordu. O da işten güçten elini çekerek evine kapanmıştı.

5 Şubat 1877 günü Sultan başyaverini göndererek, “sana ihtiyacım var” deyip onu saraya davet etti. O da kalkıp Dolmabahçe’ye gitti. Hemen ayrı bir odaya alındı. Kurulan tuzaktan habersizdi. Her şey sessiz sedasız hal olmalıydı. Matbuat Paşa’nın arkasındaydı, derhal muhalifler harekete geçebilirdi! Kısa bir süre sonra başyaver yanına geldi. Sadrazamlıktan azil edildiğini, mührü iade etmesini istedi. Daha fenası, hünkarın emriyle tezi yok sürgüne gidecekti!

İzzetin Yatı hemen orada, Dolmabahçe İskelesi’nde onu bekliyordu. Evine gidip ailesiyle vedalaşmasına izin verilmedi, yata bindirildi, gemi hareket etti. Rotası İtalya’nın bir liman şehri olan Brindisi’ydi. Bu küçük şehir onun yeni sürgün mekanıydı.

Ahalinin sevdiği, neredeyse bütün matbuatın arkasında olduğu büyük devlet adamının böyle ani bir kararla yurtdışına sürgüne gönderilmesi nahoş hadiselere yol açabilirdi. Onun için Sultan Abdülhamit geminin kaptanına Çekmece açıklarında demirleyerek emrini beklemesini istemişti, kaptan öyle yaptı. Sadrazamın sürgüne gönderildiği haberi şehre tez yayıldı. Sultan tedirgindi. Olur da büyük bir tepkiyle karşılaşırsa eğer, kararını tekrar gözden geçirecek, belki de geri alacaktı!

Gemi üç gün üç gece demirlediği yerde bekledi. Şehirde yaprak kımıldamadı. Hiç kimseden güçlü bir ses çıkmadı. Ne kendisini seven ahaliden ne münevverlerden ne de bir yığın özgürlük tanıdığı matbuattan…

Sultan rahatladı, emir verdi, geminin kaptanı demir aldı.

Mithat Paşa’nın azledilip sürgüne gönderilmesinin altında birçok neden olabilir ama birçok tarihçiye göre en büyük neden İstanbul basınına fazla özgürlük tanımış olmasıydı.

Mithat Paşa’nın sürgünüyle Tanzimat dönemi bitti. O gün bugün matbuat ikiye bölündü. Ve en mühimi iktidar Bab-ı Ali’den Yıldız Sarayı’na geçti.

*

Sultan’ın, “daha fazla Avrupa’da kalırsa, daha büyük tehlike olabilir” diyerek sonunda Aydın (İzmir) Valiliğine getirdiği Mithat Paşa’nın konağı 5 Mayıs 1881 gecesi askerler tarafından sarıldı. Paşa teslim olmadı, Fransız Konsolosluğu’na sığındı. Hükümet güvence verdi, üç gün sonra teslim oldu, aceleyle İstanbul’a getirildi, Yıldız Sarayı’nda kurulan “derme-çatma” bir mahkemenin (mahkeme heyeti onun azılı düşmanlarından oluşmuştu) huzuruna çıkarıldı. Suçu büyüktü; darbeyle padişah devirmek! Yargılama kısa sürdü, idam cezasını aldı. (Mahkeme reisi sorar: “Peki, iddianameyi nasıl buldunuz?” Cevabı: “Yalnız iki yerini doğru buldum, birincisi baştaki besmele, ikincisi de sonundaki tarih. Öte yanları yalan ve yanlış sözlerden ibarettir.”)

İngiltere hükümeti ricacı oldu, Sultan Abdülhamit müdahale etti, cezası ömür boyu kalebentliğe çevrildi.

*

28 Temmuz 1881 günü cezasını çekmek üzere yine aynı gemiye, İzzetin Yatına bindirildi, önce Cidde’ye oradan da Taif Kalesi’ne götürüldü.

Tâif’teki sürgün hayatı yaklaşık üç yıl sürdü. Sıkı bir kontrol altındaydı. Dış dünyayla irtibatı kesikti. Maruz kaldığı kötü muamele her geçen gün ağırlaşıyordu. Bu korkunç şartlarda yine de hatıratını yazdı. Kendini ibadete verdi. Dini ilimlere daldı, tasavvufa sığındı.

