Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        Pazartesi günkü yazımda Türkiye’de farklı ve birbirine zıt görünen toplumsal kesimlerin konu başkasının özgürlüklerine gelince nasıl da benzeştiğini yazıp, bir asırdır aşamadığımız trajediden bahsetmiştim.

        Herkes kendisi ve içinde bulunduğu siyasal kesim için özgürlük istiyor ama karşı taraf için tutsaklık talep ediyor. Değişmez makus talihimiz bu.

        Sosyal medyanın yaygınlaşması ise düşünülenin tam aksine bu ülke için özgürleşme ve demokratikleşme getirmediği gibi bilakis bağnazlaşma ve fanatikleşme sürecini arttırdı.

        SOSYAL MEDYA YÜZÜNDEN SUSANLAR

        Çoğu tanınmış insan sosyal medya lincinden çekinerek uygar ve özgürlükçü bir tavır almaktan geri duruyor.

        Hatta sosyal medya popülizmi nedeniyle inandığının tam aksine yasakçı ve totaliter bir imaj çizenler var.

        “Neden böyle yapıyorsun?” diye sorduğunuz zaman da “Sosyal medyada çok destek gördüğüm için” diyorlar.

        Hem iktidar hem de muhalefet çevrelerinden kimileri de maalesef bu popülizm yüzünden sonunda kendilerini de içine alacak bir yangın alevini harladıkça harlıyor.

        BU ÜLKENİN GELECEĞİNİ YAKIYORLAR

        Oysa her kesim tarafından ateşe verilen vatanımız. Cayır cayır yanmakta olan da bu ülkenin geleceği. Bunu görmüyorlar...

        “Türkiye’de muhalefetteyken demokrat iktidara gelince otoriter olunur” sözü bile artık anlamını yitirdi.

        Muhalefette olduğu halde sevmediklerine karşı daha da fazla baskı ve zorbalık talep edenlerle dolu Türkiye.

        İşte daha önce ‘Umutsuzluk’ başlıklı yazımda işaret ettiğim genç stand up’çının tutuklanması hadisesi böyle bir durumdu.

        AHMET ALTAN’IN YAŞADIĞI TRAJEDİ

        ‘Bizim büyük çaresizliğimiz’ başlıklı yazıda ise bu bağlamda verdiğim örneklerden biri de Ahmet Altan’dı.

        “70 yaşına basan ve korona salgınında hapishanede adeta ölüme terk edilen Ahmet Altan söz konusu olunca da AKP yargısı dedikleri sistemi alkışlıyor kimi muhalifler. Altan'ın içeride çürümesini istiyorlar” dedim o yazıda.

        Ahmet Altan meselesi o kadar trajik ki…

        Bugün Altan’ın hapiste kalmasını en çok isteyen çevreler 2013-15 döneminde onun tavırlarını sosyal medyadan en çok alkışlayan kesimdi.

        Nazlı Ilıcak meselesi ile bire bir aynı durum. Bu nasıl bir oportünizm, nasıl bir ruh hali? Anlayamıyorum.

        Elimde somut isim isim yazı yazı twit twit görüntülerle kanıtlarım var ama bugün başka polemiklere girmek istemiyorum. Sadece beni çok rahatsız eden bu çirkinliği vurgulamak istedim.

        MEHMET BARLAS’IN YAZISI ÇOK ÖNEMLİ

        Gelelim güzel bir gelişmeye… Benim yazımın ardından dün Sabah gazetesinin başyazarı Mehmet Barlas köşesinde şunları yazdı:

        Ahmet Altan cezaevinde

        …Şimdi Çetin Altan aramızda yok. Oğlu Ahmet Altan ise cezaevinde. Sanırım coğrafyanın bize yazgı olarak sunduğu düşünce suçundan ötürü tutuklulukları, cezaevlerini falan bir noktada geride bırakmamızın zamanı geldi, geçiyor. Kendisi de bir şiir okudu diye cezaevine gönderilen Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan sonunda bu reformu mutlaka yapacaktır.”

        Barlas’ın bu çağrısını yürekten alkışlıyor ve aynen katılıyorum.

        Sabah Başyazarı bu yazıdan bir gün önce de şu satırları kaleme aldı:

        “Hepimizin beklentisi olağanüstü durumların geride kalmasıdır. Bu beklenti sade koronavirüs salgınının geride kalmasını içermiyor. 2016’daki FETÖ’cü darbe girişimi ertesindeki olağanüstü koşulların da geride kalmasını bekliyoruz. Dolayısıyla ‘Düşünce suçu’ kavramı kapsamına giren fiillerden ötürü yapılan tutuklamaların da artık geride kalmasını bekliyoruz.

