Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        Yılın ilk günü biraz erken uyandım, hane halkı uyuyordu. Her zaman oturduğum koltuğun yanındaki sehpanın üzerinde bir kitap duruyordu. Gözüm önce ona ilişti. Bu kitabı yazarı görmemişti. İçindeki yazılar ölümünden çok önce yazılmış, onlara denk gelen bir kere okumuş, daha sonra da unutulmuş, yazarın vefatından sonra da “Yaşadığım Gibi” adıyla şu anda sehpanın üzerinde duran kitaba dönüşmüşlerdi.

        Gece yatmadan önce kitabı biraz karıştırmış, bazı yazılarını okumuş oraya öyle bırakmıştım. Rastgele açtım. “Yılbaşında Düşünceler” diye bir yazı çıktı karşıma, yazı 1 Ocak 1945 günü Ülkü Dergisi’nde yayınlanmış.

        Nedense; bir yalnızın bir başına yeni yılı karşılaması kadar hüzün verici çok az şey olsa gerek fikrine kapıldım kitabı elime alınca. Kitabın yazarı Ahmet Hamdi Tanpınar çok yalnız bir insandı. Arkadaşı Cahit Sıtkı’nın dizeleriyle, “Sevgilinin saçları niyetine kendi saçlarını okşa”dı durdu hayatı boyunca, “birisinin dizine hasret, kendi dizine koyarak başını” uyudu her gece.

        *

        1944 yılının son günlerinden birinde, tıpkı benim yaptığım gibi erkenden uyanır o da. Masasının üzerinde üç kitap vardır. Odayı aydınlatınca “zamana meydan okuyan” o üç kitap ilişir gözüne.

        *

        Ben bu yazıyı yeni yılın ilk gününün sabahında yazıyorum, Ahmet Hamdi ise yazısını 1944 yılının son gününün gecesinde yazmış olmalı. Benim yazısında size bahsedeceğim şeyleri o sabah evden çıkmadan önce yapmış, kitapları karıştırmış, “tembel bir hatırlamanın zevkine uyarak yer yer, parça parça okumuş”tu. Ben biten yılı başlayan yıla onun yazdıklarını okuyarak bağlamak isterken, o da “biten yıl ile başlayanı birbirine aynı zevklerle bağlamak için” masasının üzerinde duran o üç kitabı okumak istemişti.

        Aradan geçen 75 yılda değişen bir şey var mı acaba, ne dersiniz? Benimkilere gelmeden önce onun içinden geçenleri okuyalım yeni bir yıla dair:

        “İşte bir yıl daha bitti, dedim; bir yenisi başlıyor. Gençler bir yaş daha büyüdüler. Yaşlılar biraz daha kocadılar. Hayat nehri, geniş yatağında bir daha kabardı. Büyük, ölümsüz zaman ejderi kendi üstüne bir daha döndü, gene kendisinden doğabilmek için altın kuyruğunu ısırmaya başladı. Mevsimlerin mucizesine, aydınlığın değişen cilvesine yeni baştan bir daha şahit olacağız. Tabiat ana yenileştikçe biz de yenileşeceğiz. Ey ebedi dönüş, sen ne kadar güzelsin! Nizamın, ahengin ta kendisidir. İnsanoğlu, ruhunda bu ahenk hüküm sürdüğü için, talihindeki acılığın, yoksulluğun rağmına büyüktür.”

        Onun deyimiyle fert olarak biz, “zaman selinde kaybolmaya mahkumuz,” fakat “zekamız bu ebedilikte nur saçan bir yıldız gibi parlayacak” kainat yerinde durdukça, bunu sağlayacak tek şey de yazacağımız kitaplar, geride bıraktığımız ölümsüz eserlerimiz olacak.

        *

        Masasının üzerinde duran Giono’nun harp için yazdığı “Hayatın Zaferi”, Fransız şair Aragon’un hicrete ve vatana dair şiirlerinin yer aldığı “Elsa’nın Gözleri” ve Hölderlin’in “Empodekles”ine bir daha bakar Ahmet Hamdi. O kitaplara bakadursun, ben yazdıklarını okuyorum. İster istemez eski yılbaşlarını düşünmeye başlar o.

