Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

Ankara’nın caddelerini, sokaklarını isim isim bilen, her güzel binanın hangi mimar tarafından ne zaman yapıldığına vakıf, içinde yaşanan hikayelerle birlikte şiirini yekten söyleyebilen Mehdi Eker'le Dikmen Vadisi’ni arkamıza alarak Hoşdere Caddesi’ni tırmanmaya başladık.

Yürürken anlatmaya başladı her zamanki o bilgece uslubuyla.

Vaktiyle Ankara’nın en işlek caddelerinden birisiymiş bu cadde, piyasası fiyakalı, havası havaymış hani. Sağ tarafta caddeyi kesen sokakların hemen hemen hepsine bir şekilde yolu Ankara’yla kesişmiş yazarların sanatçıların isimlerini vermişler. Kim akıl ettiyse artık, ne iyi etmiş! Reşat Nuri Sokağı’nı geçtik, yolumuza Halit Ziya çıktı, onu geçtik Ahmet Rasim kesti yolumuzu, Ahmet Mithat Efendi’ye bir selam çakarak girdik Çankaya Caddesi’ne.

*

Eski Valikonağı’nın önünde durduk, “Kişiliksiz bir binadır, ruhsuzdur” dedi Mehdi Bey, fazla oyalanmadan sağ cenahımızda Çankaya Köşkü’nün içinde yer alan ve kapısının üzerinde “Mareşal Fevzi Çakmak Köşkü” yazan güzel köşke uzaktan bakmaya başladık.

Kurucu babalar içinde, Çankaya Köşkü’nün sınırları içinde sadece Fevzi Paşa’nın köşkü var. İsmet İnönü’nün Pembe Köşkü biraz ilerde solda, Abdülhaluk Renda’nınki bir hayli uzakta, Celal Bayar’ınki de hakeza…

“Mustafa Kemal, dindar bir paşa olduğu halde Fevzi Paşa’yı muhabbetle seviyordu,” dedim. “Kırdığı vaki değildir, eğer Fevzi Paşa Nazım Hikmet’e komünistliğinden dolayı özel bir husumet beslemeseydi, belki de Atatürk’ün gönlü sebepsiz yere on beş yıla mahkum edilmesine razı olmayabilirdi şairin, ama işte Fevzi Paşa bir kez hüküm vermişti…” diye devam ettim.

“Haklısın” dedi. “Atatürk onu seviyordu ama İsmet Paşa günahı kadar sevmezdi. Milli Şef olduktan sonra, bilfiil yirmi üç yıl Genelkurmay Başkanlığı yapmış olan Kavaklı Fevzi’yi (İstanbul Kavaklar’da doğduğu için bu lakapla bilinir) yaş haddinden emekliye sevk etti. Aslında bu bir ‘görevden alma’dır. Öldüğünde cenaze merasimi mahşeri olmuş. Talebeyken Turgut Özal da katılmış cenazesine.”

Sohbet ederken ikimiz de o zarif köşke bakıyorduk.

Mareşal Fevzi Çakmak Paşa, hiç beklemediği bir anda tekaüt edilmesine değil, o köşkten atılmasına içerlenmişti en çok. Ölünceye kadar orada yaşayacağını sanıyordu çünkü. Ama yakın bir zamana kadar Pembe Köşk’te ona komşuluk yapan İsmet İnönü -ki radarına giren her sevmediği adamı Hüseyin Cahit’in deyimiyle “sağır inadıyla” takip ederdi- onu emekliye sevk eder etmez denklerini yükletip Erenköy’e yolladı.

Fevzi Çakmak üzerine sohbetimizde söylediklerimiz birbirine karıştı.

*

Cumhuriyet kurulurken yeni yönetimin üç saç ayağı vardı. Başta bunların değişmeyeceği öngörülmüştü. Mustafa Kemal Atatürk değişmez Cumhurbaşkanı, İsmet İnönü değişmez başbakan, Fevzi Çakmak da değişmez genelkurmay başkanı olarak düşünülmüştü. 1937’de bu ayaklardan birisi olan İnönü’yü Atatürk devre dışı bıraktı, 1938’de Atatürk öldü, Fevzi Çakmak da bu makamda yirmi üç yılını doldurduktan sonra 12 Ocak 1944’te İnönü tarafından “yaş haddinden” emekliye sevk edildi. Emekliye ayrılmak istemiyordu paşa. İnönü’nün yaptığını “vefasızlık” olarak telakki etti. Çok içerledi. Ne de olsa Atatürk’ün ölümünden sonra İnönü’nün Cumhurbaşkanı olmasında rolü büyüktü, “yaş haddi” meselesi hayda hayda hal edilebilirdi.

