Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

Pandeminin en çok vurduğu sektörlerden biri yeme-içme sektörü. Restoranlar, kafeler aylarca kapalı kaldı.

Vaka sayıları arttıkça topun ağzında ilk onlar oluyor. Her yükselişte gözler buraya dönüyor. Bu sektör için böyle bir salgına yakalanmak hem maddi hem manevi olarak çok zor olsa gerek.

Yine dünya çapında vakalar yükseliyor. Paris’in bazı bölgelerinde, Barcelona’nın bir kısmında restoranlar, kafeler yeniden bir süreliğine kapandı.

Bizde henüz bir yasak kararı yok. Olacağına dair bir emare de yok. Ancak genel havadan ilk etkilenen yerler buralar. Acaba kapalı kaldıkları süre boyunca kaybettikleri rakamları yakalayabildiler mi?

Gece 12’den sonra müzik yasağı da devam ediyor. Bu uygulama gece hayatını bitme noktasına getirdi deniyor.

Öyle mi gerçekten? Acaba restoranlar 12 sonrası müzik yasağından nasıl etkileniyor?

Bu soruları ve yeme-içme sektöründeki son durumu merak ettim. Turizm Restoran Yatırımcıları ve Gastronomi İşletmeleri Derneği (TURYİD) Başkanı ve İstanbul’un popüler restoranlarından Nişantaşı'ndaki Frankie’nin sahibi Kaya Demirer’i aradım.

Hem Demirer’den aldığım bilgileri, hem Turizm Bakanlığına sunulan son durum değerlendirme raporunu hem de pandemi ile ilgili yeme-içme sektöründeki son düzenleme ve beklentileri sizinle paylaşacağım.

Bu alanı çok önemsiyorum. Zira zaman zaman yasaklar olsa da sosyal yaşam devam etmek zorunda. Belli ki artık hayatımızı en azından belirsiz bir süre boyunca somut tehdit ve önlemleri göz önünde bulundurarak yeniden planlamamız gerekiyor.

Ben ilelebet kovid havasında yaşayacağımızı ve içinden geçtiğimiz sürecin kalıcı değişikliklere yol açacağını düşünenlerden değilim. Ancak en azından aşı ya da ilaç bulunana kadar hayatlarımızın eskisi gibi olmayacağı açık.

Fakat baştaki belirsizlik de azalıyor. Artık bir hayaletle değil, kaynağı tahmin edilebilir, tedbirleri belli bir tehlike ile mücadele ediyoruz.

Paranoyalara kapılıp kendimizi evlerimize kapatmak da yanlış, kontrolsüzce kalabalıklara karışmak da.

Güvenli ve kontrollü bir şekilde dışarıdaki sosyal hayatı düzenlemek için işletme sahipleri de Turizm Bakanlığı da kafa yoruyor.

20 Mayıs’ta otellerin yeniden açılma şartları arasında bulunan ama restoranlar için gönüllülük esasına dayanan ‘Güvenli İşletme Sertifikası’ çıkmıştı hatırlarsanız.

Daha fazla restoranı bu sertifikayı almaya teşvik etmek için bir kamu spotu hazırlanmış. Yakında gösterilmeye başlanacak. Bu kamu spotunda müşterilerin sertifikalı restoranları tercih etmesi için özendirmek hedefleniyor.

Kaya Demirer’e işletmelerin beklentilerini de sordum.

Devletten 3 net şey istediklerini söyledi: Kısa devlet ödeneğinin devamı-vergilerin yeniden yapılandırılması ve KDV indiriminin devamı.

Bunlar yıl sonuna kadar sürdürülecekmiş. Sonrasında meselenin sektör sektör ele alınması planlanıyor.

Ancak bir çok işletmeci çalışanlarını ancak esnek çalışma, kısıtlı çalışma gibi seçeneklerle istihdam edebileceğini düşünüyor. Kirayı ciroya endeksleme meselesi de en can alıcı noktalardan biri.

Kovid tüm dengeleri ve bütçeleri alt üst etti ama acaba öncesinde restoran ve kafeler konusunda Türkiye diğer ülkelere kıyaslandığında ne durumdaydı?

Elime 2019 yiyecek içecek sektörü ile ilgili bir istatistik geçti.

Ülkelere göre sektörün yıllık büyüklüğü geçen yıl şöyleymiş:

ABD 812 milyar Dolar

İngiltere 120 milyar Dolar

İtalya 78 milyar Dolar

İspanya 52 milyar Dolar

Türkiye 22 milyar Dolar.

İngiltere’nin yaklaşık 6’da biri, İtalya’nın ise yaklaşık 4’te biriyiz maalesef.

Ancak dikkatimi çeken nokta işletme sayılarına bakıldığında bu oranın tepe taklak olması.

Restoran, kafe, bar işletmelerinin sayısı:

ABD: 1 000 000+

İngiltere 95 000

İtalya 100 000

İspanya 76 000

Türkiye 110 000

Yani Türkiye’nin yeme-içme sektör büyüklüğü İngiltere’nin yaklaşık 6’da 1’i ama işletme sayısı İngiltere’den fazla.

Demek ki Türkiye’deki restoran ve kafeler çok daha küçük boyutlu işletmeler.

İşletme başına ortalama istihdam edilen sayısında ise çok daha ilginç bir durum var.

