Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

Edebiyat siyaset ilişkisi bir “aşk-nefret” ilişkisidir. Edebiyat siyaseti sever, siyaset de edebiyatı… Ama bu “sevgi” hiçbir zaman “karşılıklı” bir “sevgi” olmamıştır. Edebiyat siyaseti sevdiğini yüksek sesle ilan etmez çünkü bilir ki bu ilişkide kaybeden taraf hep kendisi olacak; siyasete yaklaştıkça ürününün niteliğinden ödün vermek zorunda kalacak. Siyaset de herkesin önünde ona “ilanı aşk” etmez çünkü edebiyatın insanı kolayca kavrayan, hemen etkisi altına alan çekim gücünü bilir. Dizginleri kaptırmaktan korkar, inisiyatifi kaybettiği anda, “şamar oğlanına” döner. O yüzden ilişkileri “seviyeli” bir ilişkidir ve “çıkara” dayalıdır.

Ancak bu “ilişkide” siyaset, edebiyata daha çok muhtaçtır. Siyasetçi, edebiyatçıya göre daha “uyanık”, daha “kurnaz” olduğu için edebiyatçıyı çabuk “tavlar”. Bu durumda edebiyatın havası söner, başka bir şeye dönüşür. Havası sönmüş bir edebiyatı siyasetçi ne yapsın ki? Artık işine yaramaz, bir süre kullanıp hiçbir yaraya merhem olmadığını anladığı anda da kenara atar.

O yüzden siyasetin “gel gel” diyerek ona işveli gülümsemesine hemen kanıp gitmez sanatçı...

Ama sanatçıların önemli bir kısmı zamanla bu "işveye" kanar; kandığı için de kaybeder. Kuşkusuz içlerinde “Ben Denizkızı Eftalya değilim” diyerek Atatürk’ün davetini ret eden Nazım Hikmet gibi “sert romantikler” de olmuştur ama genellikle bu işte hep kaybeden edebiyatçılar olmuş.

(Yazının burasında bir parantez… Aziz Nesin de anlatır, başkaları da… Meğerse gecenin geç bir saatinde içki sofrasında Mustafa Kemal “bana Nazım Hikmet’i bulun, gelip bize şiir okusun” diye ferman eylemişmiş. Gece yarısı yatağından kaldırılan Nazım da “Gelmem, ben Denizkızı Eftalya değilim, kendisini eğlendirecek bir şarkıcı çağırsın, ben şairim,” demişmiş.

Tabi ki bu anekdot bir şehir efsanesi… Külliyen yalan. Yalan anlatıla anlatıla gerçek halini almış. 1960 yılında Moskova’da kendisiyle bir röportaj yapmış olan Milliyet Gazetesinden Ömer Sami Coşar ile Vatan Gazetesinden Orhan Karaveli şaire “Denizkızı Eftalya hikayesinin" aslını da sorarlar. “Tanıdığım Nazım Hikmet” (Pergamon) adlı kitabında Karaveli şairin cevabını şöyle nakleder:

“Bakın cancağızlarım, elbette aslı yoktur. İşin doğrusunu Türkiye’deyken yakın dostlarıma birkaç kez anlatmıştım. Ama dünyanın her tarafında halklar efsane uydurmaya bayılır. Bir kez ‘tutunca da’ kimse kimseyi işin doğrusuna inandıramaz. Şimdi Mustafa Kemal dünyanın en nazik ve efendi adamlarından biriydi. İnsanları gece yataklarından kaldırıp, keyfi öyle istedi diye ayağına çağırtmak onun yapacağı bir şey değildi. Atatürk Dolmabahçe Sarayı’ndaymış da ‘gidin şu deli oğlanı bulun gelip bana şiir okusun demiş de… Evime doluşan görevlileri, ‘ben Denizkızı Eftalya değilim’ diye geri çevirmişim! Neresini düzelteyim ben bu hikayenin? Atatürk’ün ancak kendini bilmez sarhoşlara yakışan böyle bir davranışın içine girmesi bir yana, adamı kimse sarhoş görmemiştir! Bana da hiçbir zaman böyle bir davet gelmemiştir ondan. Kendisine daima hayranlık duymuş ve saygı göstermişimdir. O olmasaydı Türkiye olmazdı. Bir davet gelmiş olsaydı ondan geri çevirir miydim? Bir kere devletin başı adam. Hem de nasıl bir baş! Deniz Kızı Eftalya’ sözüne gelince devrinin ünlü bir sanatçısı olmalı kadın. Böyle birini küçültücü ve incitici bir söz de bana yakışmaz zaten. (….) Allahaşkına unutun artık şu Denizkızı Eftalya hikayesini.”)

