Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Sesli Dinle
        0:00 / 0:00

        Karikatür, Everest’in zirvesine çıkıp avazı çıktığı kadar bağırmaksa eğer bir sanatçının, memleketimizde oraya çıkıp en tiz çığlığı atmış olanlardan birisi olan Latif Demirci’nin ölüm haberinin içinde geçen “evde yalnızken düştü ve hayatını kaybetti” ayrıntısı üzerine düşünürken, Bülent Korman’dan, “Ne kadar erken ne kadar yalnız bir ölüm” mesajı geldi. Başkalarından da benzer sözler… Belli ki “evde veya bir hastane odasında tek başına ölmek” ürpertici bir şeydir herkes için.

        Herkes yalnız ölmenin mukadderat olduğunu bilir, ama yalnız öleceğini önceden bilmek herhalde ölümden daha feci bir şey olsa gerek.

        Bunu bütün yalnızlar çok iyi bildiklerinden, mesela Amerika’da yalnız ölmekten dehşet korkan zenginlere, ölüm yolculuğunda kendilerini yalnız hissetmesinler diye her türlü kolaylığı sağlayan şirketler varmış. Bu şirketlerin işi; yoğun işleri, meşguliyetleri, uzak yerlerde bulunmaları sebebiyle annelerinin, babalarının yanında bulunamayan çocuklarının, eşlerinin görevini yapıyor, yakın akrabalarıymış gibi hissettiriyor onlara. Bir tür kalabalık bir aile ortamında ölüm oyunu…

        Bedava değil bu hizmet tabi, parası olmayan böyle bir şirkete başvuramaz zaten.

        “Ölümden sonra ölümsüz hayat vardır” mısraının büyük şair Sezai Karakoç da ölürken evinde, yatağında yalnızmış; birkaç sene önce vefat eden hocam, sosyolog Nur Vergin de beş sene önce ölen gazeteci ağabeyimiz Okay Gönensin de…

        Türk edebiyatının büyük ediplerinden Süleyman Nazif’in Nişantaşı’ndaki evinde, bir iki gün sonra ölüsünü bulduklarında başucundaki sehpanın üzerinde yarısı ısırılmış bir elma duruyormuş.

        “Yalnız ölümden”; parasızlığın yalnızlık kadar ruhunu kemirdiği romancı Ahmet Hamdi Tanpınar da almış nasibini; Albert Einstein da... Son nefesini verirken, yanında onun dilini bilmeyen bir hemşire varmış izafiyet nazariyesini bulmuş alimin.

        *

        Yıllar önce bir gazetede okuduğum bir haber o gün bugün çıkmadı aklımdan. Japonya’da, bir süre kirasını ödemeyince, ev sahibi kiracısını merak etmiş, bir şekilde evine girmiş, bir de bakmış ki kiracısı öleli üç yıl olmuş. Evde televizyon açıkmış, adamın televizyonun karşısındaki koltukta, sadece iskeleti kalmış, üç yıl boyunca kiralar bankaya verilen otomatik talimatla ödenmiş. Belli ki bu süre içinde hiç kimse adamı merak etmemiş, evine uğrayan, arayan soran olmamış.

        Yalnız yaşayan ihtiyar ölümleri Japonya’da bir hayli fazla... Bu yüzden bu ülkede, yaşlıların durumunu öğrenmek için devriye hizmeti veren dernekler varmış. Ayrıca yaşlıların öldüğü, bazen yukarıda verdiğimiz örnekte olduğu gibi yıllarca kimsenin haberinin olmadığı evleri ceset pisliğinden, eve sinen ölü kokusundan arındırmak için özel kurulmuş temizlik firmaları varmış.

        *

        Modern hayatın ürünü yeni bir insan tipi doldurdu evrenimizi; yalnız ve egoist insan… Yalnızlaştıkça daha da bencilleşen… Kapitalizm öyle vahşi öyle vahşi ki; ne yaşlılığın bedenini ve zihnini azar azar kemirdiğini görmesine dayanamayan, bu yüzden 70 yaşını görmek istemediği için belirlediği zamanda karısıyla birlikte hayatına kıyan Marks’ın damadı Lafargue’un kullanmak istediği “tembellik hakkını” tanıyor sana ne de kalabalık bir ailede uzun boylu bir arada bulunma fırsatını… Ürettiklerin yalnız sana ve dünyaya getirdiğin en çok iki çocuğuna yeter, bölüşüm fikrinden uzaklaştırıyor seni, kazandıklarına bir kuruş daha eklemek asıl amacın haline geliyor modern şehir hayatında.