ABD’de 1 işletmede 6 kişi

İngiltere’de 1 işletmede 10 kişi

İtalya’da 1 işletmede 9 kişi

İspanya’da 1 işletmede 13 kişi

Türkiye’de ise 1 işletmede ortalama 19 kişi çalışıyor!

Üstelik paylaşılan pasta saydığım ülkelere göre çok daha küçük.

Ne kadar mı?

Yıllık Gayri Safi Milli Hasıla içinde restoran-kafe-barlara ayrılan bütçe

ABD’de yüzde 5,

İngiltere’de yüzde 4,3

İtalya’da yüzde 4,5

İspanya’da yüzde 6

Türkiye’de ise yüzde 2,1.

Buna karşın sektörün bizdeki büyüme oranı çok yüksek.

ABD’de yüzde 3,8 İtalya ve İngiltere yüzde 4,5 iken bizde yıllık büyüme yüzde 8.

Tabii pandemi dolayısıyla bu veriler epey aşağılara düştü ancak bu krizi bir kenara koyacak olursak tek başına yeme içme sektöründe boyut görece küçük olsa da Türkiye büyüme hızı konusunda birinci.

Yeme-içme sektörü çok hızlı şekilde genişliyor. Ben pandemiye rağmen mesela Beyoğlu civarında birçok yeni işletme görüyorum. Keza bizim Çengelköy’de de öyle.

Dışarıda yeme-içmenin yaygınlaşması giderek şehirlileştiğimiz ve orta sınıflaştığımızı gösteren önemli bir veri. Tabii mevcut ekonomik sıkıntıları ve geçim derdini göz ardı etmiyorum ama bu sorunlarla birlikte söylediğim büyüme de bir gerçek.

Türkiye problemlerine rağmen çok dinamik ve kendini aşmak isteyen bir toplum. Birçok alanda henüz gelişmeye başlıyoruz. Potansiyelimizi hafife almamalıyız.

Pandemi başladığında ilk atılan adımlardan biri okulları kapatmaktı.

Her yaştan çocuk eve kapandı. Hadi karantina dönemleri anlaşılır. O günlerde hayatın her alanı kapanırken okullar da bu dalgada kapandı.

Ancak adım adım her yer açılırken ve kovidin esas tehdit ettiği grupların çocuklar olmadığı kesinleşmişken okullar bazı yerlerde o da kısmen açıldı, bazı yerlerde hiç açılmadı.

Bizde ancak geçen hafta 1’lerden sonra nihayet diğer bazı sınıflar haftada yalnızca 2 gün olmak kaydıyla yavaş yavaş okullarına kavuştular. Fakat velilerde panik büyük. Dikkat ediyorum çocuklarını okula gönderenlere sorumsuz ya da kötü ebeveyn diye bakma eğilimi de artıyor.

Velilere de kızamıyorum. Öyle bir korku ve panik pompalandı ki doğal olarak insanlar büyük bir endişeye kapıldılar.

Halbuki çocukları okuldan mahrum bırakmak bence onlar için kovidden daha büyük bir tehlike…

Önlem alındığı sürece okullar açılınca kıyamet kopmuyor, hastalık tavan yapmıyor.

Size New York örneğini anlatayım.

8 Eylül'de okullar açıldı.

Dün New York Times’da verilen rakamlara göre bu süre zarfında 15111 kişi içinde yalnızca 13 çalışan ve 5 öğrencinin testi pozitif çıktı.

Bu 1,1 milyon devlet okulu öğrencisinin bulunduğu bir şehirde okulların salgını tetikleyen bir faktör olmadığını göstermesi açısından çok önemli bir bulgu. Şimdilik sistem hibrid ilerliyor, yani günler bölünerek daha az gün daha az çocuk aynı anda okulda bulunuyor. Biz de böyle başladık…

New York örneğine bakarak başka eyaletler de yüz yüze eğitime dönüyor ABD’de.

Tabii şimdi tam normalleşiyoruz denirken ikinci dalga yükseliyor.

Ancak bu birinci dalgadan farklı. En azından tepkiler bu kez farklı.

Kaçırdıysanız size haberturk.com yazarı değerli Profesör Temel Yılmaz’ın son yazısını okumanızı tavsiye ederim. Belçika’da bir çok tıp otoritesi ve sağlık profesyonelinin Belçika Hükümetine yazdığı bir mektuptan bahsediyor. Bu mektup pandemi yasaklarına karşı bir başkaldırı.

Global düzeyde kovidle mücadele stratejilerinin sorgulanmaya başladığı bir süreçten geçiyoruz. Bir protest ruh dalga dalga yükseliyor.

Mücadele konusunda yanlış bir strateji mi güdüldü? Korona salgınını önlemek adına çok daha büyük bedeller mi ödenecek?

Bakın Almanya’dan İspanya’ya Avrupa’da yeni bir karantina sürecine karşı her kesimden sesler yükseliyor.

Türkiye’de henüz bir karantina söz konusu değil ama rakamlar arttıkça tartışmalar o yöne doğru kuvvetlenecek.

Çocuklarımız henüz okullarına adım adım kavuşmaya başlamışken onları yeniden eğitimden mahrum bırakmamalıyız. Panik ilk dalgada aklı yendi bu kez aynı hatayı yapmamak için New York örneğini verdim.

Doğru önlemler alındığı sürece okullar bir tehdit değil. Esas tehdit okulsuzluğa alışan çocuklar.

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!
0:00 / 0:00