Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        Beyazıt’tan Kocamustafapaşa’ya; soğuk, kimsesiz, kirli, yapış yapış hüzünlü bir kimsesizliğe götürürdü her akşam ayaklarım beni. Mektebi yeni bitirmişim, Orhan Duru, Güneş gazetesinde iş bulmuş bana. Beyazıt’taki gazete binasından çıkar, durmadan yürürdüm. Soluk benzime bakıp, “peynir yemelisin” çocuğum diyen gazeteden bir ablanın neden böyle dediğine bir anlam veremediğim, otobüse binecek parayı Aksaray’da ucuzcu aş evlerinde ısmarlayacağım akşam yemeğine eklediğim yıllar anlayacağınız.

        Laleli’den Aksaray’a inerken durmadan Vedat Türkali’nin “Bir Gün Tek Başına”sındaki kahramanlarıyla çarpışırdım. Romanda memleket hızla 27 Mayıs darbesine gidiyor. “Ülke sallanıyor, iktidardakiler sallanıyor. Herkes bir şey bekliyor. Ben Günsel'i bekliyorum,” diyen Kenan çıkardı en çok yoluma, çoğu zaman yanında Rasim… Kenan, bir arkadaş evine Günsel’i “atacak”, Rasim’den evin anahtarını istediği sahne hep kafamın içinde… Koca herif Kenan, üstelik evli; Günsel ne buluyor bu sıkıcı felsefe okumuş kitapçıda?

        Sahi Günsel nerede?

        İş çıkışında, benim gibi hüzünlü bir yolculuğa çıkmış karşıdan gelen bütün kadınların yüzünde Günsel’i arıyorum. Günsel Kenan’ın evli olduğunu bilmiyor başta, ilk defa evini aradığında bir kadın açar telefonu, “Alo buyurun ben Nermin”… Nasıl dövmek istiyorum Kenan’ı şimdi. Böyle tekme tokat… Ama kocaman bir herif gözümde… O beni döver. Kimlere ihanet etmiyor ki… Günsel’e, karısı Nermin’e, kızı Zeynep’e… ve en mühimi, inandığını sandığı davasına… (Hepimiz günün birinde birer Kenan’a dönüşeceğiz.)

        *

        Gaipten geliyor sanki Ahmet Kaya’nın sesi. O yılın Kasım’ında çıkmış “Yorgun Demokrat” albümü. Ense kökümde, kulağımın dibinde söylüyor sanki. Albümüne iki Attila İlhan şiirini almış; “Haçan Ölesim Gelir”, bir de “Tut ki Gecedir”, bestelemiş ikisini de.

        Attila İlhan şiiri bir adamın ağzına bu kadar mı yakışır Allah’ım?

        “Tut ki gecedir

        Karanlık sıvaşır ellerine camlardan

        Birden kırmızıya döner trafik ışıkları

        Kükürtlü dumanlar yükselir

        Korkuya batmış cam kırığı adamlardan

        Tehlikeye büyür sakalları”

        Sahiden kükürt kokuyor şehir, kesif bir kalitesiz yanık kömür kokusu sarmış her yanı. Trafik ışıklarını takan yok. Laleli’ye kederli bir yağmur yağıyor, kulağıma şiir okuyor Ahmet Kaya… Albümün dördüncü parçası… Çoktan ezberlemişim şiiri, eşlik ediyorum ona ben de:

        Bu bir kılıçbalığının öyküsü

        Yazılmasa da olurdu

        Ama bizi yeni sulara götürecek akıntı durdu

        Uskumrunun arkasından gidiyorduk

        Sürünün içinde ben de vardım

        Sırtımda bir zıpkın yarası

        Mutlu olmasına mutluydum

        Nedense gitmiyordu kulağımdan

        Bir türlü o “ağ var” sesleri

        Deniz kızı girmiş düşünceme

        Ben iflah olmam

        Dalyanları birbirine katmak orkinosların harcı

        Dolanınca ağa çok geçmeden küserim

        Bir çocuk bile çeker sandala beni

        Bu kadar ağır olmasam

        Beni böyle koşturan yaşama sevinci

        Kanal boyunca bir o yana bir bu yana

        Siz yok musunuz siz derya kuzuları

        Kestim kılıcımla karanlığını dibini

        Yakamoz içinde bıraktım suları

        Ah ayaz gecelerde olur ne olursa

        Sırtımda bir zıpkın yarası

        Alın beni mor kuşaklı bir takaya götürün

        İri gözlerimde keder

        Kılıcımda hüzün

        Satın beni satın beni

        Rakı için”

        Ahmet Kaya, her “sırtımda bir zıpkın yarası" dedikçe sanki bir mızrak iniyor sırtıma. Şairin yazdığı gibi değil, benim anladığım şekliyle “Deniz kızı girmiş düşüme ben iflah olmam.”