        Zamanı dar, vakti az, kazancı bol, durduğu yerden düşme tehlikesi yaşayan modern şehir insanlarının yaptığı ilk şey, ona artık yük olmaya başlayan yaşlı anne ve babalarından kurtulmak oluyor. Onları kesif yalnızlık kokan yaşlı bakım evlerine, tatil beldelerindeki yazlıkların bırakıyorlar da kendileri mutlu bir hayat sürmek üzere mi dönüyorlar büyük şehirlere, işte orası kuşkulu…

        Necip Fazıl’ın şiirindeki gibi bir durum aslında hepsinin durumu:

        “Bütün insanlığı dövsen havanda,

        Zerre zerre herkes yine yalınız.

        Boşlukta yol alan uçsuz kervanda,

        Her şey tek başına, dağ, taş ve yıldız.

        Herkes bir vücutsuz hayal peşinde;

        Eşini kaybetmiş herkes eşinde.

        İçinizde yiv yiv derinleşir de

        Çıksın karşınıza en yakınınız”

        *

        Yalnız yaşayan ihtiyarların en çok bulunduğu Japonya’da İmamura’nın “Narayama Türküsü” filminde anlattığı uzak bir dağ köyünde, eski bir geleneğe dayanarak, bölgede hüküm süren kıtlığın ve yoksulluğun yarattığı şartlar sonucunda 70 yaşına gelmiş aile bireylerini, aileye daha fazla yük olmasınlar diye gönüllü olarak uzak bir dağın tepesine götürülerek orada ölüme terk edilmeleri hikayesi bizim oralarda da varmış eskiden ama bizim hikayemizin bitişi onlarınkinden farklı; şöyle ki:

        Adam babasını telise koymuş dağ başına götürmüş, telisten çıkarmış, tam gidecekken baba oğluna, “telisini unuttun oğlum, al onu lazım olacak, oğlun seni ona koyup buraya getirecek günün birinde” deyince adam babasını aynı telise koyup geri getirmiş eve, gelenek de o gün sona ermiş.

        *

        Herkesin herkesi tanıdığı, herkesin herkesle akraba olduğu, bir evde tuz yoksa öbüründen alındığı, bir evin işi çoksa ötekinin yardıma koştuğu modern şehir hayatından uzak yerlerde hemen hemen hiçbir ihtiyar yalnız ölmezdi. Birisi sekerata girdiğinde herkesin haberi olur, herkes başına toplaşır, birkaç kişi aynı anda Yasin okumaya başlar, eceli gelen huzur içinde gözlerini kapatırdı, en azından benim doğduğum köyde böyleydi.

        Ama artık o hayat benim ömrüm kadar geride kaldı. Bir şey, illet bir şey aile ve akrabalık bağlarımızı her gün daha büyük bir iştahla, keskin dişleriyle kemirip duruyor. Aramızdaki o bağ da kopunca, hepimiz aile ve akrabalarımızdan kopuyor, daha da uzaklaşıyoruz.

        Bu durumun böyle olduğunu yıllar önce gördüğü için, yeni dünyaya gelen oğlu Mehmed’e geldiği dünyanın ahvalini anlatan birçok şiir yazmış olan Bedri Rahmi Eyüboğlu, “OĞLUM MEHMED’E Büyük Şehirleri Takdim Ederim” şiirinde şunları söyler:

        “Sana büyük şehirlerden bahsedeceğim,

        En büyük camiler orda kurulur

        En küçük mezarlar orda kazılır

        En kara yazılar orda dizilir

        Yüksek minarelerde selâ verilir

        Civar hanelerde zina edilir.

        Büyük şehirlerde yalan söylenir tosunum.

        Halbuki küçük köylerin

        Mezarlığı bile yoktur. Büyük şehirlere bağlanma Mehmedim.

        Öyle bir şehre yerleş ki

        Küçük fakat bizim olsun

        Sokaklarında tanımadığın yüz

        Ensesine şamar atamayacağın kimse dolaşmasın

        Her ağacına elin

        Her karış toprağına terin değsin

        Ve kuytu evlerin birinde

        Senden habersiz ölenler olmasın.”

        *

        Yalnızlık, büyük şehirlerin göklerinden insanların tepesine yağan pis bir yağmurdur. O şehirlerin “kuytu evlerinin” çoğunda kimsesiz, herkesten habersiz ölenlerin cesetleri bu suyla yıkanıyor ne yazık ki günümüzde!

        Her şey yalnız yaşanabilir ama ölüm… Çok zor olsa gerek!

        Diğer Yazılar