Denizkızı Eftalya hikayesi belli ki uydurma bir hikaye ve hemen unutmak lazım… Ama Nazım Hikmet’in haksız yere 1938 yazında “Donanma Davasında” ağır hapis cezasıyla yargılanırken Mustafa Kemal Atatürk’e bir mektup yazarak “af” dilediği ise doğrudur.

*

O mektup şöyle:

“ Cumhur Reisi Atatürk Yüksek Katına

Türk Ordusunu ‘isyana teşvik’ ettiğim iddiasıyla 15 yıl ağır hapis cezası giydim. Şimdi de Türk Donanmasını ‘isyana’ teşvik etmekle töhmetlendiriliyorum.

Türk inkılabına ve senin adına and içerim ki suçsuzum.

Askeri isyana teşvik etmedim…

Deli, serseri, mürteci, satılmış, inkılap ve yurt haini değilim ki bunu bir an olsun düşünebileyim.

Askeri isyana teşvik etmedim.

Senin eserine ve sana, aziz olan Türk dilinin inanmış bir şairiyim. Sırtıma yüklenen ve yükletilebilecek hapis yıllarını taşıyabilecek kadar sabırlı olabilirim. Büyük işlerinin arasında seni bir Türk şairinin felaketi ile alakalandırmak istemezdim.

Bağışla beni. Seni bir an kendimle meşgul ettimse, alnıma vurulmak istenen bu ‘inkılap askerini isyana teşvik’ damgasının ancak senin ellerinle silinebileceğine inandığımdandır.

Başvurabileceğim en inkılapçı baş sensin.

Kemalizm’den ve senden adalet istiyorum.

Türk inkılabına ve senin başına and içerim ki suçsuzum.”

Nazım

“Kemalizm’den” ve “Atatürk”ten “adalet isteyen”, af dileyen şairin feryadını ne yazık ki kimse duymadı, attılar içeri, aralıksız 12 yıl yattı. Çünkü Nazım’ın sanatı o günün siyaseti olan “Kemalizm” için tehlikeli bir sanattı. O yıllarda Kemalizm, sadece faaliyetlerini, yaptıklarını, yapacaklarını yücelten, onlara methiyeler dizen bir edebiyatın önünü açıyor, böyle bir edebiyatı “faydalı”, “makbul” görüyordu, bütün edebiyatçıların da o alanda eserler vermesini istiyordu.

Yeni Cumhuriyet, edebiyattan “köstek olmasını” değil “yardım” etmesini bekliyordu.

Nazım Hikmet gibileri de “çizgi dışına” çıktıkları için zararlıydı, onların yeri, bütün baskıcı rejimlerin muhalifleri gönderdiği yer olan hapishaneydi.

*

Her çevrede, sol olsun sağ olsun “sanatçı muhalif olur” diye bir terane tekrarlanıp durur yıllardan beri. Muhalif de neye muhalif? Tabii ki iktidara! İyi de hangi iktidara? Mesela sosyalist bir düzende edebiyatçı, sanatçı muhalif olabilir mi? Veya şeriat düzeninde sanatçı şeriata karşı gelebilir mi? Sevdiğiniz iktidara muhalif olan sanatçı kötü, nefret ettiğiniz iktidara muhalif olan sanatçı iyi bir sanatçı mıdır? Herkesin sanatçıdan beklediği, kendisinin hoşlanmadığı, bir an önce gitsin istediği iktidara muhalif olmasıdır. Hasbelkader onun fikri iktidara gelse, aynı sanatçı onun iktidarına muhalefet etse, o sanatçının emdiği sütü burnundan getirmeye dünden hazırdır.

