Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin


Kara Pınar
(Kanya Reş), bir mağaranın içinden doğuyor. Her yerden su fışkırıyor, mağaranın ağzında birleşip küçük çaplı bir dereye dönüşüyor sonra.

Etrafını nane bürümüş pınarın. Nane ile ısırgan otu bir de yarpuz iç içe geçmiş. İçinden geçerek pınara ulaşan mesafe boyunca yarpuz kokusuyla karışmış taze nane kokusu sarhoş ediyor insanı… Bal arılarının vızıltısı, pınar suyunun karıştığı köpük köpük derenin sesi, başının üzerinde göğe yükselen haşmetli dağların uğultusu bilinmedik bir masal alemine götürüyor insanı.

Dêzê Vadisinde; bundan yüz yıl önce her şeyden bihaber ocakları tüten, şimdi ise metruk on iki köyün on iki kilisesini geride bırakıp Kara Pınar’a gelirken aklımda daha da yukarı çıkıp “Sipîxane”ye (Beyaz Diyar) varmak yoktu. Orada buzullar binlerce yıldan beri birikmiş, öyle ki o asırlık buzullara kar kurtları düşmüş, kar renginde bembeyaz kımıl kımıl kurtçuklar hareket etmezlerse eğer kardan ayırmak imkansızdır.

Kara Pınar’da yakacağız ocağı, seyrana geldik buraya. Bayramın ikinci günü, kalabalığız…

Hava cehennem gibi sıcak, pınarın doğduğu, etrafı ısırgan ve adam boyunda nanelerin bürüdüğü mağaranın ağzı yayla gibi serin…

Bir tas buz gibi sudan içtim ve karşı yamaçta vakti zamanında ev olarak kullanılan harabelere baktım.

Nasturilerin evleri vardı orada bundan yüz sene önce. Onlar buralardan sökülünce Beytüşşebap mıntıkasından gelenler yerleşti oraya. Yıkılan evleri yeniden inşa ettiler yerlerine gelen Müslüman ahali, aradan otuz sene falan geçti, bu kez içerden bir fitne doğdu bu dağlarda, bu evlere yerleşen köyleri bu kez devlet kovdu buradan, o evler tekrar yıkıldı.

Yıkılmadan önce, "eski zaman eşkıyalarını" kovalarken 1990’ların başında bu köye de gelmiştim. Yaşlı ermiş Ömer Amca, ki yaşını sorduğumda çoktan yüzü geçtiğini söylemiş ve pörsümüş ihtiyar elinin uzun işaret parmağını karşı yamaçlara doğru uzatıp dağın karnında, sarp bir kayanın boşluğuna inşa edilmiş o ürkütücü kiliseyi göstermiş, uzun, upuzun bir efsanenin içine çekmişti beni.

*

İhtiyar ermiş ne bilsin İttihatçıları… Ne bilsin Enver’i ne bilsin Cemal’i… Hele hele Talat’ı… Makedonya dağlarında tutuşan bir ateşin; Cilo dağlarında yaşayan bir Hıristiyan kavmin, Nasturilerin de mahvını getireceğini nerden bilsin Ermiş Ömer? O şahit olduklarını anlatıyordu sadece, sözlü tarihin belki de mesnetsiz hikayeleri içinde yazılmamış bir tarihe götürüyordu beni yazacaklarımın ne işe yarayacağını bilmeden.

*

20. yüzyılın başında Hakkari’de yaşayan yirmi bin Nasturi’nin bu dağların bile onları muhafaza edemeyeceğini anlamalarıyla birlikte Ruslardan medet ummaları en büyük hataları oldu. Cihan harbinin gazabı sarmıştı her yanı. Ruslar Kafkasları aşmış, çoktan girmişti içeri. Van’dan top sesleri duyuluyordu. O sesleri Hakkari’ye ulaklar ulaştırıyordu. Ruslar buraya kadar gelirse belki de Müslüman ahaliyi Rusların zulmünden ancak Hıristiyan Nasturilerin Ruhani Lideri Mar Şemun koruyabilirdi.

Ama Mar Şemun da tedirgindi. O da İttihatçıların Dersaadet’te pişirdikleri “Türkleştirme politikasından” korunmanın bir yolunu arıyordu. O yüzden tez hazırlıklara girişmiş, asıl ikametgahı olan Koçanis Köyünde her şeyi toplamış, Doğu Süryanilerini kutsal kilisesi Koçanis Kilisesinin hazinesini yüklenip daha korunaklı olan bu mıntıkaya getirmiş, hazineyi kendisinden başka çok az kişinin yerini bildiği bir yere gizlemiş, muhtemelen Ermiş Ömer’in damında bana onun macerasını anlattığı eve yerleşerek akıbetini beklemeye başlamıştı.