        Attila İlhan olunca unuturdum öteki şairleri.

        Bir güne bir gün sormadım kendime kim yazmış ulan bu “Kılıç Balığının Öyküsü”nü?

        Birkaç yıl önce, bakkal dükkanından bozma bekar evimizde, dışarıdan duyulan satıcıların, arabaların; içerde kalabalık ev ahalisinin çıkardığı onca gürültüyü Ruhi Su’nun bas bariton sesi bastırır, “gözlerimde keder, kılıcımda hüzün” dedikçe Ruhi Su biz de kederlenirdik ama işte Ahmet Kaya bu… Herkes şiir okur ama Ahmet Kaya sıkar suyunu çıkarır şiirin…

        *

        “Kılıç Balığının Öyküsü”nü yazan Halim Şefik Güzelson’u hiçbirimiz tanımıyorduk. Nereden bilebilirdim;

        “Ninnilerle büyüttüler seni

        İyi bir çocuk oldun

        Türkülerle büyüttü halkım beni

        Şair oldum”

        şiirini yazdığını? Orhan Veli’nin, Sait Faik’in en yakın arkadaşı olduğunu. Gezgin kitapçılık yaptığını, Boğaz’da dolaşan vapurlarda elindeki kitabı göstererek “Kırk yılda yazıldı, kırk dakikada okunur” deyip ardından;

        “Baylara bayanlara

        Kafası olanlara

        Bir de kitapsızlara

        Ben kitap satıyorum”

        diyerek kitap sattığını, isteyene ödünç verdiğini, parası olmayana hediye ettiğini… nerden bilebilirdim?

        Nereden bilebilirdim “Otopsi” adını verdiği tek şiir kitabını 1978 yılında kendi imkanlarıyla yayınladığını. Melih Cevdet’in, 27 Ekim 1978 günü kitapla ilgili Cumhuriyet gazetesinde bir övgü yazısı yazdığını… O yazıda, “Halim Şefik bu küçük kitabı ile bizim kırk yıllık şiirimizi temize çıkartmıştır,” dediğini nereden bilebilirdim… Çok büyük acılar çektiğini, geçim derdinden mustarip olduğunu bir de…

        Şairin ilk gençliğinde, 1920’lerde, Boğaz’ın her yıl kılıç balığı akınına uğradığını nereden bilebilirdim… Boğaz’da yılda 6 bin kılıç balığının avlandığını… Beykoz’dan en yakın arkadaşı Orhan Veli, modern şiirin babalarından Ahmet Haşim’in “Göllerde bu dem bir kamış olsam” dizesine reddiye olsun diye yazdığı “Bir de rakı şişesinde balık olsam” dizesinden ilham alıp “Satın beni satın beni/Rakı için” dediğini nerden bilebilirdim?

        O sırada “deniz kızı girmiş düşüme”, “yakamoz içinde” debelenip duruyorum kalitesiz kömür kokan şehirde.

        *

        Aradan 34 sene geçti. Bu yazıyı yazarken pencereden dışarı bakıyorum şimdi. Alıp memleketimize götürsek “aha bu kavaktır” diyebileceğiniz huş ağacının zemheri soğuk karşısında kaskatı kesilmiş çıplak dalları arasında üryan bir karga yuvası çarpıyor gözüme.

        Önümde Fikret Otyam’ın “Arkadaşım Orhan Kemal ve Mektupları” kitabı… Karıştırırken kitabın 151. sayfasında Orhan Kemal’in 9 Ocak 1959 günü İstanbul’dan Fikret Otyam’a gönderdiği mektupta şu paragraf çıktı karşıma:

        “Gelelim asıl mühim habere: Senin Halim Güzelson var ya? Sabah sabah İkbal kahvesinde karşılaştık. Onu sıçana çeviren bir naylon yağmurlukla başına gene aynı cinsten bir başlık geçirmiş. Yağmurluk değil de başındaki acaip şapka koruyucusu maymuna çevirmişti fukarayı. Ama bırak. O renkli, o çılgınlık derecesinde renkli Halim’i bugün tekrar buldum. Dinle bak: Orhan Veli hayranı, cıvıl cıvıl Halim Güzelson’u buldum be Fikret!”

        Orhan Kemal’in mektubunda yazdığı bu birkaç satır, Fikret Otyam’ı bize “Halim” anlatmaya götürür.