*

7 Mayıs’ı 8 Mayıs’a bağlayan gecenin en derin anında hücresinin kapısı kırılarak dokuz on nefer içeri daldı. Gerisini İsmail Hakkı Uzunçarşılı’nın “Midhat Paşa ve Taif Mahkumları” kitabından okuyalım:

“Evladlar hoş geldiler, bilirim niçin geldiniz. Beni eziyetsiz boğunuz ve boğmazdan evvel size birkaç söz söyleyeyim dinleyiniz. Zati ben teslimim, elimden ne gelir? Sizden evvela şunu rica ederim ki, bana ruhsat veriniz, abdest alıp iki rekat namaz kılarak Yasin okuyup ve ileyhi türceün dedikten sonra boğunuz. Hepiniz genç ve Müslümansınız, istemezdim ki benim gibi bir mücrimin kanı ile damanınız mülevves olsun. Ve bir de şu var; Taif kutsal bir yerdir. Hatta peygamber efendimiz: ‘Taif çölünde eğlenmeyiniz ve ağaçları kesmeyiniz, haramdır,’ buyurduğu halde sizler nasıl adam katledersiniz. Mahşer var, peygamber var, kitap var, hesap var,’ diyerek tazarruatta bulunmuş ise de, cevabında ‘biz askeriz, memuruz ve mazuruz,’ demişlerdir. Sonra Midhat Paşa: ‘Benim gibi maktullerin kanı zayi olmaz, benim kanım diridir, yatmaz. Bugün benim için ise nöbet, yarın sizin içindir,’ deyip Yasin-i Şerifi aceleyle okuduğu ve kelime-i şahadeti getirdiği anda, boynuna yağlı ve sabunlu ipi taktıkları anda merhum ve şehiden mazlumen canı canana teslim eylemiştir.”

Mithat Paşa’nın oğlu Ali Haydar Mithat da hatıratından şunları yazar:

“Neferler için beşer riyal, onbaşı ve çavuşlar için 10 ila 20 riyal ücretle bu cinayete memur edilenlerden yalnız biri teessür duyarak kaçmış, öbürleri Paşa’nın üzerine saldırarak boğmuşlardı.”

Ölüm haberi İzmir’deki oğlu Ali Haydar’a, iki kızı ve iki eşine bildirildi.

Cinayet resmi kayıtlara “şirpençe” diye geçti.

*

Aynı günlerde “Le Matin” adlı Fransız gazetesi şu manşetle çıktı:

“Türk Anayasasının babası öldü!”

Gazetenin haberine göre paşa uzun süreden beri hastaydı. Hani olur da Mithat Paşa, Boğaz’ın bir yakasında veya Tuna’da değil de Seine Nehrinin bir yakasında doğmuş olsaydı tarihin gördüğü en önemli şahsiyetlerin arasına kolayca girerdi. Haberde bu büyük kıymetli devlet adamının üç zayıf noktası olan rakı, Çin bezingi ve tütüne vurgu yapıldıktan sonra “fakat vatan sevgisi hepsinden büyüktür” deniyordu.

Gazetenin haberinde Paşa’nın ölümüyle ilgili bir yığın ayrıntı da vardı. Habere göre Sultan Abdülhamit, Mithat Paşa’nın ölümünden emin olmak için kesik başını Taif hükümetinden istedi. Onlar da paşanın kafasını gövdesinden ayırdı, bal dolu bir çuvalın içinde İstanbul’a gönderdi. Paşa’nın kesik başının sert bakışları Sultan Abdülhamit’i çok etkiledi, hemen ondan ayrıldı, emir verdi, kesik baş Yıldız Sarayı’nın bahçesinde bir yere gömüldü.

*

26 Haziran 1951’de Mithat Paşa’nın kemikleri Taif’te bulunan mezarından çıkartılarak Türkiye’ye getirildi. Hürriyet-i Ebediye Mezarlığı’nda yapılan törende Cumhurbaşkanı Celal Bayar da vardı.

Derler ki, Taif’ten getirilen kemiklerin arasında kafatası yoktu!

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!