1915 baharı bu dağlarda ürkek filizlerini eriyen karların altından uzatmaya başladığında, Rusların Kafkasya’dan Osmanlı topraklarına girdiğini haber alır Mar Şemun. Havalar yavaş yavaş ısınıyor; Mar Şemun’un da biti kanlanıyor. Ne de olsa gelenler dindaşlarıdır.

Bu kez benzer bir korku Müslüman ahaliyi sarar. Hakkari’ni önde gelen on bir ailesinin on bir liderinden oluşan bir heyet, -ki heyetin başında arkadaşım Mustafa Erdoğan’ın adını aldığı büyük büyük babası Mustafa Ağa vardır- Mar Şemun’a gelip, kendilerini Rusların zulmünden korumalarını ister. Ama Mar Şemun onlara hiç umut vermez. Hepsi umutsuz, yılgın bir halde yanından ayrıldıklarında ruhani liderin gizli emri üzerine Zap nehrinin üzerinde kurulu Lanet Köprüsü’nün girişinde hepsini öldürmek üzere bekleyen fedailerden bihaberdirler.

Fedailerin yapacağı katliamı başka bir Nasuri yiğit, Lawkê Dêzeyî engeller.

Mar Şemunun yanından umutsuz dönen heyet Hakkari merkeze kara haberi götürür. Top sesleri Van’a kadar gelmiş olan Ruslardan kaçmak tek kurtuluştur. Ahali çoluk çocuğunu alır, malını davarını, evini barkını orada bırakarak itten aç, yılandan çıplak bir halde şehri terk edip, Irak’a doğru yola çıkar.

Kıtlık baş göstermiştir. Yiyecek gıdım bir şey yoktur. Yolda manda gönünden yapılmış çarıklarını yerler.

Yedi yıl boyunca Hakkari insansız kalır, baykuşlar tüner yıkılmış evlerin duvarlarına, kukumav kuşu öter semalarında.

Rusya’da Bolşevik İhtilal’i bu sırada olur; geri çekilirler. O derin koyaklarda, o yankılı vadilerde Nasturiler, İttihatçılar tarafından dolduruşa getirilmiş Kürt aşiretlerinin insafıyla baş başa kalırlar.

Mar Şemun ve kavminin başına gelenler ise birkaç ciltlik roman konusudur gayri…

*

Kara Pınar’ın başında durduğum yerde, kilometrelerce yüksekte düz bir kayanın çıkıntısına inşa edilmiş, güneşin kireçli duvarlarını daha da parlak hale getirdiği kilisenin yakınında düz bir kayanın metrelerce yükseklikte, muhtemelen kendilerinin yaptığı bir mağarada bulundu 1982’de Mar Şemun hazinesi.

Kara Pınar'ın başında, köyün sahibi mihmandar arkadaşım sol elini alnına siper edip sağ elinin işaret parmağıyla göstererek, “İşte orada bulundu hazine,” dedi.

Anlatmaya başladı.

*

Batıda, uzaklarda, Berçelan yaylasının oralarda, Golan Dağının ucunda bir top kara bulut göründü. Bulut çabuk büyüdü. Yayıldı. Önce gök gürledi, sonra bulut hızla çoğaldı. Göğün dibi kara bir perdeyle kaplandı sanki.

Çoban korktu. Heybesini omzuna astı. Bastonunu aldı; tüfeğini çapraz astı boynuna ve keçilere doğru hızla koşmaya başladı.

Yağmur hızını arttırdı. Artık keçileri düşünmenin zamanı değil, sığınacak bir yer bulmalı. Kilisenin bulunduğu yere doğru hızlı hızlı yürüdü. Belki bir mağara... Yok... Dümdüz kayalar, testereyle kesilmiş gibi. Kayaların arasında, yan tarafa doğru giden yol gibi bir şeye takıldı gözü. Yürümeye başladı. Evet, buralarda sığınacak bir kaya oyuğu var. Oyuğa doğru yürürken aşağıya baktı. Başı döndü, metrelerce yükseklikte bir uçurum.

Bir şimşek çaktı, bir top ışık gibi. Şimşeğin sesi yankı buldu, gürültüsüne kulaklarını kapadı. Top ışık sanki dağın ardına düştü ve bir şeyleri parçaladı.

Yağmur daha da hızlandı. Oturduğu yerden kalktı. Bir süre sonra yağmur dindi. Mağaradan dışarı çıktı. Kilise solunda kalmıştı. Sağ tarafında düz kayada basamaklar vardı sanki. Daha önce de buraya gelmişti ama bu basamaklar dikkatini çekmemişti. Sanki yağan yağmurdan sonra çıkan güneş saklı olan her şeyi gün yüzüne çıkarmıştı. Basamakların bittiği yerde mağara ağzı gibi bir delik vardı.