        1980’li yıllarda önce Ruhi Su’nun avazından, 1987’de de Ahmet Kaya’nın sesinden belleğime kazınan “Kılıç Balığının Öyküsü” şiirinin yazarını anlatmaya başlıyor Fikret Otyam ki benim için hazine!

        *

        Orhan Kemal ile Halim Şefik Güzelson İkbal Kahvesi’nde “sabah sabah” karşılaştıklarında Orhan Veli öleli tam tamına dokuz yıl olmuştu.

        İstanbul’u çok seviyordu Orhan Veli; öyle ki, Ankara’da belediyenin açtığı bir çukura düştü, gelip İstanbul’da öldü. Cenazesi hiçbir şaire nasip olmayacak kadar kalabalık oldu. Tekmil İstanbul, tabutuna omuz vermeye koştu. O gün olmayan bir şey oldu, İstanbul’daki bütün kitapçılar kepenklerini indirdi, kitap satılmadı o gün bu şehirde, kitaplar şairin matemini tutmak için saygı duruşuna geçti o gün.

        Can arkadaşı Halim Şefik, onun şehre her gelişini “baharın gelişine” benzetmişti. “Boğaziçi kıyıları erguvanına/Bahar geldi Orhan Veli Rumelihisarı’nda göründü.” Madem hep Rumelihisarı’nda görünüyordu şair, o halde oraya gömülmeliydi. Oraya gömdüler. Mezarını Abidin Dino tasarladı.

        Öldüğünde 36 yaşındaydı Orhan Veli. Zayıftı, hatta çelimsizdi. Boyu uzun, 1.82 santimdi, 67 kiloydu, kolları ve bacakları çok uzundu. “Kazayla” yaşadı kısacık ömrünü. Beş yaşındayken kızgın köfte yağını üzerine döktü, ağır şekilde yandı. Yedi yaşındayken Halife Abdülmecit Efendi tarafından Yıldız Sarayı’nda sünnet ettirildi. Dokuz yaşında kızamık geçirdi, on iki yaşında Beykoz çayırında diz kapağını dikenli tele batırdı, ağır yaralandı, on üç yaşındayken, yirmi yaşındaki hizmetçileri Fatma’yı Flober tabancasıyla korkutmak isterken tabanca ateş aldı, genç kızı karnından yaraladı, on yedi yaşında kızıl hastalığına yakalandı, yirmi üç yaşındayken, bir trafik kazası geçirdi, arabayı arkadaşı Melih Cevdet kullanıyordu, araba uçuruma yuvarlandı, Orhan Veli başından, göğsünden, bacaklarından ağır yaralandı, yirmi gün komada kaldı. Yirmi yedi yaşındayken askerde Gelibolu’da attan düştü, bir süre tedavi gördü. Ve en sonunda 1950 sonbaharında Ankara’da karanlık bir sokakta, belediyenin hiçbir uyarı levhası koymadan açtığı bir çukura düştü, beyni zedelendi, iki gün sonra geldiği İstanbul’da 14 Kasım Salı günü bir arkadaşının evinde öğlen yemeğini yerken fenalaştı, hastaneye kaldırdılar, yirmi saatlik bir komadan sonra beyin kanamasından öldü.

        Depoya gönderilen elbisesinin ceplerinden at yarışları programı, sarı ambalaj kağıdına sarılı bir diş fırçası çıktı. Fırçanın sarılı olduğu kağıda “Aşk Resmigeçidi” adını verdiği ve bazı yerlerini “nokta nokta” bıraktığı şiirini yazmıştı.

        *

        Orhan Veli öldükten sonra birçok el yazması şiiri arkadaşı Halim Şefik Güzelson’un evinden çıktı. Evliliğini de Orhan Veli’ye borçluydu Halim Şefik.

        Orhan Veli ölünce onu tanıyan bütün arkadaşları arkasından yazılar, şiirler yazmaya başladılar. En yakın arkadaşı Halim Şefik dört beş ay hiçbir şey yazmadı. Dediğine göre altıncı aya utanç ve üzüntü içinde girdi. Arkadaşı için bir şiir yazmaya karar verdi, masaya oturdu. Akşam dokuzda yola çıkan kalemi ancak sabahın dört buçuğunda bir yere varabildi. O heyecanla kanepede uyuyan karısını uyandırdı. Ona yazdığı ve “Otopsi” adını verdiği şu şiiri okudu:

        “Morgda açılınca kafatası

        Doktor beyler beyin gördüler

        İndirince ten kafesine neşteri

        Doktor beyler yürek gördüler

        Yürekte ne gördüler dersiniz

        Yürekte memleket gördüler

        Dünya gördüler

        Bir de dost gördüler

        Ama bu işte doktor beyler

        Doğrusu geç kaldılar

        Çok geç kaldılar”

        Sesi titreyerek karısına “Nasıl?” diye sordu heyecanla. Kadın uyku sersemi “Çok kötü” dedi ve uykusuna kaldığı yerden devam etti. Üzüldü. Kendini dışarı attı. Deniz kenarında bir sabahçı kahvesine girdi. Bir çay ısmarladı, yazdığı şiirin iyi bir şiir olduğuna inanarak sabahın ilk çayını keyifle içti.