        Hayatın ahenk içinde olduğu mesut çağlarımızda insanoğlu tabiattaki tekrarlanışa bir sembol olarak almış yılbaşı denilen bu “zaman noktasını”. Bu noktadan geriye sıcak hislerle bakar, geçmişte yaşadıklarını hatırlar, ölülerini hüzünle, yad ile anar, yetişemediği hayallerinin, kaybettiği umutlarının usul usul yağan kar tanelerine karışarak gökten yağdığını hissetmek ister, yaşamak isteği tazelenir, geleceğe dair hülyalara dalar. O yüzden yılbaşlarının dini, imanı, milleti, dili yoktur. Yılbaşı bütün kainatta en büyük bayramdır. Her dinde “tabiattaki yenileşmenin sembolü olan yeniden dirilme masalları” o dinin en canlı tarafıdır hala.

        Ama bu düşünceler “oylamaz” onu, “eski yıllar, o sakin yılbaşlarıyla çoktan geçmişti.” Onun yazdıklarına tıpatıp benzer bir ruh hali içindeyim ben de.

        *

        Benim çocukluğumda bizim evlerimizde yılbaşı kutlanmazdı. O yüzden çocukluğuma dair hiçbir yılbaşı hatıram yoktur benim. Yeniyetmeliğimde, şehirde, evden uzakta bir inşaatta, bir varilin içinde yaktığımız ateşin etrafına toplanmış üç beş arkadaş, “Allah’ın kar gibi gökten yağışını” büyük bir huşu içinde seyrederek karşılamıştık 1978 yılını, “yârin yanağından gayri” her şeyi bölüşebileceğimizi sanıyorduk o yıllarda, en çok o kalmış aklımda. Ahmet Hamdi’nin okumakta olduğu Aragon’un dediği gibi, “boğazımızdan aşağı bir yıldız yutmuş gibi içimiz parıltıyla doluydu.” Biz hayalleri hayatlarından büyük, yoksulluğa doğmuş ama büyük felaketler yaşamamış bir neslin çocuklarıydık, Ahmet Hamdi Tanpınar nesli ise “milli felaketler” içinde büyüymüş bir nesildi. Mektepten çok bu felaketlerin rahleyi tedrisinden geçmişlerdi onlar. O yüzden aşinadır hepsi büyük altüst oluşlara. Sefaleti felaketlerle iç içe yaşamışlardı. O yüzden Aragon onların şairiydi.

        *

        İnsanoğlunun zekası her şeye muktedirdir fikri etrafında şiirin mutlu ahengi dünyasında yeni yılın getireceklerini düşünürken yazar, bir anda yaşadığı o yıllarda insan zekasının “ölümün emrine girdiğini, dört yanı yakıp yıktığını” fark eder.

        İkinci Cihan Harbi devam ediyor bütün cephelerde. Ölüm, insan zekasını yenmiş; “güzel dünyamızın üzerinde onun eliyle saltanatını sürüyor; teker teker değil, binleri, on binleri birden yutuyor… Sadece yirmi, otuz yıl içinde doğanları değil, bir çağ içinde kurulmuş iyi, güzel ne varsa hepsini birden alıyor, teknesinde genç insan gövdeleriyle yok olmuş şehirlerin yıkıntıları, devrilmiş, parçalanmış abideleri, kanlı lokmasını yoğuruyordu…”

        Bugün bize musallat olan ise, insanın kendi eliyle yarattığı bir harple gelen pis ölüm değil. İnsan insanla savaşmıyor bugün. İnsanın insanı öldürmek için icat ettiği bütün o korkunç silahlar, toplar, tüfekler, dinamitler bombalar, uçaklar helikopterler, kimyasal zehirli gazlar, atom hidrojen bombaların hiçbiri işlemiyor bu virüse, o silahların gücü sadece insana yeter! Virüs bütün cihanı tek cephe yapmış onunla savaşıyoruz şimdi. Tam bir yıl oldu, Salah Birsel’in deyimiyle “sadık bir köpek gibi paçalarımıza sürünüp” duruyor ölüm. Kovuyoruz gitmiyor, ilaç veriyoruz sakinleşmiyor, bildiğimiz ne kadar usul varsa hepsini deniyoruz nafile.