Eğildi, yerden bir taş aldı. Amaçsızca elindeki taşla oynadı. Sonra taşı deliğin içine attı. Taş geri gelmedi. Bir taş daha aldı. Onu da attı. Metalik bir ses duydu. Taş sanki demirden bir şeye çarpmıştı. Heyecanlandı. Bir taş daha aldı, onu da attı. Bu kez duyduğu sesten emindi. Taş bir şeye çarpmış ve çıkardığı ses mağaranın duvarlarında yankılanmıştı. İyice kuşkulandı.

Deliğe tırmanmayı düşündü. Ama kaya düzdü ve merdivensiz oraya ulaşmak imkânsızdı. Ama onun için imkânsız denilen bir şey yoktu. Düz kayaya tırmanmanın yollarını öğrenmişti eline değnek alıp bu dağlarla çobanlık yapmaya başladığı günden beri.

Tırmanmaya başladı. Tutunacak bir yer buldu ve tırmandı. Bir daha, bir daha... Dikkatli... Ve deliğin kenarından elini içeri uzattı. Eline sağlam bir çıkıntı gelmişti. Öbür elinin de yardımıyla kendini yukarı çekti ve kafasını içeri soktu. Ardından gövdesini yukarı çekmeye başladı. Şimdi tamamen deliğin içindeydi.

Yağmuru da şimşeği de sürüyü de unuttu; şimdi loş karanlık bir yerdeydi. Küf ve nem kokusu geldi burnuna. Bir süre gözlerinin karanlığa alışmasını bekledi.

Şimdi gözleri karanlığa biraz alışmıştı. İlk gözüne çarpan, kocaman bakır bir kazan oldu. Mağaranın duvarları boydan boya ziftlenmişti. Duvarın dibinde kocaman bir sandık, sandığın üstünde cilt cilt kitaplar. Yan yana dizilmiş haçlar... Kocaman mumlar... Buhurdanlıklar… Bakır taslar... Yan yana dizilmiş bir sürü heykel... Bir heykelin üzerine giydirilmiş, kara bir cübbe; işlemeli... Cübbenin yanında uzun bir asa... Hemen onun yanında kocaman bir vazo, yeşil renkli, üzeri işlemeli... Duvarın kenarına dizilmiş, başında püsküller bulunan mızraklar, çeşitli boylarda... Yan yana dizilmiş bir sürü küp...

Küçük adımlar atarak odanın içinde gezinmeye başladı. Büyülenmişti. Korkusu daha da arttı. Bir kitaba elini attı önce. Ağırdı. Mumyalanmış kalın cildin yapraklarını çevirdi, yapraklar deridendi. Ve üzerinde garip harflerle yazılar vardı. Kitapları bıraktı, bir heykelin önünde durdu. Bir insan figürüydü bu. Hiçbir şeye anlam veremedi. Kafasında belki de hiçbir zaman cevaplarını bulamayacağı bin bir soru belirdi. Bir küpün kapağını açtı, elini attı, eline çil çil altınlar gelmeye başladı. Var gücüyle bir çığlık attı:

“Hazineeee! Hazineee!”

Sesi mağaranın duvarlarına çarptı, yankılandı.

Çığlığını kimseler duymadı.

*

1982 yılında Hakkâri Lisesi’nde ikinci sınıf öğrencisiydim. Vakti zamanında buralarda da bir kütüphane olsun, ama bu kütüphane şehrin en modern binası olsun diyen devletin iyi niyetine, madem bu mahrumiyet şehrinde kütüphane açılacak, o halde elimizdeki bütün kitapları oraya bağışlayalım diyerek bir sürü kitapseverin kitap göndererek destek vermesiyle kurulan İl Halk Kütüphanesi’ne gidiyor, saatlerce eşeleniyor, dünya ve Türk edebiyatının klasiklerini hatmediyordum.

Güner Sernikli, Ankara’da Kültür Bakanlığı Milli Folklor Araştırma Dairesi’nde üst düzey yöneticiyken 12 Eylül 1980’de yapılan askerî darbenin hışmına uğrayıp bu kütüphaneye memur olarak sürülmüştü. “Hakkâri’ye gitsin de anasından emdiği süt burnundan gelsin,” diyerek devletin büyük bir nefretle buraya gönderdiği Güner Abi’nin kendisi zaten bir kütüphaneydi. Ben, onu tanıdığım andan itibaren kütüphane içinde bir kütüphaneyle karşılaştım; bu benim için bir ganimetti.

Öğrenme merakı bu kütüphaneden bile büyük bir çocuk olarak yine karşısına oturup durmadan soru sorduğum bir geç sonbahar günü, bu kez devletin başka memurları girdi içeri; sayın valimiz Güner Hoca’yı vilayete bekliyordu.