Fevzi Çakmak, Genelkurmay Başkanlığından arkasına baka baka, Cemil Koçak’ın deyimiyle “kırgın” ayrıldı.

1946 seçimlerine doğru giderken Mareşal’in DP’den milletvekili olacağı konuşulmaya başlandı. O zamanki “yandaş basın” hemen harekete geçti, Fevzi Paşa’nın hasta olduğunu yazdılar, bu haberi yalanlamak ise Celal Bayar’a düştü.

Mareşal o sırada; şu anda uzaktan seyrettiğimiz Çankaya Köşkü’nün bahçesinde kalan zarif köşkünden “atılmış”, İstanbul Erenköy’deki köşkünde yaşıyordu.

Eğer Mareşal DP listesinden milletvekili olmayı kabul ederse, yeni kurulmuş olan partinin “meşruiyetine” kimse laf edemezdi artık!

Bunun böyle olduğunu bilen kurt politikacı Celal Bayar hemen çengel attı ona, Mareşal da fazla düşünmeden vekil olmayı kabul etti. Seçim Kanununa göre o sırada DP listesinden bağımsız adaylığı için üç yüz seçmenin imzası gerekiyordu, kısa sürede imza sayısı birkaç bini aştı.

Seçim 21 Temmuz 1946’da yapıldı; Mareşal Fevzi Çakmak DP listesinden bağımsız milletvekili oldu.

İkinci rauntta İnönü’ye güzel bir “sağ kroşe” indirmişti. (Sahi, sağ-sol kim, hâlâ açıklığa kavuşmuş değil ya neyse…)

“Biliyor musun, CHP’liler bir ara Mareşal Fevzi Çakmak’a ‘komünist’ bile dediler,” dedim.

“Evet, benim de aklımda kalmış böyle bir şey, Meclis’e bağımsız milletvekili olarak girince, halk nezdindeki itibarını düşürmek için böyle bir yola başvurdu CHP’liler,” dedi dostum.

“Bunun hikayesini ben de Sabiha Sertel’in anılarında okumuştum. Başkaları da yazdı,” dedim.

*

17 Ekim 1946’da Mareşal Fevzi Çakmak, kurucuları arasında Zekeriya Sertel, Cami Baykut gibi “mimli komünistlerin” bulunduğu “İnsan Hakları (Cemiyeti) Derneği”nin kurucuları arasına katıldı. Ne tuhaf, Nazım Hikmet’i komünistliğinden dolayı kodese tıkan Mareşal, şimdi “komünistlerle” kol kola girmiş, İnsan Hakları Derneği’ni kurmuştu!

Mareşal’i eski silah arkadaşı ve milli mücadele sırasında aynı kabinede görev yaptığı “muhalif” Cami Baykut ikna etmişti bu işe.

Cami Baykut, ilk mecliste bir süre dahiliye vekilliği yaptı. Yeni Türkiye’nin ilk içişleri bakanıdır ve sanırım yine Türkiye’nin ilk “yeşil komünisti”dir. Atatürk onu erken bir zamanda devre dışı bıraktı. İkinci Dünya Savaşı yıllarında tekrar ortaya çıktı. Memleketi Nazilerin yanına çekmek isteyen faşistlerle savaşmaya başladı. Bu yıllarda sosyalistliği Müslümanlığından ağır basıyordu. Ona göre Türkiye’nin kurtuluşu sosyalizmdeydi. Ama bunun nasıl olacağı kafasında net değildi. Bildiği tek şey vardı, gelirse eğer din yoluyla sosyalizm gelebilirdi. Köylüler memleket nüfusunun yüzde seksenini oluşturuyordu ve hepsi dindardı. Kuran’da sosyalizmi çağrıştıran birçok ayet vardı. Bunlardan yararlanarak sosyalizm halk arasında yaygınlaştırılabilirdi. Ona göre İslam dini özel mülkiyete karşı değildi ama servetlerin tek elde toplanmasına karşıydı. Zekât bu yüzden vardı. İslam’da kamu mülkiyeti esastı. Faize karşıydı. Ona göre her melanetin arkasında Papa ve Katolikler vardı. Hazreti Muhammed zamanında sınıf mücadelesi ve sanayileşme yoktu ama yine de sosyalizmi getirmek için taktik icabı bile olsa mutlaka dinden yararlanmak gerekiyordu.