        Yaşadıklarımız devletin ve seçilmiş siyasetin ne kadar güçlü olduklarını göstermiştir. Ayrıca Türkiye’nin gelişmişliğinin ve gücünün farkına bütün dünya tanık olmuştur. Yani bu yeni dönemde özgürlükçü ve çoğulcu bir demokrasinin ülkesi olduğumuzu da bütün dünyaya göstermeliyiz artık.”

        Sağduyu sahibi olup Barlas’ın bu satırlarına iştirak etmeyecek tek bir kişi tanımıyorum…

        Çok doğru ve bilgece sözler bunlar. Bu tavrı bence gerçek vatanseverliktir.

        Sevindirici başka bir gelişme ise Sabah Başyazarı’nın bu yazısını çok farklı muhalif görüşteki yayın organlarının ortak bir dille alıntılamış olmaları.

        İÇERİDE ADETA UNUTULAN MÜMTAZER TÜRKÖNE

        Keşke artık Barlas’ın da yazdığı gibi şu tutsaklık kısır döngüsü bitse, “Bugün bana, yarın sana” anlayışı sona erebilse…

        Ahmet Altan gibi içeride unutulmuş, 65 yaşında ve büyük sağlık sorunları olan Mümtazer Türköne de özgürlüğüne kavuşsa keşke…

        TÜRKÖNE’NİN EN YAKIN ARKADAŞI…

        Hayat öyle bir trajedi sahnesi ki…

        80 öncesi ülkücü hareketin ateşli gençlerinden olan Mümtazer Türköne’nin Ankara’da üniversitede okurken ev arkadaşı ve hayattaki en yakın dostu Naci Bostancı…

        Öyle ki o dönemi anlatan ülkücü-MHP’li hatıra kitaplarında iki üniversite talebesi Türköne-Bostancı ikilisi hep birlikte zikredilirler…

        Kitap okumayı çok seven ve MHP yayın organı Hergün gazetesinin başyazarı Taha Akyol’un entelektüel tarzını rol-model alan iki ülkücü genç…

        Sonra yine Taha Akyol’un teşvikiyle ikisi de sosyal bilimci ve profesör oluyorlar…

        Bugün Profesör Naci Bostancı AK Parti Grup Başkanı.

        Yani iktidar partisinin en üst düzey yöneticilerinden biri.

        Bostancı’nın en yakın dostu Profesör Mümtazer Türköne ise yıllardır hapishanede.

        Naci Bey 45 senelik arkadaşı Mümtazer Türköne’nin tutukluluğuna dair bugüne kadar herhangi bir tepki gösterdi mi, bilmiyorum.

        Hiç kılını kıpırdatmamış olacağına inanmak istemiyorum. Arkadaşının durumuna çok üzüldüğüne eminim.

        ÜÇÜ DE BUGÜN AYNI CEZAEVİNDE

        Ve hayatın bir trajedisi daha…

        Türköne-Bostancı ikilisinin o dönem hayran olduğu bir başka yazar da Tarık Buğra’ydı. Çok değerli eserler vermiş bir edebiyatçı, milliyetçi-muhafazakar kimliği ile öne çıkan bir polemikçi ve neredeyse 3 yıldır tutuklu olan Osman Kavala’nın kayınpederi.

        Hatta Naci Bostancı, Buğra’nın 80 öncesi çatışmaları anlatan ‘Gençliğim Eyvah’ adlı romanını model alan ‘Işığın Gölgesi’ adında kendisi ve Türköne’nin hikayesini anlatan bir roman da yazdı.

        Ne acı ki şimdi sağcı Tarık Buğra’nın solcu damadı Osman Kavala, Çetin Altan’ın oğlu Ahmet Altan ve bir garibanın sağcı oğlu Mümtazer Türköne ile aynı cezaevinde yatıyor.

        Yine de Altan ve Kavala’nın özellikle uluslararası camiada epey destekçisi var.

        Acaba isimli meşhur birinin değil de bir garibanın sağcı oğlu olduğu için mi Mümtazer Türköne’nin hiç hatırlayanı yok? Eski arkadaşları nerede?

        Mesela çok değer verdiğim kıymetli edebiyatçı Beşir Ayvazoğlu’nun da yakın arkadaşı Mümtazer’e dair bir satırını okumadım Karar gazetesinde. Acaba ben mi kaçırdım?

        İngiltere’de sağcı aydınlar hep zengin ve yüksek imtiyazlı sosyal kesimlerden çıkarlar.

        Bizim sağcı aydınlar ise çoğunlukla fakir, garip ailelerin çocuklarıdır.

        Merak ediyorum… Acaba o yüzden mi birbirilerine hiç sahip çıkmıyorlar?

        Atalarımız “Garibanın garibana ettiği zulüm gibisi yoktur” derken böyle bir şeyi mi kast ediyorlardı?

        Diğer Yazılar