Ben de kütüphanede Güner Abi’yi beklemeye başladım, gelmedi. Ertesi gün ilk işim kütüphaneye gitmek oldu. Ne olmuştu, sayın valimiz ne istiyordu?

Müthiş bir haber vardı Güner Abi’nin yanında. Hikâye uzun, tuhaf ve duyanlara dudak uçuklatacak cinstendi:

Meğer yaz başında, bir profesörün başkanlığında, arkeologlardan oluşan bir Amerikalı heyet Ankara’ya gelmiş, askerlerden gerekli izni aldıktan sonra Hakkâri’de saklı olduğu sanılan Nasturilerin ruhani lideri Mar Şemun’un hazinesini aramak üzere küçük şehrimize gelmiş. Ellerinde izin belgeleriyle valiliğe gitmişler. Valilik de devlet kurumlarına direktif vererek heyete gerekli kolaylığın sağlanmasını istemiş. Heyet gizlice araştırmaya başlamış. Ellerindeki haritalarla dağı taşı aramışlar. Mar Şemun’un ikamet ettiği Koçanis köyünden başlamışlar işe, daha sonra Tiyar Vadisi’ne gitmişler, oradan Kelêtan, Bêlat, oradan da Dêz, Cîlo, Baz, Welto köylerine gitmişler. Bütün metruk ve daha sonra Müslümanların yerleştiği Nasturi köylerindeki mağaralara, gizli yerlere bakmışlar, bazı kiliselerin içini, bahçesini kazmışlar. Üç ay süren bir çalışma sonucu elleri boş geldikleri gibi geri gitmişler. Hakkâri dağları, koyakları, derin vadi ve yalçın dağları Nasturilerin hazinesinin sırrını ele vermemiş.

Ancak birkaç gün önce çok tuhaf, çok akıllara eza bir olay vuku bulmuş.

Merkeze bağlı Dêzê köyünde, yağmurdan kaçan deli bir çoban bir mağaraya sığınmış. Ve mağarada bir hazineyle karşılaşmış. Gelip köylülere haber vermiş. Köylüler, çil altınları kendi aralarında bölüşmüşler. Sıra, kitaplara ve diğer tarihi eserlere gelince, İran’dan buldukları bir kaçakçıya başvurmuşlar. Kaçakçı, hazinenin bulunduğu mağaraya gelerek, “Kitaplar sizin işinize yaramaz,” demiş. Kitapların arasında bulunan ve dünyada sadece üç örneği bulunan, ceylan derisi üzerine altın harflerle yazılı (muhtemelen Barnabas) ilk İncil’i, köylülere üç milyon para vererek kendisine almış. Nasturilerin tarihini, geleneksel hayatlarını, kültürlerini anlatan elyazması değerli kitapları da almış kaçakçı. Geride sadece pek değeri olmayan birtakım roman ve hikâyeleri bırakmış. Bazı heykel ve figürleri, mumyalanmış külçe altınları da almış, ufak tefek değersiz şeylere dokunmamış. Kaçakçı gittikten sonra bölüşüm yüzünden köylüler birbirine girmiş. Çıkan silahlı çatışmada bir kişi ölmüş, olay adliyeye intikal etmiş ve hazinenin bulunduğuna dair haber böylece duyulmuş. Olay yerine giden devlet görevlileri, zabıt tutarak, geride kalan bazı parçaları ve İngilizce, İtalyanca ve Fransızca bazı kitapları almış, malzemeler Van Müzesi’ne teslim edilmek üzereymiş. Eski yazıyı, İngilizceyi bilen ve Osmanlıcaya vakıf Güner Abi’den istenen de geride kalan işte bu kitapların sırrını çözmekmiş. O da bakmış, meğerse işini bilen kaçakçı, geriye sadece Batı dillerinden birkaç klasik masal, roman ve macera kitabını bırakmış. El yazmaları, değerli kitapların tümü gitmiş. O da bilirkişi olarak raporunu yazıp valiliğe teslim etmiş. Gerisi devletin bileceği işti artık.

O günden bu güne devlet ne bildi bilmiyorum.

*

Kara Pınar’dan bir tas su daha içtim. Mihmandarın, işaret parmağını uzatarak gösterdiği kayanın bağrına inşa edilmiş kiliseye bakarken, dengbêj ağabeyim Abdülkadir’in yıllar önce bana anlattığı, benim de “Açlığın Sofrasında” kitabımda etraflıca yazdığım hikayeyi tekrar hatırladım.

İşim gücüm bu; memleketim Hakkari’ye her gelişimde, tarih ve coğrafya dersinde bir kez daha tahtaya kalkıyorm.

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!
0:00 / 0:00