        İnsanlık belki de geçen sene olduğu gibi, tarihi boyunca hiç bu kadar ölümden korkmamıştı. Akşam haberleri en mühim hadiselerden önce ölüm çetelesini getirdi evlerimize çünkü, her gün, o gün kaç kişinin öldüğünü duyuruyor bize haber bültenleri önce, kaç kişinin ölümün kıyısında dolaştığını…

        Ölüm soğuk bir yılan oldu girdi koynumuza. Yılan dolaşıyor yataklarımızda, bir yandan can derindeyiz; bir yandan da matemini tutuyoruz usulüne göre bir cenaze merasimi yapamadan toprağa verdiğimiz sevdiklerimizin…

        Çetele şiştikçe, sayılar arttıkça bir kişinin ölümü karşısında hissettiğimiz o dehşet duygusu zaman içinde azalmaya başladı, ölüm denilen o dramatik hadise istatistik biliminin konusu haline geldi böylece. Artık ne zaman kalkacağını öğrenmek için baktığımız meçhule giden bir trenin kalkış saatlerini gösteren bir tabeladır her gece evlerimize gelen o dehşetengiz çetele.

        Hayatın anlamını çözememiş insan için ölüm hep bir muamma olarak kalacak. Bekliyoruz bekleyişimizden bir şeyler umarak. Zamanın katilleriyiz, ölümü beklerken vakit öldürüyoruz çünkü hepimiz.

        Bu yılbaşında, geçen yılbaşlarında olduğu gibi hayal kuramıyoruz artık. Çünkü; “Ölümün varlığı hayali olan her şeyi yok eder. Bizler ölümün çocuklarıyız ve ölüm bizi hayatın baştan çıkarıcı, hileli cazibelerinden kurtarır; bizi yaşamın derinliklerinden çekip çıkaran ölümdür. Henüz dil bilmediğimiz çağlarda zaman zaman oyunun ortasında durduğumuzda, bunu ölümün çağrısını duymak için yaparız. Hayatımız boyunca sürekli bize işaret eden, ölümün parmağıdır.” (Sadık Hidayet, Kör Baykuş, YKY)

        *

        Ahmet Hamdi’nin tek başına girdiği yeni yılda İkinci Cihan Harbi henüz bitmemiş ama bitmeye yüz tutmuştu. Altı yıldan beri bütün dünyada süren “ölüm raksından” bıkmıştı artık insanlık. O harbin en korkunç tarafı ise, “sınır, kıta ayrılıklarına rağmen bir iç harbine benzemesi”ydi.

        Harbin sonunda insanlığın kaybedip de yeniden kavuşmayı beklediği şey, yazarın deyimiyle “ruh ahengi”ydi. Harp insanlar arasındaki bu ahengi yok etmişti çünkü. Bir yıldan beri bütün insanlığın başına gelen şey de budur. Hayatın ahengini kaybettik biz de.

        *

        Bir yıldan beri paçamıza yapışmış olan ölümü bertaraf edecek aşının etkisini göstermesine ramak kaldı nihayet. Aşıdan sonra, tıpkı İkinci Cihan Harbi’nin bitişi sonrasında Ahmet Hamdi’nin dediği gibi; “O ruh ahengi yeniden gelip içimizde saltanatını kurduğu zaman” bu ağır yıl “sadece korkunç bir rüya olacak ve insanlık iyiliğin, tecrübe edilmiş büyük değerlerin güneşine yeniden kavuşacaktır,” en azından umudumuz bu yönde.

        Türkiye İkinci Cihan Harbi’nin “ateş deryasından” uzak kaldı. Ama bugün virüsün yarattığı büyük “ölüm tahribatından” uzak duramıyoruz ne yazık ki. Dünya büyük bir dahili harp yaşıyor şimdi. Her ülkeye eşit güçle saldıran virüsten sakınıp ülke ülke mesut olmanın imkanı yok, “insanlık ancak bütün halinde mesut olabilir” bugün, o da virüsü yok ederse olacak.

        *

        Ahmet Hamdi yazısını, “1945 yılının bütün milletlere özlenen saadeti getirecek bir sulhun kapısını açması” dileğiyle bitiriyordu; 2021 yılının bütün dünyaya yapılmakta olan aşının şifa getirmesi dileğiyle bitiriyorum yazımı ben de.

        Diğer Yazılar