Fevzi Çakmak’la yakınlıkları biraz da eski “dindarlıklarından” geliyordu. Ona göre Mareşal’i kuracakları “İnsan Hakları Cemiyeti”nin Başkanlığına getirmek İnönü diktatörlüğüne karşı müthiş bir hamle olurdu.

Bütün bunlar Mareşal milletvekili seçilmeden öncesinin hadiseleri…

Cemyetin kuruluş toplantıları kâh Zekeriya-Sabiha Sertel’lerin evinde kâh Mareşal’in köşkünde yapılıyordu. Cami Baykut her toplantıya Adnan Menderes’in yeğeni Evliyazade Özdemir adında bir eski talebesini de götürüyordu. Heyecanlı, herkesten atak bir gençti Özdemir Bey. Sabiha Sertel’in yazdığına göre, bu talebenin “milli emniyetin” ajanı olduğu çok sonra Yassıada Duruşmaları sırasında ortaya çıktı.

*

Mareşal Fevzi Çakmak’ın komünistlerin kurduğu “İnsan Hakları Cemyeti”ne başkan olacağı haberi bomba gibi patladı. Şimdi her yerde aynı soru soruluyordu:

“Mareşal komünist mi oldu?”

Mareşal kendini savundu:

“Hayır işine ideoloji davaları karışırsa, elbette böyle bir cemiyette yerim olmaz. Fikren milliyetçi olduğumu tekrar etmeğe lüzum yoktur ve herkes beni bilir ki sol temayüllerin muhalifiyim.”

DP’liler daha fazla yıpranmasın diye Mareşal’i dernekten istifa ettirdiler.

Mareşal dernekten istifa ettiği ve solcuların semtine bir daha uğramadığı halde İçişleri Bakanı Şükrü Sökmensüer peşini bırakmadı. Bakan Meclis’te yaptığı konuşmada Cami Başkut ve Zekeriya Sertel’in Mareşal Fevzi Çakmak’a gönderdikleri mektupları faş etti. (Whatsapp yazışmalarının icadına henüz elli-altmış yıl falan vardı!)

Mareşal bir yıl boyunca saldırılardan kurtulamadı. Ulus gibi “yandaş” gazeteler, Sertel ve Baykut’un her resmini bastığında aralarına Mareşal Fevzi Çakmak’ı özenle yerleştirmeyi unutmadı.

En sonunda Mareşal kendini şöyle savundu:

“CHP liderleri benim komünistlikle bir işimin olmadığını bilmezler mi? Halk Partisi liderleri milletle hemhal olmuş temiz şahsiyetleri muhtelif bahanelerle kirletmekle milleti şuursuz saymak ve hakikate karşı koymak istiyorlar.”

Mareşal Fevzi Çakmak’ın CHP’lilere olan öfkesi ölümüne kadar sürdü. O da CHP’yi komünistlikle suçladı.

Ve asıl cevapsız kalan soru şu oldu:

İttifaklar konusunda hem ince hesaplar yapan, liberallerle bile uzlaşmada hassas davranan solcular, nasıl olmuştu da hem dindar hem milliyetçi hem de değişmez Genelkurmay Başkanı, Nazım Hikmet’i bir düzmece davayla hapishanede çürüten Mareşal Fevzi Çakmak’ı kurdukları “İnsan Hakları Cemiyeti” Başkanı yapmışlardı?

*

Konuşa konuşa Pembe Köşk’ün önüne gelmiştik. Bahçe kapısı açıktı, girdik bahçeye. Köşkün ön cephesinde sıra halinde devasa apartman blokları yükseliyordu, o apartmanları sordum, Mehdi Abi anlatmaya başladı.