        *

        Sonradan ressam Saynur Güzelson olarak bilinen eşi Güzel Sanatlar Akademisi Bedri Rahmi atölyesinde öğrenciydi...

        Fikret Otyam’ın anlattığına göre Halim Şefik de o sırada akademinin bahçesine serdiği muşambanın üzerine kitap satıyordu. Bir motosikleti vardı. Kitapları çanta içinde, çanta terkisinde İstanbul’u sokak sokak ev ev gezerek kitap pazarlıyordu. Derken günün birinde Saynur Hanım’a aşık oldu.

        Öğrenciler taş atölyede “sabahiye” yapıyorlar. Çıplak bir model var karşılarında, kimse bakmıyor modele, Halim Şefik hiç bakmıyor, onun gözü sadece Saynur’u görüyor çünkü. Ve Bedri Rahmi girer atölyeye. Tersinden kalkmış üstat belli. Orda bulunan herkesin Halim Abisini, sevdiği kızın yanında, pis azarlayarak kovdu, öğrenci değil bu herif, ne işi var burada diyerekten! O sırada Halim Şefik öğrencilere yeni çıkan bir kitabı anlatıyordu. Coşkuluydu, hayat doluydu sesi. Bedri Rahmi’nin hiddeti karşısında başını eğdi, “Emredersiniz Bedri Bey” dedi, “Affedersiniz gidiyorum…” diye ekledi, çocukları başıyla selamladı, acı acı gülümsedi ve çekip gitti.

        Halim Şefik ondan sonra Saynur için çalıştı. Orhan Veli’yi taparcasına seven Saynur Hanım’a bir gün Orhan Veli’nin arkadaşı olduğunu söyledi. Ertesi gün ondan imzalı bir kitap getirdi. Orhan Veli’nin arkadaşı olmak yeterli olmuş Saynur Hanım’a, evlenmeye razı oldu. Nikah şahitliğini Fikret Otyam yaptı.

        Çok sonra doktorlar “manik depresif” teşhisini koydular Halim Şefik’e. Aziz Nesin’e göre o tam anlamıyla bir “aylak adam”dı. Şöyle diyor Aziz Nesin:

        “Halim Şefik, bir otobüse atlayıp Edirne’ye gider, Selimiye Camii’ni birkaç saat seyredip geri dönermiş mesela. Ya da yine otobüse atlayıp Van’a gidermiş. Van Gölü’nde bir saat yüzüp İstanbul’a doğru yola çıkarmış yeniden.”

        Ara Güler, “Edebiyatımızın 100 Yüzü” kitabını Halim Şefik Güzelson’a ithaf etmiş. Büyük fotoğraf ustasına göre o, “edebiyatçıları koltuğunun altında taşıyor”du. İthaf gerekçesini de şu şekilde açıkladı:

        “Kitabı şair ve kitapsever eski bir dostuma ithaf ettim. Madem ki kitap okumuyorlar, ben kitabı onların ayağına götürürüm deyip ilk açık hava kitap sergilerini semt semt açan adamdı Halim Şefik Güzelson. İki gün Eminönü'nde, üç gün Kadıköy'de, Moda'da kitapları dizer, iskemlesini de koyar satışını yapardı. Kitapta fotoğrafı olan edebiyatçıları koltuğunun altına alıp da taşıyan adam buydu. Onun için ben bu kitabı ona ithaf ettim, bir kere daha merhaba çekiyorum kendisine.”

        *

        Ne zaman Ahmet Kaya’nın sesinden “Kılıç Balığının Öyküsü”nü dinlesem, Laleli’den Aksaray’a inen yolda, pis bir yağmur altında, gelip geçen bütün kadınların yüzünde Günsel’in suretini ararkenki halim düşer aklıma. “Sürünün içinde ben de vardım” diye söylenir, canım sıkkınsa eğer hafifler, salarım kendimi, öyle ki “Bir çocuk bile çekebilir beni” hayata.

        Her şarkıyı, her şiiri onu ilk dinlediğimiz veya okuduğumuz andaki bir anımızı canlandırdığı için severiz.

        Diğer Yazılar