O yüzden her iktidar kendi sanatçılarını “beslemek” ister ama sanatçı fazlasıyla siyasetin emrine girerse, Necip Fazıl Kısakürek gibi, sanatçı, şair, yazar vasıflarını kaybedip siyaset erbabının bir üyesi haline gelir.

Necip Fazıl bütün o muhteşem şiirlerini, siyaset meydanında bas bas bağırmadan önce yazdı, sonrasında ise o güzelim şiirleri yazan şairin yerine öfkeyle bağıran bir siyasetçi kaldı geriye.

*

Sanatçılar siyaseti sever ama siyaset sanatçılardan pek haz etmez. Muhalif siyasetin dışında kaldığı sürece yazar, sanatçı kıymetlidir iktidardaki siyasetçinin gözünde.

Siyaset meydanında bir yazar, bir sanatçı ayak uçlarına basarak boyunu ne kadar uzatırsa uzatsın ağzı laf yapan bir siyasetçi kadar ahali tarafından fark edilmez. Ahalinin fark ettiği sanatçı, siyaset meydanının dışında eserleri üzerinde yükselen sanatçıdır.

*

Bir gün Goethe ile Beethoven kol kola girerek Weimar’da akşam piyasasına çıkmışlar. Tam o sırada Dük ve ailesi de akşam gezintisine çıkmış. Uzaktan Dük’ü gören Goethe hemen arkadaşının kolundan çıkar, onlara yol vermek istercesine kenarına çekilir. Niyeti Dük ve ailesini selamlamaktır. Beethoven ısrar eder, onu oradan uzaklaştırmak ister ama nafile. O da şapkasını iyice kafasına geçirir, paltosunun yakasını kaldırarak, elleri arkada adeta kaçarcasına kalabalığa dalar.

Goethe yol kenarında beklerken, tam o sırada Dük Rodolf, Beethoven’i fark eder. Hızlıca önüne çıkarak ünlü besteciye bir selam verir. İmparatoriçe de aynı şekilde, ona gülücükler fırlatır. O sırada olup bitenleri seyreden Goethe beklediği yerden ayrılır, ailenin önünden geçerek, yerlere kadar eğilip onlara okkalı bir selam çakar.

Beethoven daha sonra arkadaşına çok kızar ve bu davranışını hayatı boyunca unutmaz, bir yere yazar.

*

Stendhal der ki:

“Moliére, 14. Louis beğenmediği için ‘Dalkavuk’ adlı oyununu sahnelemekten kaçınmıştır.”

*

Yazarlar, sanatçılar devlet başkanlarının, politikacıların, siyaset erbabının kendilerine değer vermesini bekler, bundan hoşlanırlar. Devlet tarafından kadri bilinmemiş, kötü davranılmış, eserlerinin hakkı verilmemiş yazar, sanatçı hikayeleriyle doludur edebiyat tarihi.

Devlet tarafından hırpalanmış, acı çektirilmiş Yaşar Kemal’in (2008), Çetin Altan’ın (2009) ölmeden önce Cumhurbaşkanı tarafından ödüllendirilmeleri hem kendilerini hem de okurlarını pek sevindirmişti, nihayet devlet yazarına sahip çıkıyor diye. Yine aynı şekilde Orhan Pamuk’un Nobel ödülünü tebrik etmeyen Cumhurbaşkanı Sezer de pek eleştirilmişti özellikle “sanatçı siyasetçilerden bir şey ummasın” diyen çevreler tarafından.

*

Velhasıl siyaset sanat, edebiyat ilişkisi çetrefil bir ilişkidir. Siyasetten bağımsız bir edebiyat, sanat pek düşünülemez. Edebiyat özü itibariyle muhaliftir, doğası öyle. Ama siyaset de muhalefete tahammül etmez. Edebiyatın ana malzemesi insan hikayeleridir, siyasetin malzemesi ise memleket…

İyi edebiyat ayakkabının içindeki taşa benzer, rahatsız eder. Siyasetin görevi ise rahatlatmaktır. İyi edebiyat uyutmaz, tam tersine uyuyanı uyandırır. Siyasetin görevi ise daha çok uyutmaktır, uyanık olanı idare etmek daha zordur da ondan…

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!
0:00 / 0:00