“Mirasçılarının İnönü’nün anısına bir saygı duruşudur bu beton bloklar. 1980’de, askeri darbeden sonra Pembe Köşkün geniş bahçesini ‘imara açtılar’ çocukları ve damadı. Herhalde bu küçük köşke bu kadar büyük bahçe fazladır, bahçeden biraz para kazanalım diye düşünmüşler. Yapılacak şey mi, paraya mı ihtiyaçları vardı sanki?”

Anlatırken söylediklerine inanamadım. Bahçedeki apartmanlara giden kapının üzerine “Pembe Köşk Sitesi” gibi bir şey yazmışlar.

Amerika’daki “Beyaz Saray”a nazire olsun diye uzun yıllar “Pembe Köşk” Cumhurbaşkanlığı Köşkü’nün gayrı resmi adıydı, bahçesine yüksek yüksek apartmanlar yapıp o güzelim köşkün rengini soldurdular.

*

Yan yana sefaretlerin bulunduğu Atatürk Bulvarı'ndan aşağı inerken Mısır Büyükelçiliği’ni gösterdi uzaktan. Onun tam çaprazında yüksekçe binayı işaret ederek anlatmaya başladı:

“Biliyorsun 13 Temmuz 1979’da Mısır Elçiliğini dört Filistinli bastı. Dönemin İçişleri bakanı Hasan Fehmi Güneş tam karşıdaki yüksek binanın çatısından operasyonu yönetti. Uzun uğraşlar sonucu eylemciler teslim oldu. Bir polis şehit oldu. Kapıda Bakan Güneş eylemcilere sarılarak onları öptü. Öpünce de Süleyman Demirel’in diline düştü. Ana muhalefet lideri Demirel, ‘Madem öpüşecektiniz bari karanlıkta öpüşseydiniz,’ dedi.

Çok geçmeden 5 Ekim 1979’da İçişleri Bakanı Hasan Fehmi Güneş’le oyuncu Aynur Aydan arasında bir aşk skandalı patlak verdi, Bakan görevinden istifa etti. Bu olay üzerine Süleyman Demirel, öptüğü Filistinli eylemcileri hatırlatarak şunları söyledi:

‘Meğer Bakan karanlıkta başkasını öpüyormuş.’”

*

Hikayeyi bitirince ikimiz de çok güldük.

“Süleyman Demirel ve bir parça Necmettin Erbakan siyaset sahnesinden çekilince Türkiye siyaseti gülme yetisini kaybetti abi” dedim ve ona daha önce de yazdığım bir Stalin hikayesini anlattım.

*

Her romanında insanlık hallerinden birirsine odaklanan yüzyılımızın en büyük yazarlarından birisi olarak kabul edilen Çek romancı Milan Kundera, “Kayıtsızlık Şenliği” adlı romanında “mizah anlayışını kaybetmiş” yaşadığımız yüzyıla bakıyor bu kez.

Büyük romancıya göre, “dünyanın büyük değişimi Stalin’in yirmi dört keklik hikâyesiyle” başladı. O gün bir çağ kapandı, yeni bir çağ başladı. O günden itibaren insanlık “gülme yetisini” kaybetti.

Hikâye şöyle:

Uzun ve yorucu günlerin sonunda Stalin, çalışma arkadaşlarıyla biraz daha vakit geçirip onlara hayatından küçük hikâyeler anlatmayı severdi.

Bir gün Stalin ava çıkmaya karar verir. Çizmelerini giyer, parkasını sırtına geçirir, eline tüfeğini alır, on üç kilometre yürür, sonra bir anda bir dala tünemiş bir sürü keklik görür. Durur, keklikleri sayar yirmi dört, sonra fişeklerini sayar on iki... Ne yapsın ulu önder? On iki mermisiyle on iki kekliği vurur, sonra aynı yolu geri döner, evden on iki fişek daha alır, gelir, dalda tünemiş halde duran geri kalan on iki kekliği de vurur.

Bu hikâyeyi Kruşçev, anılarında anlatır. Kruşçev’e göre o sırada orada bulunan dinleyicilerin hiçbiri, Stalin hikâyeyi bitirince gülmemiş, istisnasız hepsi hikâyeyi sadece “saçma” bulmuş ve Stalin’in “yalanından” iğrenmiş. Sadece Kruşçev, “Ne, geri kalan on iki kekliğin sizi beklediğini mi söylüyorsun?” demiş. Stalin de “Evet, aynı yerde tünemiş duruyorlardı” demiş.

Stalin’in bıktırırcasına bu hikâyeyi her defasında aynı şekilde Politbüro üyelerine anlatmasının özel bir sebebi var; SSCB Yüksek Sovyet’inin Başkanı Kalinin... Kalinin, romancıya göre “gerçekte hiçbir gücü olmayan zavallı” bir adamdır. Ama Stalin, büyük filozof Kant’ın doğduğu ünlü Prusya şehri Königsberg’e bu zavallının adını vermiş, şehrin adını “Kaliningrad” diye değiştirmiş, bu gariban işçiyi de Yüksek Sovyet’in başına getirmişti.

Kalinin’in prostatı var. Bir kez Ukrayna’da bir opera binasının açılışında konuşurken her iki dakikada bir tuvalete gitmek zorunda kalmış, o tuvalete gidince de orkestra folklorik melodiler çalmış, aynı anda dansçı kızlar sahneye fırlamış, o tuvaletten dönünce de konuşmasına devam etmiş, bu durum her iki dakikada bir tekrarlanmış, tekrarlar çoğalınca da tören adeta bir şova dönüşmüş.

Stalin, Kalinin’in bu “zaafını” bildiği için de her defasında yirmi dört keklik hikâyesini anlatırken Kalinin’i tam karşısına oturtuyormuş. Anlatmaya başlar başlamaz Kalinin’in çişi geliyor, ama ulu önder konuşurken tuvalete gitmek ne haddine, mecburi dayanacak, zavallı ihtiyarın sıkıştığını anlayan Stalin bu kez hikâyenin neresinde olursa olsun işte o noktadan itibaren hikâyeyi uzatmaktan özel bir zevk alıyormuş. Stalin hikâyeyi uzattıkça Kalinin’in yüzüne bakıyor, yüzünün rengi değişiyor, kasılıyor, buruşuyor, o da bilerek hikâyeye tatlar katıyor, uzatıyor, arkadaşının acısının doruk noktasına ulaşıp yüzünün renginin yavaş yavaş değiştiğini yani artık çişini tutamayıp bıraktığını anladığı andan itibaren hikâyeyi çabucak hızlandırıp bitiriyor ve aniden ayağa kalkıyor, tabii aynı anda herkes onunla birlikte ayağa fırlıyor ve herkes aynı anda, ıslak pantolonunu oturduğu sandalyenin arkasına gizlemeye çalışan Kalinin’e bakıyor bıyık altından gülerek...

Sonra hep birlikte tuvalete gidiyorlar. Politbüro üyelerinin her birisinin ayrı bir pisuvarı var, her pisuvar ayrı bir seramik sanatçısının eseri... Stalinin pisuvarı ise ayrı yerde... Ama o duvardan küçük bir delik açtırmış, oradan arkadaşlarının tuvalette neler konuştuklarını duyabiliyor. Hepsi pisuvarda işini görürken, Stalin’in her defasında bu hikâyeyi neden anlattığına akıl erdiremiyorlar. Hemen hepsi bu hikâyeyi çok “saçma” buluyor. Yok keklikleri vurmuş da gidip evden fişek almış da... Keklikler de seni bekleyecek öyle mi?!

Milan Kundera’nın roman kahramanı Caliban, bu hikâyeyi Charles’tan duyunca, “Bütün bu hikâyede bana inanılmaz gelen tek şey, kimsenin Stalin’in şaka yaptığını anlamamış olması” der.

“Tabii öyle” dedi Charles, “Zira etrafındaki kimse artık şaka nedir bilmiyordu. İşte, bana göre, tarihte yeni, büyük bir dönemin açıldığını haber veren tam da buydu”.

Kundera’ya göre, yüzyılımızın mizah anlayışı böyle kayboldu! İnsanlık o günden itibaren gülme yetisini yitirdi.

*

Birbirimize hikayeler anlata anlata Kuğulu Park’ın içinden geçerek Tunalı Hilmi Caddesi’ne saptık.

“Murathan Mungan vaktiyle söz verdiği Tunalı’yla ilgili o romanı yazdı mı?” diye sordu Mehdi Abi.

“Sanırım yazmadı ama ‘Ankara’da oturma odası ahlakı vardır, oysa İstanbul’da bıçaklar ortadadır,’ sözü onundur” dedim.

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!